*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

4 Nisan 2016 Pazartesi

kasabalılar güneşli bir pazar gününün tadını çıkarmak istiyor…insan bu…her şeyin hep tadını çıkarmak ister… evini büyütmek ister…arabasını yenilemek ister…pazarda elmanın kırmızısını seçmek ister…rokanın tazesini almak ister…sevilmek ister…ama bedel ödetmek de ister…insan bu…sever çiğ süt emmeyi….!!!

güneşli bir pazar günü…
bir büyük şehrin   ilçesi ….
“kasabası”  da olabilir….
hatta bu tabir daha doğru bile olabilir…

bilenler bilir ,
“ilçe”  idari bir tanımdır…
“kasaba”   daha çok sosyolojik bir tabir…

biraz aristo mantığıyla gidersek, bazı ilçelerin aynı anda kasaba, bazı kasabaların da aynı anda   ilçe  de olabilme ihtimali her zaman vardır da;  bu durum baktığınız,  görmek ve göstermek istediğiniz yere göre değişir….



-peki,  misallerle anlatalım…

 açalım(!) parantez…-
mesela onlarca yıldır idari biçimde bağlı olduğu il olan balıkesir’le her alanda didişen  bandırma,  ülke gerçekleriyle kantara çıktığında nüfusu, üretimi, limanı, kültürel hayatı, sporu, turisti şusu busuyla hakkıyla gelişmiş bir ilçedir… –bu ifadede, “ülke gerçeklerine göre”  ifadesini atlamayınız ve hemen batı dünyasıyla kıyaslayıp kusur aramayınız!!!-  

ve siz bandırmadan söz ederken kasaba derseniz,  en iyi ihtimalle sizi paldır küldür kolunuza girerek limandaki dalgakıranın taaa en ucuna kadar götürürler ve  “sen istersen elbiselerinle  bir denize gir de şu bandırmanın kasaba olma işini bir daha düşün !!!”  derler…bunu yapanlar anadoludaki kasaba kimlikli yüzlerce ilçeyle kıyaslandığında da sonuna kadar haklıdır…


ama yine balıkesir’in bir ilçesi olan ve benim de üniversiteye kadar 17 yılımı kesintisiz geçirdiğim susurluk ilçesi için sözün bir yerinde “kasaba” derseniz kimse böyle bir tepki ya da alınganlık göstermez… susurluk da idari olarak onlarca yıldır ilçedir ama bir çok yanıyla da hala  tam bir kasabadır…!!!!  bu yazıyı okuduğunda, yıllardır  susurluk’u onlarca yazısında samimiyetle anlatan, hatta “kasaba” isimli kitabını bana da büyük bir kadirbilirlikle imzalayıp gönderen  serdar topraktepe dostum,  yine büyük bir nezaketle kesin biçimde itiraz eden duygusal cümleler kurar ama benim susurluk kasabasıyla ilgili net fikrim budur…susurluk, ömrümün en güzel, en dağdağalı  yıllarını geçirdiğim yer de olsa,  bu sosyolojik tespitim kolay kolay yerinden oynamayacaktır….

otururken, uykunun hemen  öncesinde, hatta  elmanın baklanın yumurtanın satıldığı pazar yerlerinde bile,  önündeki kağıda veya ekrana baka baka yanındakileri sinir etme pahasına okuyup yazmayı yaşam biçimi olarak görenler iyi  bilir ki,  ilber ortaylı hoca bu “kasaba” tabirinin içini sosyolojik olarak  çok sert çok keskin çok eleştirel  biçimde doldurmuştur defalarca…

“kasabalılık” tabirinden yola çıkarak  ürkütücü şeyler söyler  ilber hoca

kasabalılığı , köylülük ve kentlilik arasında kalan melez,  tıknaz , ufuksuz, üretmeyen, bencil , hoyrat, nobran, tüketici… çok negatif bir sosyolojik yapı olarak özetlediği cümlelerinde, bu kasabalılık  halinin ülkenin önündeki çok çok önemli  sosyolojik kahır olduğunu kendine özgü kibirli ve sarkastik cümleleriyle çok  anlatmıştır, anlatmaktadır  ilber ortaylı…

meseleyi daha fazlasıyla öğrenmek isteyenler herhangi bir arama kutusuna “ilber ortaylı kasabalılık” ibaresini yazarak ne demek istediğimizi tafsilatlı biçimde okuyup öğrenebilirler…!!!
-kapatalım(!)  parantez…-




güneşli bir pazar günü…
bir büyük şehrin  ilçesi ….
“kasabası”  da olabilir…
muhtemelen çok daha doğru olur…!!!

yemyeşil bir dağın eteklerindeyiz…
bir kocaman dünyanın kapısındayız…
hakkıyla emek verilerek yapılan nezih ve yeni bir yeme içme mekanı…
her yer ama her yer insan kaynıyor…
böyle mekanlardan neredeyse onlarca var dağın eteklerinde…
bir de koskocaman tabii bir park var…
kadını erkeği çoluğu çocuğu belki on binlerce insan…

arabalar geçiyor vızır vızır…
arabaların ve mangalların sayısı da insanlarla yarışıyor…!!!

kasabalılar güneşli bir pazar gününün tadını çıkarmak istiyor…

insan bu…
ister…
her şeyin hep  tadını çıkarmak ister…

evini büyütmek ister…
arabasını yenilemek ister…

pazarda elmanın kırmızısını seçmek ister…
sütün su katılmamışını almak ister…

sevilmek ister…
ama ısırmak da ister…
bedel ödetmek de ister…

insan bu….
sever çiğ süt emmeyi….!!!

gittiği mekanlarda siparişinin  de hemen getirilmesini ister…
biz de biraz öyle istiyoruz belki de…
biz de insanız ve bizim de bir yanımız arada  nalıncı keseri…

koskocaman  lokantada  gepgenç çocuklar arı gibi koşturuyor…
hakkıyla koşturuyorlar…ama yetiştiremiyorlar…
servisi karıştırıyorlar…

çünkü lokantanın terası, bahçesi, içi dışı insan kaynıyor…
arı kovanı gibi insan…

genç erkek çocukların siyah beyaz giysiler var üzerlerinde…
genç kızların beyaz gömleklerinin altında kot pantolonlar…
hepsinin yakalarında isimleri…
ama müessesinin logosu at nalı gibiyken, isimler sinek pisliği…
buradan bile anlayabilirsiniz işlet/eme/me mantığını….


ve çocuklar yetişemiyorlar…
siparişlere, kaprislere, köpüklü kahvelere yetişemiyorlar…!!!


onlarca görevli çocuğun içinde bir genç kız var…hali, gülen yüzü, pırıl pırıl bakışlarıyla, gamzeleriyle, kibarlığıyla  hemen seziliveriyor…çitlembik gibi bu kız çocuğu…rahmetli anneannem yaşasaydı ve bu genç  kızı görseydi hemen  “kınalı yapıncak” derdi ona…sahi, bin yıl oldu anneannem öleli…saliseler içinde bunlar geçiyor aklımdan…ve masada tam karşımda oturan “bahar dalına”  bakıyorum güneş gözlüklerimle ama zihnim anılara bakıyor yine…!!!


sevecen bakışlarıyla, gönül alan özürleriyle hemen ayrılıyor çitlembik diğerlerinden…siparişinizi hızlandıracağım kusurumuza bakmayın diyor…olur olur, sıkma sen canını diyoruz ikimiz birden bahar dalıyla…üç  masa ötemizde,   enine boyuna kalıplı kendini bayağı bayağı güzel sanan  dudakları dopingli beyni slikonlu bir  sentetik  sarışın kadın oturduğumuz  andan beri habire yüksek perdeden  cümleler kuruyor karşısındakilere…masadakilerin beynini markaja alarak…bahar dalına “gideyim şu densizi uyarayım, hanımefendi, güneşli bir pazar gününde sizi dinlemek istemiyorum…bugün beni güneşe çıkardılar ve ben iki kişilik  güneşin tadını çıkarmak istiyorum…desem ne olur”  diyecek oluyorum ki kaşları çatılıyor bahar dalının…bir rahat dur artık benim elli yaşındaki kocaman erkek çocuğum minvalince cümleler kuruyor…


burada da beni hiç şaşırtmıyor…o sevmez böyle sokak kedileri gibi herkese her zaman her yerde mırlamayı…ben severim…hep sevdim…had bildirmeyi hep sevdim…didişmeyi de hep sevdim…bahar dalı bu yazıyı hemen okumaz ya, bir gün okuduğunda bak kendin demişsin der “didişmeyi hep sevdim…” cümlesini…itiraf etmişsin..,.der..kaçırmaz fırsatı, çakar...bunca kelime yığınından konunun ana fikrini çeker bulur çıkarır bahar dalı, sonra günü gelince o cümlelerle vurur kafama kafama…tırnaklarını çıkardığında da kanatmadan bırakmaz…bir bahar dalının bir hırçın kediye nasıl dönüştüğünü anlattırmayın...hayatınıza , hayatlarınıza bakın…ince narin pamuk gibi bembeyaz  dimağlarınızı zorlayın biraz…..


