*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

29 Nisan 2015 Çarşamba

"sen çay bile demlemezsin konformist nihilist… oblomov’un her akrabasına bir zahar bulamayız" cümlelerini hatırladım zeytuni’nin… “veleddalin amin” deyip bir kitabın daha kapağını kapattım…




         Benim bir arkadaşım vardı bin yıl önce…
         Patavatsızdı , dikti , inatçıydı , fikri sabitti …
Aksini iddia etse de insanı  da biraz (!) severdi…
        
Nedendir bilmem ,  garip biçimde ben de onu severdim…
         Çok kurtarmıştık dünyayı, ülkeyi onunla…

Üniversite kantinlerine çipli kartlarla  girilmeyen,  kampüslerin öğrencilerinden uzak kalmadığı  naif günlerin gençleriydik…Osmanlının ürkütücü bekirağa bölüğü zindanlarından restore edilerek ortaya çıkarılan ve Beyazıt meydanına çaprazdan bakan  siyasalın öğrencileri  olarak komşu iktisatın kantinine de  gider, basın yayında  çay sigara da içer, edebiyat fakültesinin hergelen meydanında şarkılar da söylerdik…Üniversite bir yana İstanbul’un bütün yokuşlarını bile inip çıkmıştık sokaklarda didişe didişe onunla….

Uzun tartışmalar yapardık güneşte karda yağmur çamurda…
         Konuşa didişe yorulurduk …
Ve sonra herkes birden  kendi kovuğuna çekilirdi…

        
“ İleride kadın diplomat olacağım ben…” derdi…
         “Her zaman abdal olacağım,  hep aşık olacağım ben…” derdim…      

         Senden abdal falan olmaz , sen çok konformist bir adamsın , önüne getiren olmasa tembellikten çay bile demlemezsin…Senden,  olsa olsa nihilist bir aşık olurAraştır soruştur   Gonçarov’un Oblomov’uyla  mutlaka bir kan bağın vardır senin...Bu dünyada her Oblomov'a uşak  Zahar Tromifiç düşmez…” derdi…

         Sert cümleler kurardı, entelektüel cümleler kurardı…
         Daha sert cümleler kurardım…
         “Çocuğum benimle didişme, biz helva da halva da deriz..” derdim…

         Gülerdim…
         Gülerdik…
        
         “Gülerken , gözlerinin içi de insan insan gülüyor…” derdi…
         “Konuşurken , gözlerinin içi kara bir kuyuya dönüyor…” derdim…

         Sonra yine gülerdik…

         Benim bir arkadaşım vardı…
         Haziran’da doğmuştu…
        
Onun bir arkadaşı vardı…
         Haziran’da doğmuştu…
        
Benim arkadaşım oydu…
         Onun arkadaşı bendim…

         Berbat bir öğrenciydi !!!
Bitip tükenmeyen vizelerin  finallerin hepsine  sektirmeden girer en yüksek notları alırdı….

         Bitip tükenmeyen vizelerin finallerin yalnızca  deve dişi misali en babalarına girer ondan daha da yüksek notları alırdım da  bu halime içten içe kızar  ojeli tırnaklarını sinirden yerken gururla sarılmayı da ihmal etmezdi konfüçyus’ün önünde…
         -  her İstanbul siyasallı öğrencinin bir konfüçyuslu hikayesi vardır…-

         Oysa ikimiz de bilirdik “sınavlara ve sevdalara her daim hazır” bir adam olarak çok istersem tekeden bile güğümlerce  süt çıkaracağımı…
         Vizeler finaller neydi ki….

      Kızgınlığı ; bu kadar kanaatkar biri olmama ve küçücük bir hamleyle yapabileceklerimi bile isteye yapmayan halime yönelikti daha çok…

         Anlatamadım ona,  hayatın kanaatkar  yanının da olduğunu…
         Anlatamadı bana,  hayatın çiğ  bir yarış olduğunu…

         Etrafından vızır vızır  Formulalar  geçerken, pistin bir kenarında duran bugatti motorlu arazöz olmayı seçmiştim ben o zamanlar  yangınlarımı kendi kendime  çıkarıp çıkarıp söndürmeyi seven…

         O, üniversiteyi en yüksek notlarla 4 yılda bitirdi…
         Ben, neredeyse kadayıf misali 2 çarpı 4 yılda bitirecektim…

