*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

9 Ocak 2017 Pazartesi

ölümü yenmiştim..tipiyi yenmiştim..beyaz esaret dağını aşmıştım..hem de şehrin göbeğinde...hem de 20. yüzyılın 1987 martında..ıstanbulda....

                                                resim / ahmet hikmet hamdi 

1987 kışında ıstanbulda öğrenciydim...
bir ay boyunca kalkmamıştı kar...

bol güneşli bir mart sabahında köprüden karşıya geçmiştim.
öğlen  aynı köprüden geri dönerken tozuyordu her yer...

kar yolları kesti keserdi artık iki üç saat içinde...
mecidiyeköye ıkına sıkına varan ıkarus'tan hızla indim...
yola koyuldum gençliğin özgüveni ve enerjisiyle...

mecidiyeköyden 4.levente yürüdüm yürüdüm yürüdüm...
normal şartlarda sıkı bir tempoyla 1 saat bile değildir arası...
tek bir araç bile yoktu yollarda...yürüyordum...

tipinin nasıl bir kabus olduğunu o yolda  yaşadım...
soğuktan donarak ölmenin nasıl olabileceğini de gördüm...

4.leventteki çarşıya vardığımda 2 saat geçmişti...
gün akşama dönüyordu...
bir büyük gayretle daha devam ettim 5.basın sitesine...

bitmedi o yol...
bitmedi o yol...
bitmedi o yol...

tipiden yolun kapanması dakikalar sürmüştü yalnızca...
tek bir araç zaten yoktu da...
tek bir insan, tek bir insan da kalmamıştı...


milyon nüfuslu şehrin ortasında bembeyaz bir dağ vardı artık...


nasıl aştım o dağı...
nasıl donmadım...
nasıl yolumu buldum...
nasıl attım kendimi 12 katlı  
5. basın sitesi c blokunun içine...
hala muammadır benim için...


okuyanlar abarttığımı düşünebilir...
ben de birinden duysam bu cümleleri tabi tabi der geçerim...

ama bunu yaşadım ben...
bilirim o  zamanlarda tipiyle gelen ürkütücü ıslığı...


binanın ana kapısından içeri girdiğimde, 
ellerim benim değildi
yüzüm benim değildi
son bir hamleyle çıkardım anahtarı çantamdan
ve 5. basın sitesi c blok 3 nolu dairenin kapısını açtım...


büyük halam olan,  annesi nezahat tanyerinin terekesinden 
oğlu erhan dilligil dayıma  kalan 3 nolu dairenin içindeydim...

yüzüm yanıyordu....ellerim yanıyordu...
ama yaşıyordum...

üç  kedi karşıladı beni büyük halamdan yadigar....
beşiktaş, beştaş ve oğlumdu isimleri...


ölümü yenmiştim...
tipiyi yenmiştim...
beyaz esaret dağını aşmıştım...
hem de şehrin göbeğinde...
hem de 20. yüzyılın 1987 martında...
ıstanbulda....

kapıda beni bekleyen kedilerin mamasını verdim ...
çaydanlığın altını yaktım huzurlu bir telaşla...
erhan dayımın uzun camellerinden birine uzandım...
ve kitaplıkta duran toshiba setin düğmesine bastım...


güzel bir kadın sesi doldurdu salonu...
sanki az önce ölümün elinden canını kurtaran ben değildim !!!
 
küçük seranın hikayesini anlatıyordu şarkıda kadın sesi...
annesine sorular soruyordu o kız  çocukluğunda....
ve annesi de ona 
"o olacak, kaderde ne varsa...
geleceği görmek elimizde değil...
olacak, ne olacaksa ...."   
diyordu...

yıllar sonra o kız çocuğu büyüyor 
ve aynı cümleleri evladına kuruyordu...
muhteşem bir şarkıydı....

çayın demini ayarlayıp
bir sigara daha yakıp 
kaloriferin önünde durup 
doris dayi defalarca 
dinlemenin zamanıydı artık...

öyle yaptım ben de...
 
                                  *****
günlerdir memleketin her yeri beyazlar içindeyken
günlerdir ankara bembeyazlar içindeyken
bunlar geldi geçti geldi geçti aklımdan...
oturdum yazdım ben de...
aradan 30 yıl geçse de...

neler olmuştu o geride kalan 30 yılda...
ve kimbilir bundan sonra da neler olacaktı...

ne diyordu annesi kızına;
"o olacak, kaderde ne varsa...
geleceği görmek elimizde değil...
olacak, ne olacaksa ...."


olsun bakalım...
buradayız, bekliyoruz, bekleriz...

( murat örem / 09 ocak 2017 / ankara...)






 





 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder