*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

6 Şubat 2016 Cumartesi

ne zaman takvim 5 şubat’ı gösterse adnan kahveci gelir aklıma…ben şimdi şu 48 yaşındaki halimle 41 yaşında ölen sabahattin ali’den 43 yaşında ölen oğuz atay’dan 44 yaşında ölen adnan kahveci’den büyük müyüm…derim….



25 yaşındaydım…
üniversite bitmişti…
yıl 1993’tü…

ümitlerim vardı…
gençliğim vardı…
kesin kararlarım da…
ömrümü başıma ne gelirse gelsin harflerin kelimelerin seslerin arasında geçirecek ve adına para denen rezil şeyi yalnızca  bu alandaki  emeklerimle  kazanacaktım…dışı seni içi beni yakar misali üniversiteden aldığım fiyakalı  siyasal bilgiler fakültesi  diplomasının önümde seçenek olarak  açtığı hiçbir mesleği yapmayacaktım…bu alanlardaki hiçbir sınava bile girmeyecektim…

müfettiş olmayacaktım…
kaymakam olmayacaktım…
mali müşavir olmayacaktım…
idari hakim olmayacaktım…
vs…vs…vs…vs…

gazeteci olacaktım…
yayıncı olacaktım…
yazan okuyan biri olacaktım…
bu kararımın da etkisiyle mezun olduğum okulla birebir ilintili hiçbir mesleğin sınavına girmedim…girsem hemen kazanır mıydım onu da bilmiyorum…

ama ;
bilenler bilir , ebleh bir adam olmamıştım hiçbir zaman…
bir şeyi çok istersem hep başarmıştım…
sorun, genellikle,  hiçbir şeyi çok istemememdeydi…
istediklerim az ama çok zor şeyler olmuştu hep
ve  istediklerimi hep elde etmiştim…

bu yüzden demişti,  uzaklardan akrabam  olsa da beni zamanında çok ama çok iyi tanıyan bir genç kadın,  sen yenilmeyi bilmiyorsun…diye…övmüş müydü…sövmüş müydü…yoksa yalnızca gerçeği mi söylemişti…hala düşünürüm…bir karara varamam…

çalışmak ve başarmak arasındaki ilişkiyi bilmekle birlikte donanımlı olmakla ve aklıma takılan soruyu sorup öğrenerek başarmak arasındaki ilişki her zaman daha cazip gelmişti bana…bugün de  çok iyi bir mühendis / finansçı / insan ve adam gibi adam olan teyze oğlum gökhan'la  aramızda iki yaş vardı…benim büyüğümdü…ve laf aramızda her zaman benden çok daha disiplinli bir öğrenci olmuştu…bir gün yaz tatilinde susurluk sokaklarında dolaşırken ağzı daracık su dolu bir şişenin içine eni konu yerleştirilmiş kocaman bir salatalık görmüştük aynı anda…aklın hemen alacağı bir görüntü değildi..ve gariptir ki ikimiz de aynı anda kurmuştuk soru cümlelerimizi…ama sorularımız da cümlelerimiz de birbirinden çok farklıydı…o,  bunu nasıl yapmışlar acaba …diye sorarken….ben bunu neden yapmışlar acaba demiştim gayri ihtiyari…ömrüm,  neden sorusuna cevap aramakla geçti taa o zamanlardan….

                                               *******

yıl 1993’tü…
yaklaşık altı aydır, ilk açılan özel radyolardan olan ve dönemin ankara büyükşehir belediyesine bağlı radyo anki’de haber ve program sunuyordum…mesleğinin hakkını verdiği için hakkıyla efsane olan jülide gülizar’ın öğrencilerindendim…herkesle birlikte bana da çok sahiplenici davranmıştı jülide gülizar…aylarca aynı odanın içinde olmanın rahatlığıyla bana biraz daha iltimaslı davrandığını söylersem ve bunda benim yaşıtlarıma göre bir çok şeyi  çok daha iyi biliyor olmamın katkısı da vardı dersem  birileri buna itiraz eder mi bilmiyorum…ama benim hissettiğim tam da buydu…jülide gülizar’ın da bana hissettirdiği tam da buydu…