slikon beyinli kadının karşısındaki adam –yıllanmış kocası mı ki bu bahtsız adam kadının..?  kimbilir nasıl geçmiştir bu kadınla yıllar…çocukları olmuş mudur…?  olduysa ojelerim bozulacak diye altını bile almamıştır bu kadın çocuklarının yıllarca…yemek de yapmamıştır…saçlarım kokacak diye kocası ve çocukları için saçını şöööyle bağlayarak bir kez bile  patlıcan  kızartmamıştır…ailecek akşam gezmelerine gittilerse mutlaka çantasından rugan ayakkabılarını çıkarmıştır misafirlikte ev sahibinin gözüne gözüne bakarak…sevişirken de her seferinde bir imtihandan geçirmiştir  adamı, odun gibi uzanarak…ve muhtemelen “yanıma ter kokmadan gel”  demiştir  adama  dudağını büze büze ama iki kadeh içtiğinde de  “soyun da gir koynuma terim ilaçtır benim…” türküsünü de söylemiştir çatallı sesiyle plastik plastik pişkin pişkin dost meclislerinde…gerçi böyle kadınların tek bir dostu bile olmaz hayatları boyunca…kocaları da bir süre sonra şerbetlenir  bu lanetlenmiş  hallere, fular takıp , sguash'a gidip gemi maketi falan yapmaya başlarlar hayatla boğuşmak için…boğuştukları aslında kendi basiretsizlikleridir- elindeki sigarayı eviriyor çeviriyor ve öyle nefesler çekiyor ki , eminim ayak parmak uçlarına kadar gidiyor duman…!!! 

karşısındaki  yaşlı kadına arada bir anne diyor beyni slikonlu kadın… bu kez benim karşımdaki kibar  ve harfleri akide şekeri gibi tadını çıkara çıkara ezmeyi seven ve bu hali kendisine hakikaten çok yakışan bahar dalı  “bu kadın karşısındaki yaşlıya anne diyor ama acaba gerçek annesi mi yoksa eşinin mi annesi…” diye soruyor  bana…hazırlıksız yakalandığım bir soru daha…hiç düşünmediğim bir konu daha…oysa ben çoktan ölüp giden  anneannemin uzun yaz günlerinde elma ağacının altında yaktığı maltızdaki çayın unutulmaz lezzetini düşünmeyi bitirmemiştim ki daha…

irkilerek çıkıyorum anılar girdabından…

gitti bizim güneşli pazar kahvaltısı ahengi diyorum içimden…boşlukta bırakıyorum soruyu…top çeviriyorum…!!! didişmek ve top çevirmek…cümleyi toparlayarak söyleyeyim bir kez daha ; iyi bilirim , ikisini de….

öyle derler…
bahar dalı da öyle der…

ters köşe soru üzerine çaylar nerede kaldı diye bir şeyler geveliyor muyum…hatırlamıyorum…hangi dangır dungur şarkıda söylüyordu o cahil ve bet insan  sesi “ yaşandı bitti saygısızca / kaygısızca…” diye…


ulan kelek…
yaşandıysa yaşanmıştır…
bir kere de bok atmayın  tarihinize…
kadın olun…erkek olun…hatta çocuk olun…
ama bir kere de bok atmayın …! 

istiyorsanız,  
.iktir olun gidin
ama bok atmadan gidin…


şimdi burada ortalığın et kokusundan geçilmediği bir pazar gününde biz bunları yaşarken,  uzaklardaki bir hastane odasında  son evresindeki o kanserli hasta nasıl bakıyor acaba hayata sorusu  geçiyor bir anda aklımdan…kehribar tespih mi çekiyor…dua  mı ediyor…beşiktaşın şampiyonluğunu mu istiyor…az kaldı artık geliyorum yanınıza evlatlarım mı diyor…


belki de yenecek o kanserli rezil hücreleri…
hakikaten istiyorum yenmesini…

yıllar sonra sakin sakin iki cümlem olmalı tam onikiden…
hem açarak hem açmadan hiç eski defterleri…
kurmalıyım bu cümleyi...


her hastalık öyle ama kanserde çok daha  puşt bir yan var…organlarımız gün geliyor bizim tek ve en kesin  düşmanımız oluyor…hem de kimlere yaslanarak biliyorsunuz…kendi  hücrelerimize yaslanarak…


ilişkiler de böyle olmuyor mu…biriyle dost  arkadaş  sevgili  karı koca olarak  uzaktan yakından akraba olarak yıllar yıllar geçiriyorsunuz, yüzlerce şey paylaşıyorsunuz, anılarınızı döküyorsunuz ortaya bohçanızdan, sonra gün geliyor  “sen zaten fi tarihinde şunu da demiştin , bunu da yapmıştın, babana da bunu etmiştin, kardeşinle de şuna gitmiştin,  evladınla da defalarca ittifak  kurmuştun   cümleleri çıkarılıyor  karşınıza…


“ ağacın kurdu özündedir…”  diyenler  tam da bunu anlatmışlar belki de…


çok yıllar önce bir otobüs yolculuğuna dakikalar kala,  elinde iki cam bardakla gelen ve yolculuk öncesi viski rahatlatır insanı, vurursun kafayı,  bırakırsın kendini şoföre diyen genç yüzü geliyor gözümün önüne  uzaktaki o kanserli hastanın… -evet o zamanlar viskiler şampanyalar da var evinde…umreler hacılar hocalar ölümler çok yıllar sonrasının işleri ...daha  var acılı zamanlara…-   viski bardaklarıyla karşıma gelen genç adam  yetişkinliğe giden çocukların babası, hali vakti epeyi yerinde, yakışıklı denebilecek ve dünya yansa hasırı yanmayacak umursamazlıkta bencillikte biri…o genç bir adam  o zamanlar, tamam da, ben düpedüz tıfılım…25 bile yokum…

