*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

21 Mart 2016 Pazartesi

elli yıllık ömrümde elli bin kere aynı duvara toslamaktan ben yoruldum…ama bu toplumun beyaz yakalıları bile kanaat önderleri bile oku/ma/maktan yorulmadı…



bir gazeteci,  
kitapları da olan
“bir psikiyatrla…”
röportaj yapmış…

unutmuş olabilirsiniz diye söyleyeceğim;
dünyanın her yerinde
gazetecinin işi sorular sormaktır…
iyi  ve  sarsıcı sorular sormaktır…

sorular sormuş gazeteci…
işini yapmış yani…

cevaplar vermiş psikiyatr…
işini yapmak istemiş yani…

söz dönüp dolaşıp
“ne olacak, bu memleketin hali ”
kısmına da gelmiş elbette…

çok uzun yıllar yaşamış ve hakikaten çok nitelikli kitapları da olan psikiyatr, cevaplarının bir yerinde “ internette çok  yakın zamanda  gördüm,   sıcak suyun içine birden atılan kurbağa refleksle sıçrayarak kendini kurtarır ama  suyun içinde yavaş yavaş haşlanan kurbağa olacakları anında fark edemeyip rehavete kapılır ve bunu yapamazmış… okuyunca bu örnekten çok etkilendim ve kurbağa örneğiyle toplumsal davranışlarımız arasında ilişki kurdum…”  mealinde cümleler sarf etmiş…

röportajın tam burasında durdum kaldım ben…

bir daha bir daha okudum
bu  analiz  ve  itiraf cümlelerini…

insan denen canlı türünün gizemli dehlizlerine ait davranışlar hakkında diplomalı kararlar  alan onlarca yılın psikiyatrı bile  çok bilinen çok sıradan ve yerli yersiz kullanılan örneği ömrünün sonlarına doğru büyük bir sosyolojik psikolojik bilgiymiş gibi  internetten öğreniyorsa, bu öğrendikleriyle çıkarımlar yapıyorsa ve sonra da gazeteciler üzerinden yeni bir şeymiş gibi bize anlatıyorsa vay halimize…

vay halimize….

yerli yersiz o kadar çok dile getirilmiş bu örneği, iyi bir ruhbilimci için yıllar sonra hem de  internetten öğrenmek ne kadar hüzünlü…

lise çağlarına gelene kadar,  insana hayata psikoloji ve sosyolojiye biraz ilgili bir genç çocuk bile tam da bu örnekten yola çıkan onlarca makale okumuştur çünkü…

elli yıllık ömrümde
elli bin kere aynı duvara toslamaktan
ben yoruldum…

ama bu toplumun
beyaz yakalıları bile
kanaat önderleri bile
oku/ma/maktan yorulmadı…

ve yıllar yıllar içinde  daha kötüsü de oldu ;
bilmemek okumamak merak etmemek  erdem ,
bilmek öğrenmek yanlışı düzeltmek  kusur oldu….

okumayan bir toplumun
düşünme , soru sorma, karar alma , itiraz etme
yeteneği de elbette körelir…

bu körelme,
işçi memur öğretmen doktor siyasetçi şu bu diye de ayırt etmez….

daha özet ve daha net söylersek ;

kullanılmayan her şey
sönükleşir, matlaşır, pas tutar….
kullanılan her şey de
hem gelişir hem  ışıldar
hem de bir taraftan yorulup aşınır…

bu da bir kesin gerçekliktir…

hayatını elleri üzerinden kazanan bir demir , taş , ağaç…ustasının  parmakları ne kadar irileşmiş sertleşmiş ve  hatır hutursa, ömrünü  düşünmek üzerinden idame ettiren birilerinin zihinleri de o kadar gelişmiş , ışıldamış ve aynı oranda da yıpranıp yorulmuştur…

kimin ne kadar umrunda bilmiyorum ama
dünyanın her yerinde olduğu gibi
bu toplumun okuyan düşünen sorgulayan insanları da
okumayan düşünmeyen sorgulamayan
fikrini beyan etmeyen  çoğunlukkereçoğunluk karşısında
onlarca yıldır yoruldu, bitap düştü…

benim , çok uzun  bir yol arkadaşım vardı…
iyiydi hoştu kendi halindeydi…
benden daha az kızgındı…
benden daha az kötüydü…
benden daha sakindi…

ama
“iyi olmak kolaydır / zor olan adil olmaktır”
cümlesini  hiç umursamazdı  victor hugo’nun…

çok sıkıştığında
seksen sekiz duvarı  kaplamış
kitaplara ve kitaplıklara  istihzayla bakar
sonra bir de kusarcasına ;
“ben çoğunluğum
sen azınlığınazınlığısın …
herkes kendi yoluna gittiğinde
sen kendi derdine yan/acaksın…” derdi…

ben de yaşanan gerginlik anında
daha hala çok sinirlenmediysem acı acı  gülerek
“bana bilmediğim bir şey söyle…
onu zaten biliyorum…
ben şerbetliyim
azınlığın azınlığı olmaya ”  derdim…

herkes kendi yoluna gittiğinde çoğunluk ne yapar bilmiyorum…
ama azınlığın azınlığının ne yaptığını iyi kötü biliyorum…

mesela her taşınma telaşında hamalların bunca parayı bu kağıtlara küreklere mi verdin be avanak adam seni… misali aşağılayan bakışlarını kendince savuşturmayı öğrenir azınlığın azınlığı…

koliler ve büyük poşetler açıldığında ortalığı kaplayan kitap tozuna bulanmanın kendine özgü haleti ruhiyesini mutluluk içinde yaşamayı da bilir…

bibliyomanlara yönelik çiğ ve sığ suçlamalardan biri de kitabı nesneleştirdikleri/metalaştırdıkları hatta putlaştırdıkları yönündedir…

oysa bir kitapsever/bibliyoman bir kitabı oradan oraya taşırken, kitap tozuna belenirken, onları yeniden raflara dizerken  kitabı nesneleştirip fetişleştirmek yerine kendi tarihini hatırlar tekrar tekrar…

körü körüne bir mal / nesne / meta bağımlılığı değildir bu…

her bir  kitabı neredeyse elifi elifine kiminle, ne zaman, ne kadara aldığını hatırlar bibliyoman…

hangi kavgadan / sevgiden  sonra açtığını hatırlar bir kitabın kapağını…

hangi aşktan geriye kalmış bir şiir kitabıdır o rafta boynu bükük duran kapağı aşınmış kitap…
bunu da bilir bir bibliyoman….

vazgeçemediği,  sıradan nesneler  değildir bibliyomanın…
esas vazgeçemediği,  yaşanmışlıkları,  anılarıdır…

gerçekte , nesnelerden vazgeçemeyenler,  bibliyomanlar değildir…

nesnelerden vazgeçemeyenler, okumayanlar düşünmeyenlerdir…
kitaba dergiye iki kuruş verirken elleri ruhları titreyenlerdir…

bu yüzden hakikaten iki yakası bir araya gelmez bir bibliyomanın…

bir bibliyomana “iki yakan bir araya gelmesin…”  diye ilenenler bilemezler ki bir kitabın kapağının içinde ne anılar ne hayatlar ne insanlar olduğunu…

onlar, arsa fiyatlarını bilirler…
bordrolarındaki kesintileri bilirler…
arabalarının 10 bin kilometre bakımlarını da sektirmeden bilirler…
perdelerine uygun halı alırken gözlerinin dönmesini bilirler…

kırılan bir kase takımı, çok  yıllar önce alınıp da taşınmada kaybolan tek bir kitaptan bile çok daha fazla burkar yüreklerini…!!! hoş, taşınmalarda kaybedecek kitapları da yoktur çoğunun…

ne diyordu  mehmet müfit o güzelim yaprak kasırgası şiirinin sonunda ;
“ annem annem
tüm kapıları
çivilemek geliyor
içimden…”

(  murat örem / 21 mart 2015 / ankara….)






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder