*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

3 Mart 2016 Perşembe

onca kağıdın küreğin yayıntının arasında "söz ver bana arda erhan" dedim.." vakti saati geldiğinde yanıma bir oğuz atay kitabı mutlaka iliştireceksin...arda erhan bu, kalır mı duygu gıdıklamalarının altında..."olmaz baba.." dedi yekten....


aktör erhan dilligil dayımın evinde de kıymetli kitaplar vardı…
en az yüz yıllık  ceviz  kitaplıkların içinde dururlardı sıra sıra…
milliyet sanat dergilerinin 1970’li yıllardaki baskıları da ciltlenmiş olarak bakardı raflardan, annesinin  yadigarı  ıstanbul levent’teki 5. basın sitesindeki evinde erhan dayımın…


kendi kitaplarının dışında, babasından ve annesinden kalan iyice yıllanıp hem sararıp hem kıymetlenmiş kitapları ayrı  tutardı erhan dayım…çünkü anne babası olmalarının yanında  her ikisi de türk tiyatro tarihinde  sahnede ve hayatta çok şey görüp yaşamıştı…


babası avni dilligildi erhan dayımın…
annesi bizim de büyük halamız olan aktris  nezahat tanyeri’ydi…
halası, türk sinemasının unutulmaz kadın oyuncusu aliye rona’ydı….


tiyatro ve sinema  tarihimizin
kıyısından geçen herkes için
bugün bile bu üç isim
yeterince kıymetlidir…
manidardır…
etkileyicidir…
unutulmazdır…


erhan dayım,  1991 yılının başında  küt diye son kalp krizinden gittiğinde daha 57 yaşındaydı…bir koltukta televizyon karşısında ölüsünü bulduklarında elinde son yazdığı bir oyun tekstini tutuyordu/muş…öğlene doğru  çoktan soğuyan bedenine bakılırsa gecenin ilerleyen saatlerinde göğüs ağrısıyla uyanıp televizyon karşısına geçmiş , eline yazdığı metni  almış  ve mukadderatını(!)   yaşamıştı…laf aramızda , o mukadderatı bir an önce  yaşamak için de az emek harcamamıştı günde 2-3 paket sigara , on fincan kahve içerek…ayrıca ömrü boyunca düzensiz beslenerek ve geçirdiği ilk kalp krizinin ardından kendisini bekleyen geleceğe  hiç tınmayarak…


çok garip ve çok güzel  adamdı erhan dayım


“ağaçlar gibi ayakta ve tek başına ölmek lazım” derdi durup dururken…ne zaman kulise girse “merhaba şehir tiyatroları merhaba…” cümlesiyle yankılandırırdı sahne duvarlarını ve aktör dostlarını…gecenin üçünde levent’ten taksiye atlayıp boğazda acem kahvesi içmeye giderken bizi de götürürdü yeğenlerim gelmiş evde durmak olmaz  diye diye…


tiyatrocu arkadaşlarına beni tanıtırken yeğenim siyasal (b)ilimlerde okuyor…vali diplomat olacak deyiverirdi benim adıma…oysa benim hiç umrum değildi vali diplomat olmak…ben okumaya, yazmaya, kitaplara, akıllı ve güzel genç  kız yaşıtlarımla sohbet etmeye, sokaklarda yürümeye, onlara şiirler okumaya , iyi müzikler dinlemeye ve daima yeni şeyler öğrenip öğretmeye  aşık bir adamdım ve allah için başka bir şey olmaya da hiç niyetim yoktu…


ama erhan dayım benim adıma  kararını vermişti…!!!


internet minternetin daha hayalini bile kurmazken 1980’lerde, ganyan bayii arkadaşı turgut’u telefonla arar telefon siparişiyle online altılı oynardı…sonra da bana döner oğlum bunlar oyun, at koşar baht kazanır…kendini oyalamayı bileceksin…hayat .iktiri boktan dibi delik bir kavanozdur…çok da umursama bu daly….k  dünyayı…derdi…ayın sonuna doğru parası bittiğinde sahnelerin ve yılların haldun abisini arar  parasızlıktan dertlenir ve hep “ah erhancım bende de yok şekerimmm, bende olsa lafı mı olur” cevabını alırdı.. kibarca hayır cevabını alacağını bile bile her seferinde arardı…telefonu kapattığında da “ata yadigarı dostlara küsülmez…öyle dediyse inanmak lazım” derdi…


ek hesap mek hesap bilmezdi daha türkiye o günlerde…
paranız bittiğinde birinden borç almanız da mukadderattı…!


bu gibi durumlarda öğrenci halimle çok borç vermişliğim vardır erhan dayıma…risksiz bir borçluydu çünkü…kredibilitesi yüksekti…5 aldıysa benden,  ikimiz de bilirdik iki gün sonra 10 olarak vereceğini…


ama yine de borçlu öldü bana erhan dayım…
yazının başında sözünü ettiğim ve ölürken elinde tuttuğu oyun teksti kendi yazdığı / uyarladığı son oyunuydu erhan dayımın…ömrü vefa etseydi  yıllarca sürecek  tek kişilik bir tevfik fikret oyunu sahneleyecekti…ve işte o oyunu yazmak için  ölümünden kısa süre önce benden aldığı kitapların arasında çok zor bulunan tevfik fikret kitaplarım da vardı…çoktan kağıt hamuru yapılmadıysa şimdi kimbilir kimlerin elindedir o  kitaplar…erhan dayım bana borçlu öldü derken elbette ironi yapıyorum…işi, alacak borç hanesine vuracaksak borçlu olan bendim…çok şey öğrenmiştim erhan dayımdan…hiçbir şey öğrenmesem bile ağız dolusu “ merhabaaa…” demeyi öğretmişti bana...


kedileri ve kadınları çok sevse de,  ikisine de hiç güvenmezdi…
bana da yapardı bu iki konuda kesin uyarılarını...

çok genç yaşında başından geçen ve kendisini hatırlı bir tribülansa sokan bir kırık aşk hikayesinin ve çocukluğumuzun huriye yengesiyle  yaşadığı neredeyse on yıla yayılan boşanma tecrübesinin de muhtemelen bu duygularını kemikleştiren tarafı vardı…


bohemdi rinddi mütevazıydı ama bir yanıyla da hiç esnemeyen keskin duruşu sert köşeleri vardı erhan dayımın…ben gençliğin toyluk ve rahatlığı bir de tabi çiçeği burnunda siyasal bilgiler fakültesi öğrencisi olmanın iddiasıyla(!) onunla karşılıklı sohbetlerimizde ülkede olan biten çok şeyi eleştirirken önce köh köh öksürür sonra gözlüğünün üstünden bakarak bana    “ oğlum murat, senin bu itiraz eden aklını seviyorum ama hiç unutma; devletsiz , ordusuz, inançsız, bayraksız ve Atatürksüzzzz   olmazzz “ derdi, “z” harflerinin  üstüne üstüne basarak…ben de “dayı şimdi nereden çıkarıyorsun bunları benim meselem bu saydıklarınla değil ki,  en az senin kadar benim için de tartışılmaz ve çok değerli bu kavramlar ama devlet de vatandaşını bu kadar gereksiz yormamalı, vatandaşlarını küstürmemeli…Atatürk’ü iyi tanımalı yaptıklarını iyi bilmeli….derdim…


bu konuşmaları taa 1980’lerde de yapardık…!!!!!



sahnede aktör olarak görevli olduğu geceler eve geç gelir , bir kadeh rakısının yanında önündeki mezelerden çöplenirdi…perşembe geceleri asla açmazdı yeni rakının kapağını…yok yok yeni rakı değil altınbaş rakının kapağını...


dindar bir adam değildi…
dine karşı bir adam hiç değildi…
dinsiz bir adam zinhar değildi…


bir toprağın  vatan olması için ne bedeller ödendiğini bildiği ve cumhuriyetin ilk yıllarındaki o tarifsiz ışığı yaşadığı için   Atatürk  hayatının en kıymetlisiydi…tarihi ceviz oymalı yemek masasında karşılıklı oturup yiyip içtiğimiz gecelerde dublelerin sayısı arttıysa duvardaki çerçeveyi eliyle gösterirken sesini daha da çatallı ve kararlı hale getirir “ taşınıp gittiğim her eve ilk önce bu resim girdi...hep böyle oldu…böyle olacak…evimi terk  edip anamın evine gece yarısı paldır küldür gelirken yanıma bir tek bu resmi aldım ” derken gözleri buğulanır, yanaklarında ıslaklık olur  ve sigarasından çektiği nefes adeta dünyayı içine alırdı…


erhan dayımın eliyle gösterdiği çerçeveyi ve içindeki resmi ben de çok severdim…resim,  siyah beyaz bir fotoğrafın 80/120 cm  ebadında büyütülmüş haliydi…panama modeli giysilerin içinde çok kararlı ama çok yorgun bir bakışla dünyayı süzen  yüz , elindeki sigarasıyla birlikte elbette Atatürk’e aitti…


1934 doğumlu erhan dayım,  Atatürk öldüğünde daha dört yaşındayken  annesine dönüp dönüp şu soruyu sormuştu büyük halamızın yıllarca anlattığına göre  ;                                         anne, bayrak kime kaldı…atı kime kaldı….”



çok iyi  resimleri vardı erhan dayım’ın  elleriyle  yaptığı, onlarca….
iyi kitapları vardı erhan dayım’ın, çok emekle derlediği…


57 yaşında öldüğünde hiç çocuğu yoktu erhan dayımın…
kadın arkadaşları vardı ama  karısı yoktu…
babası avni dilligil annesi nezahat tanyeri çoktan ölmüştü…
halası aliye rona’nın bir bakımevinde şiddet görerek ölmesine yıllar vardı…
ama  farklı anneden olan kardeşleri yaşıyordu erhan dayımın…
ve içinde  annemlerin de olduğu anne tarafından yeğenleri…


erhan dayım öldüğünde ben 23 yaşında toy bir adamdım…
ankara’dan bir gece treniyle apar topar gitmiştim cenazesine…
sisli karlı bulutlu pis bir ocak günüydü…


erhan dayım öldüğünde ben  evli ve çocuksuz bir  adamdım…
“ bu kadar yorucu, bu kadar kötü  bir dünyada asla  çocuk sahibi  olunmamalı" diyen kibirli, ukala ve bilgiç de bir adamdım…


-laf aramızda;
hala çok kibirli ve çok ukala
hatta bilgiden aldığım güçle eni konu egoist olduğumu düşünenler
hiç de az değildir !!!-


yıllardır zihnimdedir şu soru;
erhan dayım ölünce,  o birbirinden değerli resimleri ne oldu…
kimlere kaldı…
kimler aldı ,
kimler sattı,
kimler kıymet bildi …
bilmiyorum…


o resimlerle ilgili tek bildiğim şudur ki ; 1989’daki evliliğimde nikah şahidim de olan erhan dayım çok şık bir nevresim takımının yanında  bir de tablosunu hediye etmişti bana,  hala gözüm gibi sakladığım…


yıllardır zihnimdedir şu soru da ;
erhan dayım ölünce o birbirinden değerli kitapları  ne oldu…
kimlere kaldı…
kimler aldı ,
kimler sattı,
kimler kıymet bildi …
bilmiyorum…


ama kitaplarımla ilgili bildiğim şudur ki;
ben öldüğümde
hiç olmazsa imzalı imzasız kitaplarım
erhan dayımın kitapları gibi
meçhul bir akıbete yelken açmayacak…
kapanın elinde kalmayacak…
internet sahaflarında  üç paralara gitmeyecek…
bir kamyonetin kasasında kağıt fabrikasına boynunu uzatmayacak…
bunların hiçbiri ol-ma-ya-cak….!!!


nereden mi biliyorum ?
nasıl mı bu kadar eminim ?
arda’dan sözünü aldım çünkü…


günlerdir evin içindeki binlerce obje ve kitapla cebelleşirken arda’yla,
mola anlarında içerken oğlum arda erhan’ın bol köpüklü türk kahvelerini,
kitap ve kitap tozu dolu onlarca rafın altında iki büklüm olurken 
kitap / kağıt / obje ayıklama anlarında  kah gülüp kah ince ince didişirken
her yer kağıtların  küreklerin kitapların arasında harman yerine dönmüşken raflardakiler  yetmezmiş gibi bir de yeni kitap kolileri eve baskın yapmışken

ve küçük oğlum arda erhan’ın
“baba sen hakikaten arıza bir adammışsın…
ne lan bunca kitap….kağıt kürek …
dışkısını çıkarmışsın bu işin  
cümlelerini dinlerken
bir anda pat diye lafını kesip ;
“söz ver bana arda erhan “ 
dedim ve ekledim;

“biliyorum arıza olduğumu…
millet başka kağıt  bırakır…
kağıt diye para bırakır,   
tapu senedi  bırakır 
ben yayıntı bırakıyorum…
ama ben öldüğümde 
bu kitapları öksüz bırakmayacaksın/ız….
evlenince karının,  
evde yayıntı, kitap tozu,  kağıt kürek istemiyorum 
mandalcıya leğenciye ver bunları  
cümlesine teslim olmayacaksın…
ve vakti saati geldiğinde 
indirirken o derin dünyaya beni, 
yanıma kaşla göz arasında 
bir oğuz atay kitabı 
mutlaka iliştireceksin…
söz mü ?..."


arda erhan bu….
kalır mı lafın altında…
gelir mi ince duygu gıdıklamalarına…
neler gördü 18 yıllık ömründe….

“olmaz baba…
söz değil baba ”
dedi yekten….

ve ekledi;
“ aziz nesinsiz 
olmaz baba…
bir kitap da
aziz nesinden 
koymayacaksam yanına
olmaz baba….”  