şartların zorladığı ve kalabalığın içinde kaynayıp giden yılda üçü beşi de geçmeyen  zorunlu bir abi kardeş ilişkisi var aramızda…ben halt yiyip, zamanında  o şartlar olacak diye yırtınmasam, ekmek kutularını vidalarından çıkarmasam  ve o şartlar olmasa,  birbirine teğet geçecek iki insan bile değiliz gerçekte biz…

yaşlarımız, kuşaklarımız farklı…
dünyaya baktığımız yer farklı…
siyasetimiz farklı…

ben şairlerin yüzlerce şiirini biliyorum o onlarca arsanın dönümünü ve fiyatını…
ben gençken ne kadar bilinirse,  insanı o kadar biliyorum ama delice merak ediyorum o ise paranın değil kendisini uzaktaki kokusunu bile biliyor…

ben tıfıl halimle ülkeme dertleniyorum…
"şu elinde kalem ve gözlük olan büyücü gitsin artık" diye yırtınıyorum…
o ve onun gibilerin dertleri tasaları sevinçleri bir örnek…
her şeyleri kasabalarında boy veriyor  ve orada başlayıp bitiyor her daim…
elinde kalem ve gözlük olan büyücüyü de ekseriyetle seviyorlar….

çok seviyorlar…

büyücü de onlar da , 
zaten en çok parayı seviyor…

ama yıllar içinde bu ortak  paydasızlığa rağmen hiçbir zaman sevgisizliğini  saygısızlığını çiğ büyüklenmelerini ukalalığını görmüyorum… sevgisini de görmüyorum…abiliğini de görmüyorum…aslında onun sevgiyi kendi ömründe gördüğünü de sanmıyorum… biliyorum…aradan yıllar geçip vakti zamanındaki  umursamazlığı ve kendine müslümanlığı ne acı ki hayatın en büyük travmalarını yaşattığında ona,  birden çok daha olgun ve çok acılı  bir adam oluyor…eh araya yıllar giriyor…ben de yaş alıyorum…çocuklarım oluyor…alnımın terini akıta akıta sahip olduğum bol maaşlı, çok prestijli mesleğim oluyor…artık daha bir seviyorlar beni , kardeşlerini, çocukları…ya da çok iyi rol yapıyorlar… çocuklarımı  büyütürken ben de  büyüyorum her bir yılda iki yıl misali…saçlarım sakallarım bembeyaza kesiyor…büyüdükçe büyüdükçe kasabanın ne olduğunu dibine kadar kabulleniyorum artık…asla onaylamıyorum ama kanırta kanırta kabulleniyorum kasabalılığı…


şimdi kanser haliyle ölüme direnen onunla  yıllar içinde başka bir dil gelişiyor aramızda…son yıllarında enikonu gazeteleri köşe yazılarını  okuyor…telefonlarda siyaset konuşmak istiyor benimle…memlekete dair dertlerinin de olduğunu görüyorum yıllardan sonra ilk kez…


o büyük acının ardından
kasabasının sınırları genişliyor…
genişliyor…genişliyor…

kocaman bir ülke oluyor…
elbette kendi sınırları içinde bir ülke !!!!

daha bir  önemsiyorum artık kendisini…bu okuyup yazan hallerine saygı duyuyorum…allah var onun da hiçbir saygısızlığını kabalığını görmüyorum…yılda yaptığımız üç beş telefon görüşmesinde   “abi  var mı bir emrin” diyorum hiç yüksünmeden,  “ellerinden öperim…hürmetlerimle” diye kapatıyorum telefonu…


kırk yılda bir evimde ağırlarken rahat etsin istiyorum...iki lokmayı huzurla yesin istiyorum…namazını temiz bir seccadede kılsın istiyorum...yüzünü pamuk gibi havluda kurulasın istiyorum...yazılarımı , fikirlerimi paylaşıyorum, okuyorum ona…söylediklerini dinliyorum…


kardeşi de bal gibi biliyor tüm bunları çok samimiyetle yaptığımı…
ama bilmemeyi yeğliyor…

yıllar içinde en çok kendisine karşı biriktirdiği nefret,  bir duman gibi ömrünü esir alıyor günden güne…burnunun ucu gittikçe daha çok yere bakar oluyor….ve son zamanların bazı akşamlarında ağzının içine baktığımda kapkara bir kuyunun beni yutmasından korkuyorum….hakikaten korkuyorum…mavi gözleri hep alacalı….elleri, kocaman elleriyle yaptığı böreklerin içinden ejderhalar çıkıyor artık….