         Her şey kapının önüne yığılınca,  bir yılda dile kolay 80 küsur ders vererek bitirdim okulu  sebastian coe misali son düzlükte münasip yerlerimden buharlar buharlar çıkara…

         O , diplomat olacaktı ve yolu belliydi…
         Ben,  her daim hep aynı isme aşık olacaktım ve yolum belliydi…

         Onunla çok sevdik birbirimizi…
         Hiç sevgili olmadık…
         Hiç de böyle bir niyetimiz olmadı…
        
        
         Sonra,  araya hayat girdi, kaybettik birbirimizi…
         Sonra , araya hayat girdi, aramadık birbirimizi…
         Sorup soruşturmadık…
         İstesek,  on kere bin kere bulurduk…
         Yapmadık…
        
Çok yıllar önce işyerinde yeni bir prodüksiyonunun telaşındayken telefon çaldığında biliyordum aradığını…

İyi kötü abdal olmuştum ya(!) abdala da malum olmuştu…

Kaldırdım ahizeyi  onca yıldan sonra daha dün konuşmuşuz gibi “ birader nasılsınnnn…”  dedi sanki dünyanın bütün n harflerini çınlatarak…Ülkeye ve İstanbul’a kısa süreliğine gelmiş, içinde ilerlediği  arabada duymuştu sesimi ve tanımıştı şaşkınlıkla…öyle dedi…

”birader takatukalarıtakatukacıyagötürmüş…
ben yardımcı olayım…hanımefendi…
dedim…

umur’umun kulakları çınlasın;  
it gülüşlü muratörem günlerimden birindeydim.

         Sessizlikle birlikte dünyanın en uzun 10 saniyesi aktı telefonda…
         Sonra duramadım ve     Nasılsın zeytuni ” cümlesi çıktı ağzımdan…
        
Hızlı hızlı konuştuk çoluk çocuktan…
Sahaflardan, çınaraltından, bomontinin dik yokuşlarından…

Üniversitelerin şahı padişahı , İstanbul Üniversitemizden…
konuştuk…
        
Evlenmişti, uzun süre çocukları olmamıştı…
“tüp adam yaptık biz de sonunda…” demişti telefonda…

Evlenmiştim, istediğim(iz) an çocuklarımız olmuştu…
“iki tane taş kafa yaptık biz de sonunda bu dünyaya …” dedim…

Kapattık telefonu…
Bir daha hiç duymadım sesini…
Sonra araya hayat girdi bıraktık birbirimizi…
Sonra araya hayat girdi unutmadık birbirimizi…

Bir sabah internette haberleri okurken çıktı karşıma o fotoğraf…
4 dil bilen türkün hazin sonu…cümlesini okurken sizin medya dilinizi … dedim içimden…sizin haber dilinizin müptezelliğini …dedim dışımdan…

Haberi bir daha okudum…
Resimdeki yüze baktım…
Hemen tanıdım…

Konuşurken kara bir kuyuya benzetip ağzının  içine içine baktığım zeytuni de ölmüştü…Tüp adam dediği çocuğuyla birlikte bir yamaç paraşütüne binmiş çakılıp kalmıştı dünyanın göbeğine ,  dünyanın bir ucunda…

Bir arkadaşım daha ölmüştü…
Zeytuni de ölmüştü…

Ve onun ölümüne de en klişe en müptezel cümle layık görülmüştü
hazin son…”
 denerek…

hadi oğlum hadi dedim…
“show must go on…”  dedim bir kez daha…

sen çay bile demlemezsin konformist nihilist…
oblomov’un her akrabasına bir zahar trofimiç bulamayız…
cümlelerini hatırladım zeytuni’nin…

“veleddalin amin
deyip bir kitabın daha kapağını kapattım…

telefonun ucundaki  sese
“bir bardak çay lütfen, en kararmışından”
dedim…

gözümden şıp şıp damlarken yaşlar 
çalarken fonda şu aşağıdaki şarkı 
önümden ışık hızıyla geçerken gelenevrakgidenevraklar
klavyenin başına  oturdum bu yazıyı yazdım…


( murat örem / 29 nisan 2015 / ankara…) 
-fotoğraf / istanbul üni.siyasal bilgiler fakültesi girişi konfüçyus heykeli- 


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder