*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

13 Nisan 2016 Çarşamba

karısı sokrates’e “seni haksız yere idam ediyorlar” dediğinde, koca kafası pörtlek gözleriyle şunu demiştir sokrates ; “ beni haklı yere idam etselerdi daha mı iyiydi…” işte beşiktaşlılık tam da budur…arda'ya sorun anlatsın size...


cumhuriyet tarihinde  dönem dönem siyasi konjonktüre göre  dolmabahçe, mithatpaşa,  inönü stadı olarak da adlandırılan yapı baştan aşağı yıkılıp yeniden yapıldı…


inşaat süresinde kulüp adına yapılan ve bildiğimiz kadarıyla geleceği de bağlayan uzun vadeli anlaşma nedeniyle, şimdi biz seyircisi taraftarı ve beşiktaşlısı  olarak oraya “ vodafone arena”  diyecekmişiz…!!!!


bu    “vodafone arena” kısmına yazının sonunda geri döneriz…
parayı veren düdüğü çalar / mı? /  kısmına mutlaka geri döneriz…


çünkü isim önemli…
isim o kadar önemli ki , kişilerin , insanların hayatlarında bile psişik, psikolojik, sembolik onlarca anlamı ve daha da önemlisi  belirleyiciliği var isimlerin, bu yüzden çocuklarınızın adını koyarken çok dikkat etmelisiniz  diyenler gittikçe daha inandırıcı oluyorlar…


mesela bir kız çocuğuna nazlı ismini, eda ismini  koyduğunuzda gerçekten de nazlı olabiliyor…bunu da şöyle açıklıyor konuya ilgi duyanlar;  bilinçaltında  yüzbinlerce kere bu kavramı kendisiyle özdeşleştiren zihin kendi kendini böyle davranmaya kodlayabiliyor, bu hali üzerine deri gibi yapıştırabiliyor…


bunlar biraz aktüel biraz bilimsel konular…
ama tümüyle de yok sayılacak şeyler değil…


ülkenin gelmiş geçmiş en tutarlı en zeki en büyük kalemlerinden olan ustaların ustası  aziz nesin’e soracak olursanız,  soyadı kanunu döneminde en korkaklar güçlü, yılmaz, demir , aslan gibi sıfat/sıfat isim  soyadları  almışlardı kendilerini farklı göstermek  için  diye anlatır okuyanı sarsacak biçimde…


elbette bunun istisnaları vardır…


fakat benim de isimler konusundaki tecrübem konulan isimlerin davranışları ve duyguları etkileme ihtimalinin hiç de göz ardı edilmemesi yönünde…bu blogun daimi okurları bilirler ki bir çok yazıda,  ya laf oraya geldiği için ya da ben lafı oraya götürmek istediğim için oğullarım umur örsan ve arda erhan’dan bahsederim mutluluk duyarak…mesela umur…emr, umr diye gider kökleri…anlam olarak adap bilen, usul erkan bilen, kendini bilen, işleyişi bilen, devleti bilen kavramlarına kadar da gider…artık çok çok az kullanılsa da dilimizde “umur görmek…” diye bir tabir vardır…tecrübeli, halden anlayan, dikkat kesilen, devlet adabını bilen anlamında…


ama dilimizde hala çok kullandığımız “umruMda değil /  umruNda değil..” tabirleri de vardır…umursamak fiiliyle bağlantılı biçimde…ve beni ilgilendirmiyor, önemsemiyorum, önceliklerim arasında asla değil ifadelerinin  biraz da külhani biçimde özetidir…işte büyük oğlum  umur , üniversitenin ilk yılında da yine güle oynaya sınıfının en yüksek notlarını alırken, bir adamın bir kadının insan olarak kaç okka çektiğini o kişiye 20 saniye bakarak şaşmaz teraziyle tartarken ve üniversitede de  24 saatin 28 saatini tatlı tatlı uyuyup keyfine bakarak(!!!)  geçirirken , kaldığı hosteldeki arkadaşları bir süre sonra ona artık umur diye değil de “umursamaz”  diye seslenir olmuşlar…çünkü umur yine o terazisini çalıştırarak etrafındaki insan cüruflarını ilk günden ayıklamış kendine fazla fazla yeterek ve en çok kendisinin başrolde olduğu kocaman bir dünya kurmuştu…bu kendine yeten tavrı bir çok yaşıtına da kibir olarak, umursamazlık olarak yansımıştı elbette…


aslında umur’un yaptığı cahillerin, boş insanların, sığ kafaların  arasında kendini korumaya almaktı…zamanı kıymetliydi..emeği kıymetliydi…kimse ona “geyik muhabbeti yaptıramazdı eğer o istemezse…” ama umursamaz damgasını da tatlı tatlı yemişti…


arkadaşlarının bu  umursamaz tanımını bana umur’un kendisi anlatmıştı..hem de keh keh gülerek…ben de dinlerken pek gülmüştüm…belki de ben özellikle evdeki çocukluk dönemlerinde umur’u o kadar çok yanıma çağırmıştım ki kah bir tenis  maçını birlikte izlemek, bir golün tadını çıkarmak için, kah bir tornavidanın ucundan tutmayı öğretmek için , kah da ortada hiçbir neden yokken sırf  havaalanı yanaklarından ısırmak için..