jülide gülizar yalnızca mesleğinin iyilerinden, gözü karalarından değildi…iyi bir okur yazardı…çok iyi bir dinleyiciydi…acımasız ama kırıcı olmayan eleştirmendi…bir gün haber okumamı dinlemiş; “bu genç adamın saçı da dik, sesi de dik, kendi de huyu da dik demişti burnunun üzerine düşen gözlükleriyle ve gülümseyerek bakarak….jülide gülizar bir başka açıdan da tam bir disiplin örneğiydi hepimiz için…sabahın erken saatinde işinin başında olur, o yaşında bile daktilonun başına geçer ve saatlerce meslek anılarını yazardı…sonrasında bu anılar hep kitap olarak okurlarının önüne çıktı…ne kadar satıldı , ne kadar okundu  ne kadar umursandı derseniz onu bilemem…elbette hak ettiği kadar okunmadı, bilinmedi, önemsenmedi…yazılı kültüre bu kadar uzak bir toplumdan daha fazlasını beklemek ne kadar gerçekçi bilemiyorum  ama bizler bir avuç genç hep o çabalara şahitlik ettik radyo anki çalışanları olarak…içimizde örnek alanlar da oldu elbette…

hayatımdaki çok güzel insanlardandır jülide gülizar…ömrünün son yıllarında pop yayın ikonu yapılmak istense de yayıncılıkta çok önemli bir örnek olmuştur kıymetini bilenlere…

biz genç erkeklere de eleştirileri olurdu ama  içimizdeki şımarık genç kadınları hiç sevmezdi ve bunu enikonu belli ederdi  jülide gülizar…şimdi içinizden bazıları bu cümleleri okurken  kadın olacak bir de genç olacak da şımarık olmayacak…bu mümkün mü derse…onlara da müstehzi müstehzi gülmek isterim…22 yaşındaki büyük oğlum umur’un hilafsız bütün kadınlarla ilgili önemli ve ortak saptamaları var ama ben onun tan tan  söylediklerine ne kadar hak versem de  hala biraz da gençliğin toyluğuyla bu kadar keskin konuştuğunu düşünmek istiyorum…

konumuza geri dönersek evet şımarık genç kadınları hiç sevmediğini gördükçe jülide gülizar’ın ben kendisini daha çok severdim…çünkü ben de hiç sevmedim şımarık kadınları…kadınların bana şımarmasını çok sevdim de cahil şımarıklıkları hiç sevemedim. bir gün benim  bir deneme yazımı okurken “kumaşın eprimesi ve ernimesi ” ifadelerime  dikkat çekmiş ve bunları artık neredeyse benim yaşıtlarım bile bilip kullanmıyor aferin sana kendini çok iyi yetiştirmişsin demişti jülide gülizar…bir maaş ikramiye vermiştim gönlümden kendi kendime…yalnızca gönlümden tabi ki…yoksa maaşım bile belli değildi….

aylarca kaşeli / telifli çalışmıştım radyo anki’de…
iş güvencem birilerinin  iki dudağının arasındaydı…
başka çarem yoktu…
madem ki okulumun meslek sınavlarına girmeyecektim…
madem ki tek bir hedefim vardı….
madem ki harfler , yazılar ve seslerle kazanacaktım evin parasını….
çalışacaktım…

1993’ün başından itibaren yayınlara da giriyordum radyo anki’de….
ocak ayının 24’ü olduğunda bütün türkiye gibi ben de büyük bir şaşkınlık yaşamıştım…uğur mumcu öldürülmüştü…polemikteki ustalığıyla , emek verilmiş araştırmacı gazetecilikte üzerine düştüğü konuları çok iyi bilmenin gücüyle haklı ukalalığı da üzerinde çok iyi taşımasıyla bir çok isme model olan uğur mumcu paramparça edilmişti…

türkiye yeniden büyük bir anaforun tam kapısındaydı…

aradan birkaç gün geçmişti ki , sobayla ısınan seyran’daki ispir sokak’taki evde sabah haberlerini dinlemek için radyo anki’yi açmıştım buz gibi olan yatak odasında saat 10.oo olduğunda…yayın sabah 10’da başlardı o zaman…-her şey şimdiki kuşaklara ne kadar şaşırtıcı geliyor değil mi…24 saat yayın yap(a)mayan bir radyo istasyonu…muhtemelen hiçbirinin aklı almıyordur…-sigara paketi büyüklüğünde küçük siyah bir fm radyom vardı amerikan pazarından hatırlı bir para vererek satın aldığım…hala durur…arada çıkarır bakarım , elime alır okşarım , gençliğimi görürüm o radyonun kendisinde…

