*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

3 Eylül 2015 Perşembe

yaşamak, ölmenin tersidir…ama ölmek, yaşamanın tersi değildir…!!! gariptir bu işler…








            -         johann sebastian bach dinleyerek (!) okuyunuz…-

bazen , zor geçer bir gün…
bazen , zor geçer günler,  haftalar,  aylar…
        
bazen, hem de hiç hesapta yokken,  hayır diyemediğiniz için birdenbire altına girdiğiniz epeyi yüksekteki mesleki sorumluluklar,  sizi gecenin 4’ünde cayır cayır çalan telefonunuzun  esiri yapıp “ hayırdır yahu...” diye diye arabanızın direksiyonunun başına geçiriverir…
        
koşarak vardığınız yerde ,  sizi de dahil eden ortak yazgının  nasıl yaşandığını gözlemlerken bir dostun yaptığı nöbetçi kahveyi yudumlar ve sigaranızdan derin nefesler çekersiniz…..
        
         bazen , işler yolunda gider de;  siz  pek öyle zannetmezsiniz…
         bazen , işler yolunda gitmez de;  siz  nice sonra fark edersiniz…
                  
         hayat böyle bir şeydir…
       yaşamak , ölmenin tersidir…
       ama  ölmek ,
       yaşamanın tersi değildir…!!!
       gariptir bu işler…

         mesela ; ölmediğini değil de yaşadığını en çok anladığın şey nedir diye sorsa günün birinde bir insan evladı  bana;   uzak ve pahalı gezilerden , akıllı ve güzel kadınlardan, çok paradan , çok odalı ve bol sıfırlı binalardan  falan söz etmek gelmez hiç aklıma…gözlerimi kocaman açarak “yaşadığımı en çok hissettiğim an iyi bir yazıyı okuduğum ve iyi bir yazıyı yazmaya çabaladığım andır..” derim  düşünmeden…

         şimdi sizinle bundan tam beş yıl önce , haziran 2010da kaleme alınmış gökhan özcan imzalı hakiki ve çok iyi bir yazıyı paylaşmanın zamanı…siz bu yazıyı yudum yudum  okurken  yukarıda da hatırlattığımız gibi   johann sebastian bach  çalarsa bir de fonda,  her bir cümlenin hüzünlügüzel ağırlığı daha da katmerlenir….

