*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

16 Şubat 2016 Salı

bizler, üniversite kantininde çay sigara içerken kendini çoktan unutarak yalnızca memleketi için kahırlanmış ve türküler söylerken kadın erkek demeden birbirine güvenle yaslanmış son kuşaklardık sevgili okur…

18 şubat 1986…
“ tezer özlü”   öldü   ! ! !
tez yaşanmış ömrüne
“çoook ölümler sığdırıp” öldüğünde
43 yaşındaydı….

                                                           *******

1980’lerin!!!  ortasını yeni geçmişiz…


ıstanbul’dayım…6 mat/b sınıfından  “sayısal bir bölümü  asla tercih etmeyen kararlı bir sözelci” olarak  mezun olduğum  “susurluk lisesi”  defteri geride çok şeyi bırakarak kapanmış…hatırlı bir puanla girdiğim ıstanbul üniversitesi öğrencisiyim artık…bayazıt’taki o tarihi ve çok azametli kapının altından geçiyorum her gün şaşkın bir telaşla…kapıdaki ak saçlı “sivil” görevliye kağıttan üniversite kimliğimi / pasomu gösteriyorum…öyle çipli mipli kartlar, turnikeler  falan yok… daha hayali bile yok…-her şey o kadar yok ki (!!!) , babam taşkın hoca bana para gönderdiğinde en ileri teknolojili  bankanın susurluk şubesinin gönderdiği paranın ıstanbul’a varması en az bir hafta alıyor ve benim o parayı bankadan çekmem de görevlilerin iyi niyetli gülümsemeleri eğer üzerlerindeyse, bir hafta daha alıyordu…- tarihi ve  çok ihtişamlı ve çok da yakışıklı ana kapıdan içeri girdiğimde kocaman bir bahçe karşılıyor beni ve hepimizi…yazın ayrı kışın ayrı baharda ve güzde apayrı güzellikleri olan bahçede yürüyorum yürüyorum ve sağ taraftaki bayazıt kulesi’nin önünden geçtikten hemen sonra hukuk fakültesi binasının tam karşısındaki okuluma gidiyorum…


ıstanbul siyasalda öğrenciyim ama aynı zamanda da çökmesi bile acılar ve kahırlar içinde onlarca yıl alan osmanlı imparatorluğunun  en ürkütücü zindanlarından  olan “bekirağa bölüğündeyim yüzlerce genç isimle  birlikte… bekirağa bölüğü üniversitenin tarihi bayazıt yerleşkesinin içinde ama imparatorluk zamanında ana bina genelkurmay başkanlığı olarak kullanılırken kimler kimler yaşayan ölüler olarak gelmiş geçmiş bu zindanlardan…kimler taiflere oralara buralara sürülmüş…kimler tutuklanmış, işkenceler görmüş, soğuk, karanlık ve rutubet içinde, ideallerinin peşinden gittiği için bile bile  ölüme sürgüne   yürümüş…


sonraki yıllarda ana bina ıstanbul üniversitesi rektörlüğü olunca  bu kez onlarca yıl çapa ve cerrahpaşa tıp fakültelerinin kadavra üzerindeki eğitim binası ve morgu olarak kullanılmış bekirağa bölüğü binaları…bekirağa bölüğü’nün eğitim yapıları olarak kullanılması da  1979 yılında açılan ıstanbul siyasal binasıyla başlamış-ıstanbul siyasalla ilgili kim ne zaman tek bir cümle etse bile,  bu fakülteyi 1970’lerdeki yokluğun ve ufuksuzluğun içinden kuran ve tarifsiz emekleriyle ayağa kaldıran tarık zafer tunaya’yı  da anmalıdır…ben de bunu hep yaparım…tarık zafer tunaya’nın kürsüde ders anlattığı günlere yetişemesem de ölümünün ardından çok soğuk bir kış gününde bahçede yapılan  törene katılan gepgenç bir adam da gelir gözümün önüne…hepsi kerli ferli profesörler olan tunaya’nın öğrencileri,  bir cemal süreya şiirindeki gibi pardesülerinin eteklerini çekiştirirken ve hüzünle birkaç cümle ederlerken ben de vardım o törende…kar atıştırır jilet gibi rüzgar kar tanelerini tozatırken  törende bulunmuş  ve sıcağı sıcağına yazmıştım günlüğüme profesörün ölümü notumu…o zamanlar hakikaten gepgenç bir adamdım ve şimdi neredeyse iki çocuğum da benim o yaşımdan büyük…kim diyordu o güzel cümleleri;  memleket mi yıldızlar gençliğim mi daha uzak ? diye- biz 1980’lerin ortasından sonuna kadar zamanın  bekirağa bölüğü’nde  öğrenciyken bile  bambaşka, ağır, kasvetli, ürkütücü, kendine getirici ve sorgulayıcı  havası vardı o binanın…alt  katlardaki sınıflara anfilere indiğinizde güneşi, gökyüzünü, bulutları unuturdunuz…duvarların kalınlığı hilafsız metrelerle ölçülürdü…


eh, koca osmanlının
zindan duvarları da
santimle ölçülecek
değildi hani…!!!


mezun olduktan yıllar sonra 2012 yazında büyük oğlum umur’la gittiğimiz ıstanbul ziyaretinde okuluma da uğradığımızda bu kez gözüme daha bakımlı daha az “zindan” olarak görünmüştü aynı bina…belki mezuniyetin üzerinden geçen onlarca yılın  getirdiği bir rahatlık duygusunun da etkisi vardı bu hissimde…bir kez daha ,  2015 baharında gittiğimde ise kapıdan içeri girememiştim bu kez çünkü tadilat vardı zamanın bekirağa bölüğü binasında ve şimdinin ıstanbul siyasalında…


dilerim bitmiştir bu tadilat…
dilerim tadilat sonrasında
yine istanbul siyasal öğrencilerinin olacaktır
ya da çoktan olmuştur bu bina……


1980’lerin!!!  ortasını yeni geçmişiz…
hatırlı  puanla girdiğim ıstanbul üniversitesi siyasal öğrencisiyim…
fakültede aylar içinde edindiğim insanlar , arkadaşlarım var...
-en çok kantinde görüştüğüm, çay sigara içtiğim…!!!-
denizli imam hatip’ten mezun seküler  ateist mehmet var…
elbistanlı ticaret adamı!!!  pos bıyıklı dostum hüseyin kal var…
mavi gözleriyle bakan rumeli göçmeni koray var…
ıstanbul’un yedi göbekten yerlisi şımarıkca  kızlar var…
babası üniversitede hoca olanlar var…
her fırsatta masa tenisi oynadığımız naim var…
yıllar sonra “brokır”  olacak  iyi insan tunç var…
konuşurken hep kekeleyen ama zihni berrak isimler var…
hakiki islamcı derin entelektüel  erol var…
üniversitenin   enbigüzelkızı   var…
lorel ve hardi kılıklı tığteber’le  muteber  var…
ceketinin kolları yokluktan hep kısa kalan dostlar  var…
ve bir gün o dostların  ben sizi ararım demesine yıllar var..!!!


biz üniversite  kantininde çay sigara içerken kendini çoktan unutarak yalnızca memleketi için kahırlanmış, türküler söylerken kadın erkek demeden birbirine güvenle yaslanmış son kuşaklardık sevgili  okur…bilmiyorduk tabletleri, androidleri, twitterları, klavye kabadayılıklarını…facebook aşklarını…ellerimiz hakikaten bir eli tutardı…dillerimiz güzel türküler söylerdi…feriköy yurdu’nda kalırken ben sekiz kişilik odaya bir suskunluk ve hasret çöktüğünde gamsız aytekin “murat hocam patlat bir türkü yahu…” der ben de keyfim yerindeyse “gerizler başını…” söylerdim her seferinde ilk önce…

yazının başında ne demiştik ;

18 şubat 1986…
“ tezer özlü”   öldü   ! ! !
tez yaşanmış ömrüne
“çoook ölümler sığdırıp” öldüğünde
43 yaşındaydı….


tezer özlü  öldüğünde 18 yaşındaydım...
şimdi 48 yaşındayım....
peki tezer özlü    kaç yaşında  ???


"Her şey geçiyor... Hiçbir şey geçmese de...." 
"Ceset kokmuş ettir. Güzel, peki peynir ne?  Sütün cesedi"   
diyen kadın  kaç yaşında ????


ben size tezer özlü’yü anlatacaktım değil mi değerli okurlar…
ben size tezer özlü’yü yıllar önce anlattım …

hem de uzun uzun…
hem de emek emek…
hem de kanaya kanaya….

işte aşağıda…
bir tık ötenizde…




( murat örem / 16 şubat 2016 / ankara….) 




2 yorum:

  1. Murat Bey merhaba;

    Ben de sizinle aynı kuşaktan sayılırım, belki biraz daha öncelerden... O kuşağın insanları, şimdilerde zamanla-toplumla bir şekilde uyum sağlamış ya da uyum sağlamayarak uyumlanmış bir şekilde yaşıyor... Türkiye'de, kuşakların psikolojisi, felsefesi, sosyolojisi hakkında bir çalışma yapılıyor mu acaba? Merak ediyorum, kuşaktan kuşağa ne kalıyor?

    Tezer Özlü'nün kuşağı...
    Bizim kuşağımız...
    Bizden bir sonraki kuşak...
    Şimdiki kuşak...

    Ancak ülkemizde kuşaklar birbirine el vermeden kendi başlarına büyüyor, yaşlanıyor ve "puslanarak" bir şekilde tarihe karışıyor...

    Çok isterdim bizden öncekiler, bizimkiler ve sonrakiler olmak üzere kuşakların özelliklerinin incelenmesini ve karşılaştırılmasını... Kimbilir ne önemli fikirler ve tespitler ortaya çıkardı!

    Bence her kuşağın, bu özellikleri bilmeye ihtiyacı var. İnsanın hayata ve kendine bakışı mutlaka çok değişecektir... Bu konuda bir çalışmayı umut etmeli mi acaba? Bizde herhalde dönem romanları, yani edebiyat yapıyor bu işi, ancak akademisyenlerden ses yok gibi görünüyor...

    Sevgi ve selamla...

    Kemal Atalay

    YanıtlaSil
  2. sevgili kemal atalay ;

    belki her yorumunuza uzun uzun cevap yazamıyorum....
    ama bilin ki her yorumunuzla okuyanın zihninde bir pencere daha açıyorsunuz...

    her kelimenin her cümlenin içinde yılların birikim ve emeği, gözlem ve önerileri var...

    biz söyleyip yazacağız....

    cemil meriç'in tabiriyle "düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı" zamanlar bile olsa düşünüp yazacağız...

    sevgiler selamlar...

    murat örem...

    YanıtlaSil