yutamıyorum…
oysa ne güzel yapardı o börekleri…
kahveleri ne güzel köpürtürdü…
ne güzel “yemek hazır, herkesss sofffraya …” derdi…


ve ben artık bugün
o kardeşin abisinin, benim de uzaktan abimin
o rezil kanserli hücreleri yenmesini  istiyorum…

o rezil hücreleri darmadağın etsin istiyorum…
yine siyasetle  ilgili cümleler kursun istiyorum…
ben duymasam da ; hanım benim şu haplar nerede… desin istiyorum…

artık birbirimizi görecek şevkimiz yok …
benim asla yok…
muhtemelen onun da...

ama yine de 
birbirimizin öleceğini  isteyecek kadar 
düşman da değiliz…

olmamalıyız…
kendimi biliyorum…
onu da tanıyorum…

bunlar ışık hızıyla geçerken aklımdan,   “çitlembik”   yanımıza geliyor…
“var mı arzunuz….?” diye soruyor…

yemek üstüne içilen kahvenin kokusu geliyor uzaklardan….!!!!
patır patır badi badi yürüyen çocuklar düşüyor önümüzde…
anne babalar çaylarını yudumluyor…
bol sulu kolaları “osmanlı şerbeti” diye yutturuyor babalar çocuklarına…


çocuklar yalanları yutmuyor aslında…
çocuklar hiçbir şeyi yutmuyor…

büyükler de yutmuyor…
da…

taksitler var, krediler var…
viran olası hanede evladı iyal var…

yalanın bin türlüsü var…
ama en rezili insanın kendine attığı…


oynarken düşen çocuklarına tepkilerinden hangi anne babanın daha çok taze(!) olduğunu anlıyoruz biz kıdemliler…bahar dalı,  bir ara çocuk seslerinden rahatsız oluyor…her şeyin bir zamanı varmış demek ki, çocuk sahibi olmanın da diyor yine endamlı endamlı harfleri kuş tüyü salıncakta sallayarak…eliyle saçını düzeltiyor…güneş gözlüğünü takıyor...ince uzun parmaklarıyla bir sigara daha yakıyor…
yakışıyor bu haller ona…


yıllar öncesine gidiyorum yine…
her gittiğimiz yerde neredeyse hiç huysuzluk yapmadan büyüyen ve her daim etraflarında kocaman kocaman ilgi halesi olan evlatlarım geliyor gözümün önüne …doymak bilmeyen iştahıyla bir akdeniz ege yolculuğunda sıra sıra çöp şişleri yeşil tişörtüne döke döke kemiren, süt dişleri dökük  havaalanı yanaklı oğlum beliriyor gözümün önünde…bir başka gezide abisinin tostuna göz koyarken elindekini de hemen hamhumşaralop yutuşu çıkıyor karşıma hınzırca bu kez iki numaranın, yiğitler yiğidinin,  karizmalar kralının…


çitlembikin sesi geliyor uzaktan bir kez daha…genç çocuklara masaları hemen temizleyin diyor…kahveler geliyor şimdi diyor slikonlu kadına…bana / bize  sıcak bir gülümseme sarkıtıyor uzaktan…ah benim güzel çitlembik kardeşim dilerim bahtın hep gülen yüzün gibi olsun  diyorum içimden…bu dileğimin gerçekleşme ihtimalinin zayıflığı ürkütüyor içimi…


masalardan da çatal kaşık sesleri geliyor…
hala pazar kahvaltısı yapıyor birileri…
birileri brunch yerine benim gibi köfte yiyor kolayla…


kilo alıyorum diyorum karşımdaki ince ve asla plastik olmayan kendiliğinden kibar sese, o sesin sahibi bahar dalına…ve bu,  hiç hoşuma gitmiyor…diye ekliyorum…patates çok güzel, şu mezeye batırsana diyor,  bahar dalı bana…

artık biliyorum….
kesin kuralları var bahar dalının…
mutlak kurallar bunlar…

bin yıllık element tablosu bile değişebilir…
değişiyor da…
ama bahar dalının kesin kuralları hiç değişmemeli…!!!
düzen intizam nizam dünya yansa da bozulmamalı...

mesela
o sevdiyse karşısındaki de patatesi mutlaka mezeye batırarak yemeli…
pencereler çift taraflı açılmamalı…
kahvaltılıklar hep aynı katta olmalı…
ekmek torbalarının ağzı gemici düğümüyle bağlanmalı…
tarhanalar ekşimemeli…
parkeler en fazla üç günde nemli bir bezle, hatta   viledayla  silinmeli…
alet çantasındaki  çiviler vidalar bile boy sırasında olmalı…
yorganın başucu ayakucu iğnelerle, ipliklerle işaretlenmeli, ayrılmalı…
köşe yastıklarının yüzü hep aynı yöne bakmalı…
battaniyeler pencereden mutlaka silkilmeli ama komşular da düşünülerek…
süpürgenin torbası asla dolu bırakılmamalı…
kapıdan sağ ayakla çıkarken mutlaka bismillah denmeli…
su içince de “elhamdilüllah…"
renkliler ve beyazlar kirliyse çamaşır sepetinde bile  laubali(!)olmamalı…
neredeyse çoraplar bile özenle ütülenmeli…

