*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

14 Mart 2016 Pazartesi

arda, kapıdan sağsalim içeri girdi ki….elindeki telefona bakarak "baba yine kızılay yine bomba…" dedi… "yine yandı yürekler...yine öldü evlatlar, babalar anneler.." dedim…"ah marquez, ah kırmızı pazartesi...." cümlesi döküldü dudaklarımdan....




2010 yılıydı…
kızılay’dan sıhhiye’ye  çalıştığım yere yürüyordum…

dil ve tarih – coğrafya fakültesinin önünde simit satan bir çocuk gördüm…
fakültenin bahçe duvarına adeta uzanmış elindeki gazetenin bulmacasını çözüyordu…

simitçi çocuğun,  bulmaca çözmeye çalışan yüzünde
tarifsiz bir keder ,  yorgunluk ve umutsuzluk vardı…
yarınsızlık , geleceksizlik , benneyapabilirimki duygusu vardı…

büyük oğlum umur’un o zamanki yaşına denkti, en fazla 15 - 16  olmalıydı….
yanından geçerken ışık hızıyla üşüştü fikirler ve çelişkiler zihnime…

hayat benim büyük oğlum umur’a
nispeten çok daha güvenli bir ev,
anne babanın kardeşin olduğu bir aile
nitelikli  okullarda eğitim
çok iyiye yakın düzenli maddi gelir
ve dünyayı görme imkanı sunarken
simitçi çocuğa bambaşka yüzünü göstermişti…


2016 yılıydı…
13 marttı…

dündü…

sabahın alacasında kalktık arda’yla…
küçük oğlum arda’nın üniversite giriş sınavı vardı çünkü…
şehrin dışındaki üniversite kampüsüne gittik…

onlarca yıllık geçmişine ve ülkenin tarihteki en büyük üniversitelerinden olmasına ve devasa bir alana oturmasına rağmen, gelen insanları yeşiliyle, çevre  uyumuyla , kültür sanat estetiğiyle  kucaklayan sahiplenen bir hali yoktu üniversite kampüsünün…oysa on yıllar içinde oya gibi işlenebilirdi bu kampüs genişleyen her yöresiyle…çiçekler heykeller spor kompleksleri fışkırabilirdi  adım başı…

koskocaman bir arazide
betonarme biçimde   onlarca onlarca yapı vardı…
bol bol asfalt yol vardı…
sayısı çok çok özel güvenlik vardı…

-daha bir gün önce viyana üniversitesinin yüzlerce yıllık avlusunun fotoğrafını görmüştü gözlerim,  adeta tarihten çıkmışçasına estetik olan, hayatın , sanatın , kültürün ve insanlığın  ışıklı yüzünü gösteren…

aradaki estetik ve kültürel fark 
sanatsal uçurum o kadar acıtıcıydı ki…-

saat  sınav için akarken kampüsteki ‘city’ de iki lokma yedik…
türkçenin güzelliği arasında buranın ingilizce şehir anlamına gelen ‘city’ olması da ayrı bir hüzündü anlayana…

ve sonra arda sınava gireceği salona gitti…

ben elimde bir tomar gazete yüzlerce anne babanın arasında binaların önünde kaldım…
bir ağacın altına iliştim ,  gazetemi açtım, sigaramı yaktım…
hayat bana da beklemenin sabretmenin ilmini yaptırmıştı…
sınav bitene kadar hem gazetelerimi okuyacak hem de bekleyecektim…

derken bir bağrış çağrış…
sınava girecek her bir çocuk başına dört büyüğün düştüğü(!)  anne babalar,  kazık kadar çocuklarını beklemeye başlamaya daha bismillah derken hemen birbirine girmişti…

oysa sınavın başlamasına daha yarım saat vardı…
incir çekirdeğini doldurmayan bir mevzuydu….

bir arabanın içindeki küçük bebek o arabanın kornasına basınca veliler bebeğin anne babasının üzerine yürürken hırsla nefretle söyleniyordu çocuklarımız evlatlarımız rahatsız olacak, incileri dökülecekkkk (!!!)  diye…

içlerinden bazıları bu bebeğin anne babasının provokatör olduğunu bile ileri sürmeye başlamışlardı…

akıl yine baştan uçup gitmişti….

onlarca insan bir kornanın çıkardığı sesin üzerine hemen birbirine girmiş ortalık arı kovanı uğultusunun ötesine geçmişti…bu uğultu arasında arabanın içindeki bebek tekrar kornaya bassa kimse o sesi duymayacaktı artık…

oysa bütün tantana (!!) bu korna sesinden başlamıştı…

ortalık saniyeler içinde nasıl alevlenmişse bir iki dakika içinde kendiliğinden ve nedensizce adım adım sakinleşti…bu kez de herkes yanındakine dönerek ağzını doldura doldura “biz adam olmayız…” demeye başladı…

insanlar  saniyeler içinde bir uçtan bir uca savruluveriyordu…

bütün bunlar olup biterken şunu düşündüm ;
bu kalabalık,  ortak tek bir amaç için biraraya gelmişti…amaç şehre uzak denecek bir yere sınava giren çocuklarını ulaştırmaktı…temel amaç buydu…bu olmalıydı…o  zaman bu  gerginlik bu,  senin haddini bildiririm, kodum mu oturturum  hallerine hemen nasıl ve neden giriliyordu….

ben mesela arda eve bu kadar uzak bir yerde sınava girmese oğlumun fikrini de önemseyerek kendisine sorar ve ona başarılar dileyerek okuluna bile gitmeyebilirdim…


çocuklara ve gençlere yetişkin olmaları için fırsat verilmeliydi…
toplumlara da yetişkin olmaları için fırsat verilmeliydi….

18 yaşındaki bir genci dört kişi zırıl zırıl ağlayarak sınav salonuna uğurlamak aklın alacağı iş değildi…

bütün öğrenim hayatı boyunca,  televizyon dizilerinden müptezel komşu gezmelerinden sıra gelmediği için çocuğunun duygusal dünyası  ve  öğrencilik haline bir kez bile eğilip bakmayan anne babaların yumurta kapıya gelince yalnızca dualara sarılarak ağlamaları  “Yaradan’ın”  da kabul edeceği bir şey hiç  değildi…


kalabalık anne babaların çok büyük bir kısmı pikniğe gider misali bayağı bayağı teşkilatlı gelmişlerdi sınav yerine…ellerindeki termoslara çay koymuşlar,   dua kitaplarını almışlar , bir de rejisör sandalyelerini çimlerin üzerine bitişik nizam koymuşlardı…


-bir zamanlar 
benim de vardı 
rejisör sandalyelerim
aklımı fikrimi akıta akıta
yalnızca emek emek kazandığım 
paralarla aldığım -

tek bir amaç için üç saatliğine bir araya gelen ve sonra herkesin kendi yoluna gideceği eni konu yetişkin olan insanların bile bebek kornası yüzünden bu kadar kolay birbirine kinlenebildiği hatta anlık düşman olabildiği bir toplumda,  huzur  ve empati içinde  yaşamanın gittikçe güçleştiğini düşünürken ben,  bu kez otoparktaki bir başka arabanın içinden telefon tuşu sesleri geldi…

hiç gelişmemiş insanlığı,  gelişen teknolojiye ayak uyduramamış biri,  telefonunu arabanın ses düzenine bağlamış , sesi sonuna kadar açmış ve birine telefon etmişti…iki tarafın konuşmasını da yüzlerce kişi dinlemek zorundaydık artık…selamın aleyküm aleyküm selam faslından sonra çocuklarından bahsettiler…istanbul’daki ses havanın soğukluğundan söz etti…

ankaradakinin sorusu senin çocuk hangi bölümü istiyor şeklinde olunca bitirici cevap kelimesi kelimesine şöyle geldi karşıdan ;

vallahi bir şey istediği yok..
ne tutturursa artık…

hem üniversite ne ki…
biz liseyi bile okumadık da
neyimiz eksik kaldı…

arabamız mı …
evimiz mi…
karımız mı…
işimiz mi…

emekli bile olduk…
okumak nedir ki…
ne yazıldıysa o….

istanbul’daki ses bu cümleleri hayatın naifliği ve kalenderliği  içinde, ilahi adalete saygı duygusuyla  ve teslimiyetle kursaydı hiç yadırgamayacaktım…

oysa bu cümlelerin

her birinde ve tonlamasında

eğitime kültüre topluma bilgiye karşı

küstah kere küstah

cahil kere cahil  

bir meydan okuma vardı…

vakti zamanında
ben de duymuştum buna benzer cümleler…
bunca kitabı okudun da ne oldu denirdi bana da…

bu tarzı iyi bilirdim ben…
korkarım ki daha çoook duyacaktık buna benzer cümleleri…

sonra sınav bitti…
arda kapıdan dışarı çıktı, işini hakkıyla yapmış insanların huzuruyla…

o üç saat boyunca etrafımdaki yüzlerce kişinin elinde

onlarca sigara gördüm

bardaklarca çay gördüm

yüzlerce telefon gördüm

ve bir elin parmaklarının sayısına bile ulaşmayan

kitap ve gazete gördüm / görmedim….

aracımıza bindik…
bir şeyler yemek ister misin dedim arda’ya…
eve gidelim baba ne var ki bu kampüste dedi arda…

şehrin dağdağasına karışarak eve giderken telefonla haberleşti arda
çocuklar şu sorular kolaydı bunlar zordu cümleleri kurdular karşılıklı…

gençliğin güzelliği oturdu hepsinin yüzüne…
kızılay’da buluşmak üzere sözleştiler…

güneşli bir pazar gününde insan gençse ve bir de üzerinden kocaman bir sınav yükü kalktıysa ne yapar; elbette arkadaşlarıyla buluşur…

arda da bunu yaptı…
bunu yapmak istedi…

kapıya doğru ilerlerken arda’ya sakince şunu söyledim 
dönerken bakkala uğrayıp bir paket sigara alıver bana der gibi sanki ;

evladım, 
kalabalıklardan uzak dur…
uzak durun…
bak habire yabancı elçilikler 
vatandaşlarına terör  uyarısı  yayınlıyor…”

“ tamam babam…”  dedi arda…

arkasından sakince  baktım…
kendime şaşırdım…

kulakları çınlasın büyük oğlum umur’un bütün ergenlik ömrü, beni kontrol manyağı baba olduğum yönünde suçlamakla geçmişti…

yıllarca küçük murat olmakla tasniflenen   umur  bu  cümlelerini bana her kurduğunda annesi de enikonu hak verir bir ifade takınırdı…

onlara göre ;
hayattan korkan bendim…
ölümden korkan da bendim…

hadi biri çocuktu gençti daha beni anlayacaktı…da…
daha zamanı vardı da…

büyük olana ne oluyordu…
o nasıl göremiyordu ???

oysa ben 
ölümden korkmuyordum…
sevdiklerimin  
“pisipisine”   
ölmesinden korkuyordum…

bir de ,  
ben pisipisine ölürsem ,
çocuklarımın 
o simitçi çocuk gibi
geleceksiz büyümesinden
korkuyordum…

aradan zaman geçmişti ve  tüm zamanların kontrol manyağı olan ben ,  her an her türlü biçimde kör ve rezil terörün hepimizin hayatını darmadağın edeceği gerçeğini bile bile, en gıllıgışlı zamanda  kızılay’a giden arda’ya kendimi bile şaşırtan sakinlikte, tevekküllü  uyarı cümleleri kurmakla yetinmiştim…

eski murat örem on metre ötedeki gazete bayiine giden çocuklarını bile pencereden gözetler ,  köşedeki bakkaldan gelirken gecikmeleri iki dakikayı bulursa önce sarı alarm sonra da kırmızı alarm verirdi…