         tecrübeyle sabittir bu…

Hayatın pek çok kapısı var, açıp giriyorum o kapılardan birini, belki dışarıda hiç kalmayanlardan içeride bir şeyler kalmıştır diye, birçok kapının ardında birçok aylak adam, ama Aylak Adam’'dan bahseden yok aralarında, Faulkner''ı kimden okumak gerektiğinden sözeden kimse yok, bir köşeye çekilip “menekşelendi sular” diye kendi kendine mırıldanan yok, belli ki dışarıda olmayan içeride de yok, keşke olsalar, buralarda bir yerde yaşamaya devam etseler, ne kadar yakışırım bu halimle aralarına bilmiyorum, ama olsalar da ilişiversem yakınlarına diye geçiyor içimden, bu zamandan sıkıldığımda, çok sıkıldığımda, arayıp arayıp parçası olduğum bir şey bulamadığımda, kulağımı tırmalamayan tek söz, bir zarafet, bir incelik nişanesi, bir içli hal, bir efkârlı iç geçirme, bir sessiz ve uzun hikâye, bir sesli ve derin sükûnet, buna benzer bir şey, bunu hissettiren bir kıpırtı, bir mimik, bir iz bulamadığımda, alıp pılımı pırtımı bu zamandan dönüversem diyorum geçip giden o zamana, bir şey olsa, gözümü kapatsam mesela, sözünün arasında Erzurumlu İbrahim Hakkı''yı yadeden birini duysam yan masada, ötede biri söylediği hadis-i şerifin kaynağını sorsa diğerine, diğeri orak elmasından, akça armuttan, kınalı yapıncaktan bahsediyor olsa yutkunarak, acı bir fren sesi gelse jilet gibi bir şevroleden, televizyonda Şoför Nebahat oynasa o sıra, ya da radyoda tam o anda sultan-ı yegâh faslı başlayacak olsa, çay olsa bir bardak, ince belli elbet, yanında tahinli çörek, çaycının kulağının arkasında kurşun kalem, duvarda saatli marif, yanında “veresiye veren” tüccarın temsili resmi, hemen üstlerinde Hayat mecmuasının verdiği bir memleket manzarası, Pamukkale mesela, krem ahşap çerçeveli, sinek pisliğinden minik lekeler üstünde, sıva çatlakları etrafında, oraya buraya telaşla koşuşturan kırlangıçlar sonra, akasya ağaçlarına inen alacakaranlık, turşu suyu satan camekânlı bir araba, ya da nohutlu pilav, yazlık sinemadan yükselen Neşe Karaböcek, film başlayacak belli ki birazdan, çekirdek çitliyor sanki bir şehir dolusu insan, yok yok kalmadı artık, ne Amorcord seyredecek bir insan, ya da ne bileyim, nefesini tutup hiç bilmediği bir dilde söylenen aryaya kulak verecek biri, Hafız Burhan da olur tabii, tambur çalan kaldı mı acaba düğünlerde, tahta sandalyelerin arasında dolaşıp düşlere dalan çocuklar, komşu kızına ya da öğretmenine aşık olan yeni yetmeler, yok, bütün kapıları tek tek açtım, yok, cenkname okuyan yok, Hasan Sabbah''ı işiten, Halide Nusret deyince bir mısra, Eflatun Cem deyince bir masal, Mesut Cemil deyince bir radyo hışırtısı, Çehov, Taviani, Callas deyince anında hayata dair bir sürü şey hatırlayan, hayatı an an biriktiren insanlar, yok artık onlar, her seste, her kokuda bir hatıra saklayan, sokağın köşesinde bir bakkal amcası, ünite dergisinde turşu yapan kadınları, merdiven altında patlak plastik bir topu, seneler boyunca hep aynı sesle gıcırdayan bir kapıyı sebepsizce unutmayan, Afacan Beşler''i, Pal Sokağı Çocukları''nı, kış kavunlarını, açık mavi kareli önlükleri, lastik ayakkabıları, topaçları, ne bileyim vita yağını, horoz şekerini, sokak çeşmelerini, macuncuları, ajans dinlemeyi, ev gezmelerini, mesire yerlerini, Ahmet Tarık Tekçe''yi mesela, Salih Tozan''ı, Korkmaz Çakar''ı, Hasan Mutlucan''ı, Ayaşlı''yı ve Kiracıları''nı, Matmazel Noralya''nın Koltuğu''nu, Kadir Aga''nın dondurmasını, Hamsun''u ve Göçebe''sini, pencere önlerinde mum yakan çocukları, elleri yüzleri kara bulanan sanayi eşrafını, her okunan salâdan sonra kim öldü diye pencerelere çıkan kadınları, onların kına gecelerini dolduran şaşılası incelikteki seslerini, yaprakların kımıldamadığı ağustos gecelerini ve o esrar dolu ağustos böceklerini hatırlayan, unutmayan, unutamayan o insanlardan geriye kimse kaldı mı, keşke olsalar, burada bir yerlerde yaşamaya devam etseler, bir kapının ardında bekleseler, açıp kapıyı girsem yanlarına, ya da gözlerimi kapatsam, orada olsalar, selam versem, selamımı alsalar, yüzlerini aydınlatan o tebessüme yeniden dokunsam, bir daha açmasam gözlerimi….
                           
                        gökhan özcan / haziran 2010


ödenmesi gereken senetler, kredi kartı ekstreleri, okul taksitleri, faturalar  derken , ömür değirmeni çalışıyor...
o  ardahan türküsü de nasıl başlar bilirsiniz;
“ bu dağlar kömürdendir
geçen gün ömürdendir
feleğin bir guşu var
pençesi demirdendir.....”

( murat örem / 3 eylül 2015 / ankara…) 



4 yorum:

  1. Merhaba
    hasan huseyin korkmazgil in eylul ile ilgili bir şiirini ararken blogunuza denk geldim.instagram da var misiniz acaba?