-ne çok benziyor “bahar dalı”  bu yanıyla hayatımın ilk kadınına…
gözümü açtığımda ilk gördüğüm kadına…
ne çok benziyor…

çocukluğum geliyor aklıma, kafayı gözü yardığım gün hastanenin acil servisinde gözümün üstüne cabbar hemşire çatır çatır pensler atarken, teyzem olan biteni yaşadıkça bayılayazarken, bütün bunları bir kenara bırakarak, “tişörtüm kan oldu…anneme ne diyeceğim ben şimdi…” diye uluya uluya salakça ve bilinçaltımla ağladığım an geliyor aklıma…-


ne diyordum; 
bir de mesela bahar dalının sevdiklerini de herkes sevmeli…
tahin ve pekmez tam kıvamında karıştırılmalı…çok da sevilmeli….
ama  tahin helvası çok gereksiz bir tatlı olarak görülmeli…
bahar dalı gönlünden kopup bir simit uzattıysa tok bile olunsa alınmalı…

kurallara uyulmalı…
faturalar mavi plastik dosyalarda bin yıl saklanmalı….
hart hurt araba kullanmamalı…
"evren genişliyorsa genişlesin bundan bana..."  ne denmeli…

bahar dalı herhangi bir şey için “hiç sevmem”  diye yüzünü buruşturuyorsa bu herhangi şeyle ilgili kesin gerçek hafızaya nakşedilmeli….cevizli baklavanın fıstıklı baklavayı evire çevire dövdüğü de bir seferde öğrenilip asla ve kat’a unutulmamalı…

artık onu biliyorum…
bahar dalını biliyorum….

iyi biliyorum….
ne çok yürüdük…
ne çok üşüdük…
ne çok ıslandık…
biz onunla…

evet, bir çırpıda sayabilirim onlarca huysuzluğunu…
ve bir çırpıda sayabilir onlarca nemrutluklarımı…

ama ben bahar dalını
karlı havada yürürken de çok gördüm…
hastane kapılarında tahlillerimi beklerken de gördüm…
yiğitti…
samimiydi…
sahihti…


hala seviyorum bu  tavırlarını onun…

çocukluğumun denizlerini hatırlatıyor bana…
öğle uykularını…
sabah çaylarını…

hayatımdaki ilk kadını …
gözümü açtığımda gördüğüm kadını hatırlatıyor…

onun gibi kelimelerin harflerin hakkını vere vere tane tane konuşuyor…
ama telaffuzu biraz daha kusurlu...
bunu ancak benim gibi ustalar yakalayabiliyor yalnızca....


ve , isterse kitabın ortasından çakıyor…
isterse dolaylı iletişimin feriştahını yaşatıyor…
burada da benziyor hayatımdaki ilk kadına…

bunları biliyorum…
ama kendimi de biliyorum…
o ,  pire için şak diye yorgan yakan yanımı da biliyorum…
o iş öyle yapılmaz böyle yapılır diyen gözü karalığımı….
da biliyorum…

muhtemelen artık o da biliyor…


geveze bir adam olduğum için zihnimin içi konuşurken aynı anda dilim de konuşabiliyor yıllardır…!!!  masalara servis yapan çitlembik bir kez  daha yanımıza gelince  artık soruyorum hemen sorularımı paldır küldür …“çocuğum neden bu kadar aksıyor her şey …sayınız mı az…müşteri mi aniden bastırdı…patron mu cimri…hep mi kazanmak istiyor…çok mu kazanmak istiyor…sen bu gençlerin şefi misin?”


bulutlanıyor çitlembikin yüzü…


birden, ben üniversite okudum dört yıl, turizm otelcilik diyor…kimse artık garsonluk yapmak istemiyor…cümlesini kuruyor.. staj yapmak isteyenleri niye çalıştırmıyorsunuz diye soruyor bahar dalı çitlembike…
sesi yine o kadar düz o kadar sakin ki…
sanki güneşli bir ağustos gününde suyun üstünde sırt üstü yatarken yanımdan geçen çocukların şen şakrak  cıvıltıları gibi hala huzur veriyor içime…hala…çitlembik  onlar hep otellere gidiyor…kimse garsonluk yapmak istemiyor…diyor bir kez daha…ben de üniversitede okurken hep otellerde staj yaptım diyor…dönüp dönüp hep üniversiteli olduğuna vurgu yapıyor çitlembik….artık duymak istiyorum bu üniversiteli olma  cümlesini çünkü bunu istiyor çitlembik...…sen nerede okudun…diyorum… osman gazi’de diyor…demek eskişehir…diyorum…özlüyor musun…diye soruyorum…hem de nasıl özlüyorum…diyor gözleri hem dolu dolu hem parlak parlak…