belki de oğlum umur’un  
savunma mekanizmalı J
umursamayan tarafları
taaa o zamandan
devreye girer olmuştu…!!!


hakikaten bugün de umur, kendini ilgilendirmeyen, ilgilendirmediğini düşündüğü  meselelelerde dünyanın en umursamaz adamıdır…kendini ilgilendirdiğini düşündüğü meselelerde de “massırın deliğinden mısır’ı görecek kadar cevval olur…” 5 yaşında da böyleydi…şimdi 22 yaşında da böyle…ihtimal 72 yaşında da böyle olacak ben artık o günleri göremesem onunla tatlı tatlı dişemesem de…umur’un bu umursamazlık halini bir eleştiri olarak zinhar söylemiyorum…bunu bir tespit olarak hatta saygı duyduğum bir tespit olarak söylüyorum…ve kıymetli okurlarımJ  isimlerin böyle yan etkileri olabileceği konusuna ben de bu nadide tecrübemle bir katkıda bulunayım istedim…!!!    -bir de uzatın kulağınızı, kimseler duymasın ama her lafı bir vesileyle umur’a getirdiğime göre, erasmus’la çok uzaklardaki oğlumu hakikaten çok özlemeye başlamışım herhalde ben iki buçuk ayın sonunda…-



ne diyorduk…
vodafone arena diyorduk…


-taşkın hoca esneme !!!
yazı biraz daha uzayacak !!!…

çay ve ihtiyaç molası vereceksen
fırsatı değerlendir…

daha  yazacağız…
sen de okuyacaksın
çok  kıymetli bir okur olarak…

akşama quiz var / sözlü var …!!! J  


üç yıl önce yıkılırken de , yıllar boyunca yapılırken de nihayet bursaspor maçına yetiştirilip açılırken de hakkında onlarca tevatür döndü bu vodafone arena isimli stadyumun ve  herkes kendi baktığı yerden yorumlarda bulundu…

isim diyoruz ya…
biz çok milliyetçiyiz ya…
bir de şunu sıkıştıralım araya…
ne o zaman bu arenalar, vegalar, malllar, tauruslar, karumlar…
bu da ayrı bir acıklı alan…
tenakuzun / çelişkinin kralı, feriştahı….
karar vermek lazım….


zaman geçip bina ortaya çıktıkça beğenenler oldu, eleştirenler oldu, tarihi dokuya dikkat çekenler oldu, güncel siyasetle ilişkilendirenler oldu…nihayet açıldı vodafone arena…ismet özel’in dediği gibi kime kulak kesildiysek öbür yöne sağır kalmayı abarttığımız için , havanda su dövmeyi sevdiğimiz için ve daha da kötüsü her şeyi ama her şeyi siyah ya da beyaz diye görmek dışında bir yol aramadığımız için elbette hemen  bitmez bu tartışmalar ,  ithamlar, şunlar bunlar….



aslında hikayenin kesin olan yanlarından biri şu; beşiktaş üç yıldır  elinde forması,  kendine kiralık ev aradı, öyle oldu böyle oldu ama nihayet evine döndü…


bu üç yıl içinde de büyük yanlışlar yapmadı…sığ polemiklerden olabildiğince uzak durdu…özellikle şenol güneş dönemiyle birlikte sahada müptezellikle anılan isimlerden olaylardan bariz biçimde uzak durdu…iyi de futbol oynadı…bazı maçlarda öylesine pas trafiği yaptı ki ben mesela sahadaki beşiktaş formasını bordo mavi görür oldum büyük bir mutlulukla…aman diyeyim, bu bordo maviyi  bordo lacivert yapalım da yanlış anlaşılmasın…kastettiğimiz barcelona çünkü….


beşiktaşımız; mümtaz soysal hocanın 1980’lerdeki beşiktaş hakkında döne döne ve hakkını vere vere  yazdığı gibi bir kolej takımı havasıyla kalender, disiplinli, başı asla öne eğmeyen bir iklimi yaşadı ve seyircisine de yaşattı bu son üç yılda....bir anlamda tam da kendisine yakışanı yaptı…


hem de tüm bunları evinden uzaktayken yaptı…
evinden uzaklarda olmanın ne olduğunu bilenler bilmeyenlere anlatsın…
bazen evin içinde olursunuz da evinizden artık çok uzaktasınızdır..
bazen bir saçak altı sizi yalnızca ıslanmaktan kurtarır ama orası sizin evinizdir…


beşiktaş artık evinde değil yuvasında…
ve bu benim için çok anlamlı…
çünkü biliyorum bir evi yuva yapan unsurları…
evle yuvanın anlam olarak arasındaki büyük farkı !!!