şimdi,  gayet sıradan bir şeymiş gibi arda’ya kör ve rezil  teröre dikkat etmesi gerektiği cümleleri kuruyor ve onu kapıdan sakince uğurluyordum…

çünkü şunu biliyordum…

evlere kapatarak

bir genç adam yetiştirilemezdi…



evlere kapatarak,

televizyon karşısında uyuşturularak

bir toplum da olgunlaşamazdı…


akşam oldu…
bir tıkırtı geldi kapıdan…
anahtarla kilidin hemhal olma sesiydi bu…

arda kapıdan sağsalim  içeri girdi…
ki….

elindeki telefona bakarak
baba yine kızılay dedi…
yine bomba…dedi…

birden;
içine marulu domatesi limonu rokayı turpu tereyi koyup
özene bezene yaptığım  salatanın suyu bulandı…

sapsarı oldu…
kapkara oldu….

yine yandı yürekler dedim…
yine öldü evlatlar, babalar anneler dedim…
ah marquez, ah kırmızı pazartesi dedim….

sonra telefonum çaldı durdu…
ıstanbul’dan arayan teyzeme “bu bombada da bizden çok şükür ölen yok teyze…” dedim…“allah korusun teyzem….” dedi karşıdaki ses…

sonra ev hali işte…
uyuduk uyandık…
sabah oldu…

14 mart 2016 oldu…
yani bugün…

bir vesileyle kardeşim ayşın’ı aradım…
ağlayan bir ses açtı telefonu…
hayırdır kızım…dedim….

abi dünkü bombada eski işyerimdeki bir arkadaşımın da kızı ölmüş…taziyeden çıktık şimdi dedi ayşın…bu nasıl hayat abi …dedi ayşın…16 yaşında bir kız çocuğu bir durakta aktarmalı olacağı için dolmuşa göre daha ucuz olacak otobüsü beklerken pisipisine nasıl ölür abi…dedi ayşın…annesi perişan….dedi ayşın…çocuğun babası daha o anne karnındayken trafik kazasında ölmüş…anne deliriyor…dedi ayşın….yokluğun içinde yetişmiş bir kız çocuğu nasıl böyle ölür,  sabahın beşine kadar öldüğünü bile bilememişler dedi ayşın…kusura bakma abi ağladığım için….dedi ayşın…kusura mı bakılır…bana ağlamayacaksın da kime ağlayacaksın… dedim böğrüme oturan boğa nefesimi keserken….

umur’umun kulakları çınlasın …
şimdi benden binlerce kilometre uzakta…

kontrol manyağı babası milyonlarca baba gibi evladı / evlatları için kaygılı…
çok kaygılı….

ülkesi için kaygılı…
çok kaygılı….

bir üniversite sınavı öncesinde bile ortada fol yok yumurta yokken rahatlıkla birbirine girmeye hazırlanan milyonlarca yetişkin insanının,  birbirini hasım görmeye bu kadar nedensizce hazır olmasından çok kaygılı…

ölümün, hayatın bu kadar önüne geçmesinden kaygılı…

arda için kaygılı…
arda’nın arkadaşları için kaygılı…

milyonlarca
arda için,
ayşe için, 
mehmet için,
mert için,
alp için
zuhal için ….
kaygılı…

ne diyordu onlarca yıl öncesinden
şairlerin hası edip cansever ;
 
“……
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.
Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri….”
                

(  murat örem / 14 mart 2016 / ankara ….) 


3 yorum:

  1. TAŞKIN ÖREM:Aklına kalemine sağlık.Ne eklenecek birşey,ne de dikkate alınmıyacak bir bölüm yok.Sevgiler.

    YanıtlaSil
  2. Sayfanızdan bir yazı götürsem yanımda, bu yazıyı alırdım giderken.

    YanıtlaSil
  3. değerli adsız :))

    okur olmak , hakiki okur olmak her satırdan bir şey taşımak değil midir zihninde....

    incelikli ve onurlandırıcı yorumunuz için teşekkürlerimle...

    murat örem....

    YanıtlaSil