bundan neredeyse otuz yıl önce yolculukların zaman israfı ve ömür törpüsü olduğu zamanlarda  kızkardeşim için eski bir 302’in içinde eskişehir’e günü birlik gidip gelirken sürreel biçimde yaşadıklarım geliyor aklıma…yıllar sonra büyük oğlum için tek bir telefonla uzaklardan tuttuğum , yeri ve konumu çok güzel ama sahibi tam bir pırlanta insan ve doktor olan ev geliyor gözümün önüne…en yorgun zamanlarımda kaşı çatılmış bir genç adam tarafından o evin eşiğinde hüzünlen/diril/diğim de geliyor ama içine ettiğimin zihnime…


bahar dalı,  ben bu kez kahveyi az şekerli istiyorum diyor sanki….uğultular arasında hala ayırdediyorum o güneşli sesi…huzurlu bir tını var hep…severken de döverken de…laf aramızda ben de öyle çok mülayim bir adam değilim…kelimelerle terbiye ihtiyacımın olduğu anlar oluyor arada...çitlembik bir taraftan gözleriyle masaların eksik gediğini kontrol ederken yanıma yaklaşıyor ve derin bir kırgınlıkla,


“siz bakmayın bugün böyle olduğuna
insanların cıvıltısına
aile hallerine…

burası boğucu,
dedikoducu ,  
insanın ruhunu emen
çok bağnaz bir kasaba…
gitmek için gün sayıyorum”   
diyor…


sonra birden pat diye ;
“ ben aslında garson değilim…
kasiyerim ben kasiyer….
kasiyer…kasiyer…”
deme ihtiyacı duyuyor  çitlembik….


zihnim gene atlı gibi koşturuyor…

ıstanbul’daki öğrencilik günlerimde engin şenkan’dan izlediğim insan maier oyunundaki karakterin çaresizliği beliriyor zihnimde…bir fabrikada günde bilmem kaç saat hep aynı deliğe aynı sayıda vidayı sıkmak zorunda kaldığı için yıllar içinde beyninin bulandığını hisseden işçi maier’in artık karısıyla sevişecek iktidarının bile kalmayışı üzerine kurduğu hüzünlü cümleler geliyor aklıma; ben bir vida ustasıyım…ben bir vida ustasıyım….ben bir vidalogum….ben bir vidalogum…ben bir vidalogum…vidalaogum ben…ama ben bir koca değilim artık….!!!!




lafı dolandırmak istiyorum…
hesabı ödemek ister gibi yaparak konu değişsin istiyorum….

çitlembikler, boğulmasın, üzülmesin, ezilmesin  istiyorum…
hayatıma girenler kim olursa olsun  kanser olmasın istiyorum…

bu mangallar yanarken bu etler lüp lüp yenirken buradaki birileri,  uzaklardaki birilerini de unutmasın istiyorum…


insan maierler insan olduklarını,  iktidarlarını kaybettiklerinde anlamasınlar, 
çok geç kalmasınlar  istiyorum…


ama yarım asırlık ömrümde ben de biliyorum kasabanın ne olduğunu…
çitlembiklerin hoyrat rüzgarlarda nasıl savrulduklarını…

kanserin ne kadar allahsız olduğunu….
hayatın ne kadar kitapsız olduğunu…

kasabaların tüm dünyada kanserli hücreler gibi büyüdüğünü…
çoğaldığını….çoğaltıldığını….

vakti saati geldiğinde her bir hücrenin kanserleşmeye teslim olduğunu…

yine bahar dalının  sesiyle  yırtılıyor zihnimin uğultusu…

“hesabı isteyelim…
yolumuz var şehre…
ütülerim de var benim…
pazara da uğrayacağız…
zaman akıyor…
hesabı da ben ödeyeyim bu sefer…”


“hayır sen ödeme, bu kez sıra bende…”  
ne eksik ne fazla…bu cümleyi kurmalıyım bahar dalına…
hemen….gecikmeden….

ama artık aramızda olmayan yohann cruyff’un hem de ayağında top varken illüzyonist gibi kendi ekseni etrafında saliseler içinde dönüp karşısındaki oyuncunun belini kırması ve gole gitmesi gibi benden hiç de beklenmeyen kıvrak, umursamaz ve  ani bir hareketle “peki madem öyle geçti gönlünden…sen öde bu kez de hesabı ” diyorum bahar dalına…


şaşırıyor bahar dalı…
bozuntuya vermiyor…
ama bir çentik daha atıyor ismimin karşısına…
ilk fırsatta yine takılacak o tırnaklar bir yerlere…


“bizim ödediğimiz hesaplar ne ki…
bak çitlembikler, çocuklar, gençler
hesabı ömürleriyle ödüyor milyon milyon…”
demek geliyor içimden,  bahar dalına...…
ve bütün mangalcılara....


masadan kalktığımızda bir garson çocuk bizim oturduğumuz yeri işaret ediyor eliyle…bir başkası elindeki kayış gibi bezle masayı siliyor alelacele…yaşlı bir teyzenin koluna giren genç adamın etrafı kalabalık…masa doluyor hemen ve yeniden...


biz sıramızı savdık...
kasabada bir aile yemeği daha yenecek…
kasaba,  bir pazar gününü daha yaşayacak…


biz az sonra  kasabadan şehre doğru yola çıkacağız bahar dalıyla
o, yine bana ,  “ arabayı bir accayiippp sürme” diyecek….
pencerelerin ikisi açılınca yel giriyor omzuma diyecek tane tane....

ben bir sigara daha yakacağım…
duymayacağım bir süre bu mızıldanmaları…

sevmek biraz da bu …öğren oğlum diyeceğim…içimden…
ama çok tepem atarsa el frenini çekip cart diye tozatacağım yolları…
“buyur burdan yak…” diyeceğim…
kendimi biliyorum....


biz bunları yaşarken uzaktaki hasta, ölüme bir adım daha yaklaşacak….

kardeşi,  tren başka bir istasyona vardığında şu cümleyi kuracak ;
“ ol mahiler derya içredirler /ama deryayı bilmezler….!!!”

ben , kısa çöplerin hesap ödemekten yorulduğumu düşüneceğim…


kasabanın ışıkları bir bir yanarken
önce mangallar toplanacak…
sonra kilimler silkilecek...
çöpler bir kenara ittiriliverecek...

ve akşam televizyonda kıllılarla / tüylüler yarışması izlenecek…
ve kasabalardaki evlerin birçoğunda kocaman memeli gürbüz kadınlar çay servisi yapmaya devam edecek kocalarına çocuklara misafirlere...

ben çay içmeyeceğim...
evimin kapısından girip yiğit oğlumun elinden  köpüklü türk kahvesini içerken dilimde yine hiç eskimeyen / eskimeyecek ahmet erhan  şiiri   olacak …

ve
kasaba
ağzı açık biçimde
yutuvermek için, 
daha ne çitlembikleri
ne çocukları ne gençleri
bekleyecek…

hiçbir beden 
hiçbir ruh doyuramayacak onu…

                                      ********

“anne ben geldim, üstüm başım
uzak yolların tozlarıyla perişan
çoktan paralandı ördüğün kazak
üzerinde yeşil nakışlar olan

anne ben geldim, yoruldum artık
her yolağzında kendime rastlamaktan
hep acılı, sarhoş ve sarsak
şiirler çırpıştıran bi adam

kurumuş kuyunun suyu, incirin
sütü çoktan çekilmiş
bir zamanlar dünya sandığım bahçeyi
ayrık otları, dikenler bürümüş

kapıdaki çıngırak kararmış nemden
at nalı ve sarımsak duruyor ama
oğlum, mektup yaz diyen
sesin hala kulaklarımda

anne ben geldim, ağdaki balık
bardaktaki su kadar umarsızım
dizlerin duruyor mu başımı koyacak?

anne ben geldim, oğlun, hayırsızın..”

( murat örem / 04 nisan 2016 / ankara…)

-fotoğraf ve hakiki el emeği / ehibba taş  / ayşın örem alptekinoğlu-

müzik / serdar keskin / bir kasaba akşamı  bestesi ...

1990'ların hemen başında "şimdinin hakim beyi kemal yemişen dostum" kontenjanından misafir kaldığım, arnavutköy reşitpaşadaki öğrenci evinde o zaman da iyi müzik yapan serdar'ın,  tam karşımdaki sigaralı çaylı "tofranil"li sesinden  bu besteyi  ilk dinleyenlerden  olmanın hüzünlü güzel anısıyla..mörem....



2 yorum:

  1. Biraderim,
    Kelimelerin o kadar güçlü ki "itirazım var" diye içimden bile karşı çıkamıyorum:))

    Ama merak etme...
    Kasaba değil artık Susurluk...
    Hızla "kasaba"lılıktan çıkıp bir beton yığını olmayı tercih etti.
    Böylelikle geliştiğini sandı.
    Yenilendiğini,
    İlerlediğini düşündü.

    Ve inanıyorum ki bir gün...
    -O sokaklarında binlerce anılar bıraktığım Susurluk'um hep "kasaba" kalsaydı- diyeceksin...

    Çok selam, çok sevgiyle...

    Serdar Topraktepe

    YanıtlaSil

  2. serdarım;

    yorumunu şimdi gördüm ve hemen yayınlıyorum....

    ah serdar ah serdar;
    ne diyordu o kızıderili reis tarihi sözlerinde ;

    "son balık öldüğünde
    son nehir kuruduğunda
    son ağaç çürüdüğünde
    anlayacaksınız
    paranın yenmeyeceğini...
    anlayacaksınız ama...
    geç olacak..."

    sevgim selamım ve merhabamla dostum...

    murat...

    YanıtlaSil