beşiktaş;
bundan sonra da
yener yenilir, o olur bu olur…
şampiyon olamaz, olur…
hayat bu…
ama bunları artık evinde yaşar…


hayatta
hep kazanamazsınız…
hep kazanmamalısınız da…
ama yenilirken bile direnmeniz işin amentüsüdür…

hayat; 
düştüğü ya da düşürüldüğü yerden
elleriyle üstünü başını silkeleyerek
etrafa cüruf atmayarak
çirkefe meyletmeyerek
kalkanlara bakar en çok…


büyük kitlelere , milyonlara mal olmuş kurumlar, oluşumlar içinde her renkten insan vardır…bulunur da... bunu engelleyemezsiniz…hayatta hiç sevmediğiniz biriyle aynı takımı tutabilir , aynı partiye oy verebilirsiniz….


demokrasi budur…hayat budur….


ama içinde her renk bulunan kurumların bir de baskın renkleri vardır…
beşiktaş’ın da baskın rengine onlarca ayrı sıfat takabilirsiniz…
halk takımı dersiniz, arabacılar dersiniz, saray takımı dersiniz…
bunların üzerinde de saatlerce konuşabiliriz…
kökenlerini anlatabilir, dinleyebilir, sorgulayabiliriz…


ama beşiktaşın baskın rengi
tarihin hiçbir döneminde
hiçbir zaman
olumsuz sıfatlarla 
anılmayacaktır…
tarihte de anılmamıştır…


bunları polemik olsun diye yazmadığımızı hakiki okurlar bilir…
kimselere tersten çakmak da değil derdimiz…


bir hakiki beşiktaşlı,  ülkenin her yerinde aynı saygıyla karşılanır…
her kapıdan içeri girip bir bardak çayı içebilir…
gittiği yerin karadeniz , akdeniz , ege , iç anadolu olması fark etmez…


tarihinde çok hakkı yenmiş olabilir beşiktaşın…
öyle de olmuştur….

ama sokrates’in şu hikayesini mutlaka bilir iyi beşiktaşlılar ;
 “karısı sokrates’e “seni haksız yere idam ediyorlar”  dediğinde
koca kafası pörtlek gözleriyle şunu demiştir sokrates ;
“ beni haklı yere idam etselerdi daha mı iyiydi…”


işte beşiktaşlılık tam da budur…
çarşı da budur…
kara kartal da budur…


bu takımın harcında şeref beylerin, şükrü gülesinlerin, baba hakkıların, sabri dinoların, soğuk ama klas ingiliz milne’lerin , süleyman sebaların  emekleri vardır…ahlakları vardır…  


şuradaki dört yüz küsur yazıyı okuyanlar bilir…
çok değinmişimdir…
benim elli yıllık ömrümde
yedi iklim dört kıtam ne kadar öğretmense
o kadar da beşiktaşlı olmuştur her daim…


beşiktaş bir takım değildir çünkü…
beşiktaşlı olmanın mütemmim cüzüdür…

iyi bir beşiktaşlı ;
felsefeyi bilir,
adaleti bilir,
demokrasiyi bilir,
hakkı bilir,
hukuku bilir,
kalemi bilir,
kitabı bilir,
emeği bilir,
insanı bilir…
bildiğini de
bilmediğini de
bilir…

en önemlisi de  
efendice kaybetmeyi bilir…
ve dimdik duruşla 
kaybedilen her maçla birlikte
nice gönüller kazanmanın 
ne olduğunu 
nasıl olduğunu bilir…


arda’ya bir  gün 
nasıl hakiki beşiktaşlı olduğunu sorarsanız
size tam da bunları anlatacaktır…

bunları bildikten sonra,
kendini bilen fenerbahçeliyle,
galatasaraylıyla,
bursasporluyla 
yarenlik etmek onurdur,
farzdır her hakiki beşiktaşlı için…


bu farzların yanında
şampiyon olmak
nafiledir beşiktaşlılar için…
umurunda bile değildir kimsenin…

gerisi de laf-ı güzaftır…


biz yazının sonunda şu vodafone arena kısmına değinecektik değil mi…


kitabın ortasından konuşup  kısa keselim o zaman…


kimse kusura bakmasın, bundan onlarca yıl önce yoksul balıkçı mehmet galin’in o zamanki antremanlarda izlerken hadi kara kartallar hadi kara kartallar diye söyleye söyleye  efsaneleştirdiği  kara kartalı öyle arenalara falan sığdıramazsınız…


benim için orası 
yalnızca beşiktaş’ın evidir…
kara kartal’ın yuvasıdır…
nokta….


ve insanın ,  
bedava bile olsa
evine aldığı koltuk takımının markasını  
girişteki zile  isim diye yazmasını
benim gibi 
ihtiyarlık eşiğindeki bir adama
sponsorluk şu bu...diyerek bile
anlatamazsınız…!!!

anlatamazsınız....!!!

( murat örem / 13 nisan 2016 / ankara…)
-fotoğraf/ wikipedia-




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder