*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

8 Haziran 2015 Pazartesi

kim ne derse desin ; türkiye , büyük bir ülkedir… türkiye , kadim bir ülkedir…türkiye , ortadoğu girdabına girmeyecek kadar tecrübe kazanmış bir ülkedir…ama laf aramızda sever türkiye , uçurumun kenarına kenarına gidip aşağıya bakmayı…



Kim ne derse desin ;

Türkiye büyük bir ülkedir…

Türkiye kadim bir ülkedir…

Türkiye ,  ortadoğu girdabına girmeyecek kadar bedel ödemiş bir ülkedir…



Ama aynı Türkiye kaotik ve kadir kıymet bilmez de bir ülkedir…

Aynı Türkiye , binlerce fidanını  toprağa vermiş de bir ülkedir…



Çünkü Türkiye , kurulduğu günden bu yana okumuş yazmışlarını itip kakmayı marifet saydıkça,  yaratılan boşluğu ,  düşünmeyi , okuyup yazmayı hafifseyenler doldurmuş, kalemin, aklın, fikrin sesi daha az , fason entelektüellerin ve silahların sesi daha çok duyulur olmuştur…  



Türkiye ;  entelektüellerini  ha bire istiskal eden tarihi ve insanlarıyla  dolu olsa da , düşünüyor gibi görünüp kendini sabit bir duvara yaslayan ve kişiliksiz fason entelektüellerle / akademisyenlerle  donansa da (!) ,  hala,  hakkıyla  bağımsız düşünen yürekli ve vicdanlı insanlarına çok şey borçlu olan bir ülkedir…



            Tuğrul Tanyol seçim öncesindeki  yazısının girişinin farklı yerlerinde manifesto misali kitabın ortasından konuşarak şunları diyordu üç beş gün önce ;  

“Türkiye’nin ciddi bir entelektüel temizliğe gereksinimi var.

Bir ülkeyi ve halkını ileri götüren güç,  siyasetçilerinden çok entelektüel birikimidir.

Fransız devriminden, Rus devrimine, oradan Tanzimat’a ve Cumhuriyetimize uzanan çizgide hep entelektüeller yol gösterici oldu, zaman zaman siyasete girdi.



Küresel çağda yeni bir gerçeklik ortaya çıktı, Türkiye de onun bir parçası.

Düşünen insanlar ortadan çekildi, yerini yarı gazeteci, yarı medya üyesi, yarı cahil bir kitle aldı.(…)



Ne okuduğu kuşkulu, kitap adları ve yazarları dışında fazla bilgisi olmadığı her günkü yazı ve yorumlarından kolayca anlaşılabilecek bu yeni insan tipi yaklaşık 20 yıldır kamuoyu oluşturma görevini üstlenmiş durumda…(…)



Bize, entelektüelin ‘muhalif’ kimliğini yok sayan bir ‘sahte’ entelektüel sundular. Medyanın görevinin iktidarları eleştirmek olduğunu unutup yürütmeyle ilişkisi olmayan muhalefeti topa tuttular ve halkta, muhalefet ile ilgili, ‘Bu adamlardan bir halt olmaz’ duygusunun yerleşmesini sağladılar.(…)



Kim ne derse desin ;

Türkiye , büyük bir ülkedir…

Türkiye , kadim bir ülkedir…

Türkiye , ortadoğu girdabına girmeyecek kadar tecrübe kazanmış bir ülkedir…

Ama laf aramızda sever Türkiye , uçurumun kenarına kenarına gidip aşağıya bakmayı…



Türkiye , bir asra yaklaşan tarihinde , ölüm de dahil hangi bedeli öderse ödesin görüp anladıklarını yazıp söyleyen namuslu ve yürekli entelektüellerine çok şey borçlu olan bir ülkedir…



Namık Kemal de geçmiştir bu topraklardan…

Şinasi de…

Ahmet Rasim de…

Cemil Meriç de…

Aziz Nesin de…

Yaşar Kemal de…

Kemal Tahir de…

Oğuz Atay da…

Nazım Hikmet de…

İdris Küçükömer de…

Peyami Safa da…

Necip Fazıl da…



Bu isimlerin hepsinden görüp anlamak isteyenlere bir şey kalmıştır…

Bu isimlerin hepsinden , görüp anlamak isteyenlere çok şey kalmıştır…



Çok şey kalmıştır ama aynı Türkiye düşünen insanlarının kıymetini bilmeyen de bir ülkedir…



Oysa ;

Düşünen insan , bir kürsüde ders veren akademisyen olmak zorunda değildir..

Düşünen insan , ekranlardan büyük laflar etmek zorunda  değildir…

Düşünen insan , hayatın renklerini arayan insandır…

Düşünen insan , gerçeğin renginin gri olduğunu bilen insandır…



Ve bilir misiniz ki

Çocuklarının nasıl bir evde / ülkede yaşayacağına kafa yoran anne de düşünen insandır…

Bir çatının altında  bütün fikirlere yer veren ve pek hak etmese de çocuklarının kendisine en ağır lafları  ettiğini defalarca yaşayan ama bunu da tolere etmeye çalışırken ömründen ömür gitse de  yutkunan  baba da düşünen insandır…



Ve bütün insanlar gibi düşünen insanların da yanlışları vardır…

Zaafları vardır…

Sıradan zevkleri vardır…

Çelişkileri vardır…

Kaygıları, korkuları, umutları, acıları, aşkları , nefretleri  vardır…



Ülkesine, ailesine , sevdiklerine dair umutları vardır…

Düşünen insanları büyük kalabalıktan , kara çoğunluktan ayıran en kıymetli tarafları da hayata ve hayatın her anına emek vermeye çalışmalarıdır…



Evlerine emek vermişlerdir…

İşlerine , eşlerine emek vermişlerdir…

Çocuklarına emek vermişlerdir…



Bütün bunları yaparken yaşadıkları ülkenin sorunlarından da kopmamışlar ve hepsinin üstüne bir doğdukları toprakların acılarını, kahırlarını , umutlarını kendilerine dert edinmişlerdir düşünen insanlar,   büyük çoğunluğun aksine…Bu yüzdendir akraba ziyaretlerinde çekirdek çitlemek yerine evlerine kapanmaları, okuyup yazmaları , yetiştirdikleri çocuklarının  üzerlerine kendilerinden vazgeçerek ve hiçbir şey beklemeden manen maddeten titremeleri…



Verdikleri her emekle biraz daha yorulmuşlardır…

Çünkü onların da yürekleri manda gönünden değildir…



Evde , okulda , sokakta , işyerinde , ailede… düşünen insanlarını bu kadar hırpalayan bir toplum, bir aile, bir ülke  elbette hemen yok olmaz…Zaten , hangi badireyi atlatırsa atlatsın hiçbir toplum , hiçbir  insan , hiçbir topluluk küt diye yok olmaz…

Ama her darbe yaralar ve sonuncusu öldürür …



Bu yüzden latinlerin

“vulnera omnis ultima necat…” 

özdeyişini unutmamakta yarar vardır…



Atılan her okun

bir girerken

bir de çıkarken

onulmaz yaralar açtığını

bilmekte yarar vardır…



sonra ,

çok geç olur ki

onarmaz artık

yaraya dokunan eller…



( murat örem / 08 haziran 2015 / ankara..)

-fotoğraf  / dicle.tumblr.com- 

3 yorum:

  1. Dünyada ve Türkiyedeki entellektüelleri ve entellektüel geçinenlerin olumsuz etkilerini,düşünce sahiplerinin yaptıklarını ve yapabileceklerini bu kısa sayılabilecek yazında ne güzel ve özetle anlatmışsın.Düşüncelerine tüm kalbimle katılıyorum.Düşünenlerin,düşünce sahiplerinin ve okuyanların sayılarının artarak devamı en büyük arzumuzdur.Böyle bir evladın ebeveyinleri olarak mutluyuz,kıvançlıyız.Kucak dolusu sevgiler.MÜJGAN-TAŞKIN ÖREM

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. En kıymetli okurlarıma sevgilerim ve saygılarımla...
      merrrrhabamlaaa....

      murat

      Sil
  2. Günaydın,
    "Çürümüş bir şeyler var Danimarka Krallığı'nda " der Shakespeare'in adını hatırlayamadığım oyun kahramanı, adını hatırlayamadığım oyununda. Yüzlerce yıl önce çözmüş insan ruhunu ve onun karanlık labirentlerinde dolaşmaktan korkmamış bu büyük hikaye anlatıcısı..Çürümüş bir şeyler var bu ülkede...İnsanın akıl-ölçü dengesi kuramamasından,sınırlarını bilmemesinden, hırsının akıl ve yeteneklerinden fazla olmasından kaynaklanan bir çürüme,hayatın her alanında ve anında inanılmaz bir sığlık ve bayağılık...Para, çıkar ve gücün en yüce değer olduğu, herkesin çok meşgul olup hiç bir şey üretemediği, senin de yazında belirttiğin gibi düşünen insanların neredeyse lanetlenip teşhir edildiği, hedef gösterildiği bir zaman dilimine denk düştük bizde hayatımızın bu döneminde..Ama çok şükür ki, insanın doğası ve hayatın akışı gibi bir de olağanüstü, hesap kitap tanımayan, parayla pulla satın alınamayan bir büyük düzenleyici var. Çok fazla format atmaya gelemiyor insan ve onlardan oluşan toplum..Hele ki bilgi ve teknolojinin kimsenin tek elinde olmadığı bir dünyada gerçekleri ne zamana kadar saklayabilirsin, olayları ne kadar manipüle edebilirsin?..Bir yere, bir zamana kadar..Sonra bilinmesini, görülmesini istemediği ne kadar şey varsa sel olup akar ve katar önüne yasaklayanı, sürükleyip götürür...Toplumlar da insanlar gibi, bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik gibi bir sürü dönemleri var..Bunlar sırasıyla ve gereğince yaşandıktan sonra yetişkinlik, olgunluk geliyor..Etrafımızda bazı insanların 50 yaşında çocuk olduğunu görür şaşırırız ya hani, nasıl olabilir, niye yetişkin gibi davranmıyor diye sorarız ya birbirimize.Bu da o hesap bazı toplumların çocuklukları, ergenlikleri sorunlu olabiliyor, uzun sürebiliyor, hatta bazen insan oraya takılıp kalabiliyor...Umut dediğimiz şey de o canlılığı ve değişebilirliği anlayınca ortaya çıkıyor. İyi ki bir yerde durmuyoruz, sürekli etkileşim halindeyiz birbirimizle, doğayla, sanatla, bilimle, makinelerle, başka ülkelerle, dünyayla hatta uzayla..(Nasa'nın gönderdiği robotun marstan aldığı materyali incelemesi bana olağanüstü umut veriyor).Konumuza gelirsek bu etkileşim de bizi değiştiriyor, dönüştürüyor istesek de istemesek de..Elbette bu her zaman dümdüz doğrusal çizgide olmuyor, iniş, çıkışlar, bazen uzun süre kalışlarla gerçekleşiyor.Yine de insanoğlu ufuktaki iyiye, doğruya, güzele olan yolculuğuna devam edecek bütün yara, berelerine rağmen..Hep söylediğim gibi bu bir süreç ve ben umutluyum, hem de çok...
    Çocuklarla yaşadıklarımıza gelince , hatırlatayım dedim.
    saygılarımla
    Ayşe


    BABAM VE BEN

    4 yaş: Babam her şeyi bilir.
    5 yaş: Babam çok şeyi biliyor.
    6 yaş: Benim babam, senin babandan daha çok şey biliyor.
    8 yaş: Babam her şeyi bilmiyor olabilir.
    10 yaş: Babamın gençliğinde her şey çok farklıymış.
    12 yaş: Aslında, babam bu konuda hiçbir şey bilmiyor. Çocukluğunu anımsayamayacak kadar yaşlı.
    14 yaş: Babama kulak asma, o artık çağ dışı kaldı.
    21 yaş: Babam mı? Aman Tanrım! o hiçbir işe yaramaz
    25 yaş: Babam bu konuda az da olsa bir şeyler biliyor. Ama o yaştaki insanın bu konuda bir şeyler bilmesi normal zaten.
    30 yaş: Bu konuda babamın fikrini alsak iyi olur. O kadar deneyimli ki!
    35 yaş: Babama sormadan hiçbir şey yapmasam iyi olacak.
    40 yaş: Acaba babam bu konunun nasıl üstesinden gelirdi? Ne kadar akıllı ve deneyimli bir insandı.
    50 yaş: Babamın yanımda olması ve bu konu hakkında fikir vermesini ne kadar çok isterdim. Onun ne kadar akıllı olduğunu hiç taktir etmemişim. Ondan çok şey öğrenebilirdim. ANN LANDERS


    YanıtlaSil