    YanıtlaSil

  2. değerli özlem ;

    instagram, facebook....gibi üretmekten ziyade
    boş laf ve görgüsüz görüntü için kullanılan
    hiçbir platformda yokuz...

    hülasa başka yerlerde şubemiz yok :))))
    sizi de her zaman buraya bekleriz...

    selamlar...

    murat örem....

    YanıtlaSil
  3. Murat bey, yazılarınızla yaşadığımız hayatı daha yoğun hissetmemize neden olduğunuz için teşekkür ederim öncelikle... Hayattan o kadar dolu cümlelerle bahsediyorsunuz ki, her yazınızdan sonra düşünülecek, söylenecek çok söz buluyor insan.

    "Bu sefer bir şeyler yazmayayım. Okuyucular, sık sık benim adımla karşılaşıp 'bu da kim, durmadan yazıyor' demesin, sıkılmasınlar diye düşünüp tereddüte düşüyorum. Ancak o sırada yüreğimin çeperine öyle çok düşünce toplanmış oluyor ki, "Haydi bu sefer de yazayım, belki sonrakilerde kendimi tutmayı becerebilirim..." diyorum. Tıpkı şimdi olduğu gibi...

    Ben de o "bir zamamlar"ı sık sık düşünüp, oradaki sahiciliğin özlemini çekenlerdenim... O zamanların, "duygu, düşünce, renk, hayal ve beklentileri" öyle derin, öyle gerçek işlemiş ki ruhumuza, asla yeniden yaşanmaları mümkün değil. Daha sığ, yapay, geçici görünen "şimdi"nin neden onlara benzeyemediğini düşünüp, bir çare bulunur mu diye soruyorum kendime?

    Çok mu yargıladık acaba hayatı ve çevremizdekileri, böylece onlardan da çok mu az kaldı bize?

    Her şeyi artık daha çok mu biliyoruz, bunun sonucunda daha mı fazla önyargılarımız, olacaklara dair kestirimlerimiz var?

    Gündelik hayatın koşuşturmasında, dar vakitlerde, her şey çok mu belli artık, gün içinde yapacaklarımız, bir elin parmağını geçmeyen arkadaşlarımızla konuşacaklarımız, hayatımızda olan kişilerle beraberken hissedeceklerimiz?..

    Birbirimizi tam olarak anlamadan, tanımadan, tanıma ihtiyacı bile hissetmeden daha çok fikir sahibi mi oluyoruz birbirimiz hakkında?

    Kendimiz hakkında ise fikirlerimiz çivi yazısı gibi derin kazınmış artık... Alışkanlık haline gelmiş birkaç içgüdüyle tutunuyoruz kendimize, yeni bir şeyler öğrenme, farklı yanlarımızı görme, yeteneklerimizi ortaya çıkarma isteğimiz, cesaretimiz kalmamış artık...

    Hayata ve hayatımıza verdiğimiz puanlar, beklediğimiz kadar yüksek olmamış, bizde hayal kırıklığı yaratmış...

    Hal böyleyken elimizde kalanlarla daha az mı yetinir olmuşuz?

    Bu nedenle eskisi kadar geniş düşünemiyor, o kadar açık, önyargısız, saf bakamıyor muyuz kişilere ve yaşananlara?

    Hiçbir şey yeni gelmiyor artık bize... sanki artık alışkanlık haline gelmiş yaşantıları, tekrar tekrar yaşayacakmışız gibi düşünüp içimiz daralıyor!

    Hayat hakkında da o kadar çok şey bilmiş, bunları o kadar "kesin" olarak değerlendirmişiz ki kapatmışız kendimizi artık "hayatın göstereceklerine"

    Ünlü ozan Kavafis'in, o unutulmaz dizelerinde söylediği gibi:

    Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
    kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
    boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.'

    Ardından o ölümcül yargısı ozanın:

    Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
    Bu şehir arkandan gelecektir.
    Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
    aynı mahallede kocayacaksın;
    aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
    Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
    Başka bir şey umma-
    Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
    öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.

    Selam ve saygıyla...

    Kemal Atalay

    YanıtlaSil

  4. üstad

    sen yaz, yorumla, yaz, yorumla...
    eminim ki okuyucular da tıpkı benim gibi tadını çıkara çıkara okuyordur yazdıklarını...

    selamla kelamla kalemle...

    murat örem...

    YanıtlaSil