“şimdi pek güzel oldu işte ardam…
unuttuklarımı işte böyle tamamlayacaksın ….”
dedim….

ve ince bir sızıyla
rıfat ılgaz’ın şu güzel mi güzel şiiri geçti
saniyeler içinde  zihnimden ;

geride kalanlara ne bırakacağım,
çocuklarıma,
onların  da çocuklarına?

olsa olsa
karadeniz'den payıma düşeni…
beş on evlek yer gökyüzünden.

ne vermek istedimse sağlığımda,
ne veremedimse,
gizlenip kaçışlardan.

biliyorum bu yüzden
yokluğumu çekmeyecekler,
hep yaşıyormuşum gibi gelecek onlara
biraz ötelerde, uzaklarda.

babamız diyecekler, dedemiz,
dur durak bilmezdi,
dert nedir, tasa nedir bilmezdi…

neyi bildiğimi bilmeyecekler.”


onca utanmazlık , haksızlık ve yalan içinde akan zor zamanların ardından, artık  çoktan gönül huzuruyla bağışladığım ama basitliklerini asla affetmeyeceğime dair  bir nafile insan sayfasını çoktan kapatmışken  “ insan çocukluğunu, gençliğini, ömrünü verdiği kitaplarının akıbetinden kaygılıysa ,  dünya ne kadar berbat bir yer olsa da mutlaka vakti zamanında arda erhanların  umur örsanların babası olmalı…” cümlesini kurdum…


kitap kolilerinin arasında arda’ya seslenerek ,  yap bakalım üzerinde kırk nallı atların yürüyebileceği kallavi bir arda kahvesi de,  içelim baba oğul karşılıklı dedim...

bu yaştan sonra  muhtemelen hiç olmayacak tapu senetlerimin arasında, otuz yıl , yirmi yıl öncesinin yüzlerce gazete kesikleri, dergi sayfaları ve on binlerce kitap yaprakları keşmekeşinde gezmeye başladım  doksanların başında yayınlanan oğuz atay özel sayısının mavisinde kaybolan zihnim yolculuğun sonunu da deli gibi merak ederek bakarken etrafa,  erhan dayımı bir kez daha bir kez daha bir kez daha özlemle andım



( murat örem / 03 mart 2016 / ankara….) 


3 yorum:

  1. TAŞKIN ÖREM:Yazını hislenerek okudum.Dayının yaşadığı yıllara günlere gittim.Kitap sevgini zaten biliyordum.Ama bu yazında düşüncem perçinleşti.Arda'mızın sana verdiği cevap da çok güzel,bu da babasını ne kadar iyi tanıdığını gösteriyor.Ulaşmayan maillerde RAPAY yazını paylaştığımı 2 paylaşım,20 kadar beğeni 4-5 tane de yorum aşdığını yazmıştım.Foto istemek için Umur'un mail adresini istemiştim.Ama bende varmış.Sevgiyle öpüyoruz.

    YanıtlaSil
  2. Murat Bey merhaba;

    İnsanın kitapla arkadaşlığında ortaya çıkan, orada varolan yanı, hayatta başka hiçbir kişiyle, nesneyle yaşanamıyor... Onun için çok özel bir ilişki kitaplarla ilişkilerimiz, bizi kimsenin bütünleyemeyeceği şekilde bütünleyen...

    Onlardan ayrılacak olmanın hüznü, Aşık Veysel'in sazına vasiyetindeki hüzne benziyor...

    Ben gidersem sazım sen kal dünyada
    Gizli sırlarımı aşikâr etme
    Lâl olsun dillerin söyleme yâda
    Garip bülbül gibi ahu zar etme

    Bahçede dut iken bilmezdim sazı
    Bülbül konar mıydı dalına bazı
    Hangi kuştan aldın sen bu avazı
    Söyle doğrusunu gel inkâr etme

    Sen petek misali Veysel de arı
    İnleşir beraber yapardık balı
    Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı
    Ben babamı sen ustanı unutma

    Kendimizi en çok bulduğumuz nesneler: kitap ve bir saz; adeta kendimiz olmuş bu nesnelerden ayrılmanın hüznü, acısı, akıl almazlığı, anlaşılamazlığı... ve onları bırakıp gidiyor olmanın telaşı...

    Sevgi ve saygıyla

    Kemal Atalay

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. kemal bey dostum ;

      iki haftada beş bin kitabı üç bin kitaba indirdim...
      iki bine yakınıyla vedalaşırken gözümü bile kırpmadım...
      demeyi çok isterdim :)))

      her birini elime aldım...
      tozlanmış hallerine söylendim...
      onlara tonla para yatıran halime de söylendim :)))

      sonra kalan üç bin kitabı bir evden bir eve taşıdım....
      sayıları 5 olan taşıyıcılar acıyarak baktılar...
      bunca kağıt yığınının ararsında hem kendilerine hem bana...

      ama değdi...
      çok güzel bir kitap odam oldu...
      emek emek dizdim hepsini...
      içlerinde sizin yazıp bana imzaladığınız da olan...

      eksik olmayın...

      çok sevgi çok selam...

      murat örem....


      Sil