bazı isimler , bazı sesler, bazı kokular hani hiç silinmez ya insanın hafızasından…o anı o kadar net hatırlıyorum ki hala,  aradan tam 23 yıl geçse de…mikrofonun başında işini her zaman önemseyen fatih aker vardı…haber sinyalinin ardından fatih aker ilk haberi okurken ben de yatağın içinde mahmurluk yapıyordum yeni bir çalışma gününe başlamak için…cümle başladı ama fatih aker  mesleğinde çok çok az yaptığı gibi –çünkü iyi bir yayıncıydı- haberi okurken bir anlık durakladı ve adnan kahveci cümlesini kurmaya başladı…muhtemelen haber son anda gelmişti fatih aker’in önüne ….öyle bilgisayarlar , intercomlar falan yoktu elbette…haber merkezinin başında artık aramızda olmayan medeni hacıimamağaoğlu vardı…medeni ya da haber merkezinde görevli bir isim adnan kahveci haberini ajanstan son anda almış belki de redakte bile etmeden anadolu ajansı mahreçli kağıt haber rulosundan o haberin olduğu kısmı cart diye yırtarak iki kat aşağıdaki stüdyoya yetiştirmişti nefes nefese….fatih aker, yutkundu bir derin nefes aldı ve haberi okumaya başladı…aradan geçen birkaç saniye içinde çok şeyin ters gittiğini hissetmiştim taze ve genç bir yayıncı olarak…ve cümle tam da beklediğim gibi geldi…adnan kahveci ve aracın içindeki birkaç kişi daha resmi olarak açılmayan ankara –istanbul otobanına ters yoldan girmişlerdi ve bir yük aracının altında kalmışlardı…adnan kahveci ölmüştü…füsun kahveci ölmüştü…çocuklarından birileri ölmüş bazıları yaralı olarak kurtulmuştu…

fatih aker haber bültenini bitirdi….en az biz dinleyiciler kadar o da son dakika haberinin şoku içindeydi…ben yattığım yatağın içinde ruhen de buz kestim…mutfaktan kaynayan çaydanlığın sesi geliyordu…çayı çaydanlığı ve şımarık genç kadını bıraktım , hemen kalktım , giyindim ve radyo anki’nin yolunu tuttum…

hülasa ;
türkiyenin en parlak beyinlerinden adnan kahveci de ölmüştü…
1949 yılında doğmuştu adnan kahveci…
1993 yılında ölmüştü…
öldüğünde yalnızca 44 yaşındaydı adnan kahveci….

ocak 24’te uğur mumcu bir arabanın içinde paramparça edilmişti…
şubat 5’te adnan kahveci bir arabanın içinde paramparça olmuştu…

aradan iki hafta bile geçmeyecek bu kez jandarma genel komutanı eşref bitlis ankara üzerinde düşen bir uçağın içinde yürüyecekti ölüme….

aradan iki ay daha geçecek bu kez dönemin cumhurbaşkanı turgut özal çok eski model bir ambulansın içinde gidecekti ölü bir bedenle, hacettepe  üniversitesine….

aradan birkaç ay daha geçecek bu kez de sivas’tan gelecekti peşpeşe ölüm haberleri….nesimi çimenler, asım bezirciler, hasret gültekinler, metin altıoklar ve onlarca insan ölecekti dumandan ve ateşten etkilenerek….

1993 türkiye için bambaşka bir yıldı…

adnan kahveci’nin ölümü üzerinde de aylarca yıllarca senaryolar üretildi…

gecenin o saatinde halen açılmamış bir otoyol üzerindeki bu çarpışmanın bütün iyimser ihtimalleri zorlayan bir karanlık tarafı olduğu söylendi yazıldı çizildi…bu tasarlanmış bir kazaydı denildi…çok şaşırtıcı ve ürkütücü  bilgiler de paylaşıldı bölük pörçük…bütün bunların yanında araya rezil magazin haberleri de iliştirildi…ikisi de kazada aynı anda ölen füsun ve adnan kahveci’nin aralarındaki ilişkiye ve ilişkisizliğe dair…

fakat gerçek olan şuydu….
adnan kahveci bir başka beyindi…
sokaktan halktan ve hayattan gelen bir beyindi….
dürüst bir beyindi….
sayısal başarıya doymuş bir beyindi…
girdiği bütün sınav ve okullarda açık ara birinci olmuştu çünkü…
türkiye üzerine ilginç tezleri ve hedefleri de vardı…
yaşasaydı , bütün seçimlerde elektronik oylamayı birkaç yıl içinde hayata geçirecekti…sonuçlar hiçbir tartışmaya mahal vermeden hemen bilinecekti. irili ufaklı onlarca projesi vardı….tanzimattan beri doğu batı sarkacında gidip gelmekten bitap düşmüş bir toplumda icat çıkaran aykırı bir isimdi adnan kahveci…ve çok gariptir ki icat çıkaranları hiç sevmeyen toplum adnan kahveci’yi sevmişti, bağrına basmıştı….

çünkü sahihti adnan kahveci
sahiciydi…
olduğu gibi görünüyordu…
göründüğü gibi olmuştu…

bu ne büyük bir suçtur!!!  
ve  ne büyük bir  erdemdir bilir misin ey okur;
elalem ne der diye diye ömrünü tüketmiş bir toplumda….

adnan kahveci deyince birileri, bugün bile hala burnumun direği sızlar…
hayatımda hiç ona ve partisine oy vermiş biri değildim ben…
sonraki yıllarda da vermedim…
ailem de vermemiştir muhtemelen…

ama o partinin içinde her partide olduğu gibi çok farklı beyinlerin olduğunu biliyordum siyasetle, ülkesiyle ve hayatla yakından ilgili biri olarak…büyüklerim de biliyordu….adnan kahveci benim için bu isimlerin en kıymetlilerindendi…ekrem  pakdemirli…kaya erdem…işini çok iyi yapan insanlar olarak göründü her daim o genç halimdeki gözüme…bir tınaz titiz’in yaşadığı çağın ötesinde bambaşka bir akıl olduğunu bilenler biliyordu zaten…

ne zaman adnan kahveci dese birileri,
ki artık o kadar çok az insan diyor ki bu ismi….

aklıma bir de dönemin isimlerinden olan bedrettin dalan’ın anlattığı bir anı gelir…turgut özal liderliğinde anap’ın kurulmak üzere olunduğu günlerde dalan partiye gider…özal, arada bir kahveci diye seslenir….hemen orada bulunan adnan kahveci gelenlerle şakır şakır ingilizce konuşmaya başlar sonra tekrar işinin başına döner…evine dönen dalan eşine döner ve şunu der ; “ yahu hanım, adamlar o kadar eğitimli ki partinin çaycısı kahvecisi bile takır takır ingilizce konuşuyor.!!!!

ne zaman takvim 5 şubat’ı gösterse,
bir öküz gelir oturur göğsümün tam üstüne
adnan kahveci gelir aklıma…
ispir sokak’taki yatak odası buz gibi olan ev gelir aklıma…

ve aklım hiç almaz…
ben şimdi şu 48 yaşındaki halimle
41 yaşında ölen sabahattin ali’den
43 yaşında ölen oğuz atay’dan
36 yaşında ölen orhan veli kanık’tan
44 yaşında ölen adnan kahveci’den
büyük müyüm…
onların abisi mi oldum  derim….

evet, artık biliyoruz
şu hayat çok garip…
ama hayat en çok güzel insanlarla garip…

ölümlerinin 23. yıldönümünde
uğur mumcu’yu, 
adnan kahveci’yi
eşref bitlis’i
turgut özal’ı
sivas kayıplarını
ondandı bundandı
bizdendi sizdendi
sağcıydı solcuydu
demeden
saygıyla
saygıyla
saygıyla
anarak….

 ve tabi ki
her geçen günle
benden daha da uzaklaşan kıyıda kalan
gençliğime ve ümitlerime de
kabullenmiş bir huzurla el sallayarak….
( murat örem / 5-6 şubat 2016 / ankara…)
-fotoğraf / radyo anki günleri ….murat örem evde ders çalışırken!!!!-



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder