*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

6 Eylül 2016 Salı

ne güzeldi o bayram sabahı kahvaltı sofraları...ne güzeldi o zamanın insanları...dayıları amcaları teyzeleri enişteleri...




bir bayram sabahıydı…
ilkokula bile başlamamıştım daha...
1970'lerin ilk yarısıydı...



babamın babası mehmet selahi örem dedem, balıkesirin bir zamanlar pekbigüzel semti  olan 52 evler mahallesinde alnıma dakikalar önce kestiği kurbanlık koçun kanını  sürüyordu  dualarla... hepimizi titreten o meşhur balıkesir ayazı alnımda daha bir sert esiyordu…yaşanmışlık olarak çok eskide kaldı ama hala o kadar net hatırlıyorum ki selahi dedemin bir damla kurbanlık koç kanına bulanmış buz gibi soğuk elinin yavaş yavaş alnıma doğru uzanışını…işaret parmağı alnıma doğru uzanırken dudaklarının da dualarla yavaş yavaş kıpırdayışını dedemin...şaşkınlığımı...içimin aynı anda kocaman bir huzur ve büyük bir huzursuzlukla doluşunu... 


                                                  *****


bir bayram sabahıydı...
balıkesirdeydik yine...
hala okullu değildim...


elini öpmekten her zaman büyük mutluluk duyduğum babaannem bedia örem cüzdanını açmış zamanın en büyük kağıt paralarından  vermişti yine "aslanımmm benimm büyü çoluk çocuğa karış, daha çoook bayramlar gör...el öpenlerin hep olsun ...." diyerek....biz babaanne torun cilveleşip sevişirken selahi dedem kapıdan kafasını uzatmış bedia misafirler gelmeden ben şu tatlının tadına biraz daha bakayım yahuu...anlamadım bir şey !!! demişti...

ne çok severdi selahi dedem tatlının her türünü...balıkesir helvasını...tahin helvasını...höşmelimi...ağdalı tatlıların ağdasını bile içmeyi...sonrasında da ille de ivrindinin o meşhur tuzlu kelle peyniriyle tatlının baygın tadını bastırmayı...ben de dedem gibi çok seviyorum tatlıyı ama ağdasını içemeden...ve fakat ivrindi kellesini ara ki bulasın ankaranın kıranında...


babaannem çocukluğundaki kız arkadaşlarını, komşularını anlatırken  ne çok kullanırdı "sevişirdik" kelimesini ve ben aklım baliğ olduğu andan itibaren türkçenin bu güzel kelimesinin yalnızca ruhsuz sekse indirgenmiş olmasını düşünüp kahrolurdum...


oysa ne güzeldi/r  türkçemizin sevişmek kelimesi...
bu kelimenin  içinde sevginin aşkın dostluğun ve kardeşliğin bin türlü çiçeği vardı/r...

çeviri türkçesiyle bu güzelim kelimenin ruhuna da el fatiha diyeli ne kadar çok oldu...


                                                     *****



bir bayram arefesindeydik...
en fazla ilkokulun ilk yıllarının başındaydım...


ptt müdürlüğünden emekli olduktan hemen sonra dedem mehmet selahi örem, balıkesirin ilk  bebe ve çocuk mağazasını açmıştı borç harç sermaye ve deli cesaretiyle...yalan bilmezdi dedem, mübalağa bilmezdi, esnaf ağzını hiç bilmezdi, öyle abartılı kar da bilmezdi...çocukluğum gençliğim dahil onca yıl dedemin dükkanına gittim geldim aylaklıktan adeta müfettiş gibi bütün girdi çıktılarını inceledim  ama tek bir malı bile % 20 karın üzerinde sattığını görmedim...kanunlar artık % 20 demiyordu % 1000 bile kazanabilirdin alıcı bulursan çünkü devir  "kör liberal tüccar tuttuğunu öper" devriydi ama dedemin vicdan kanunları eskiyi sürdürmeye devam ediyordu...


hakikaten  nesli tükenmiş bir adamdı selahi dedem benim için...



örem bebe'ydi dedemin dükkanının adı...


yıllar boyunca  balıkesirin tek çocuk ve bebe  mağazası olarak kalacaktı...babam dahil hepsi evli üç erkek evladı vardı dedemin ve o arefe akşamı da torunlar gelinler dahil birçoğumuz dükkandaydık...küçücük dükkanın içi arı kovanı gibiydi son anda çocuklarına torunlarına bir şeyler almak isteyenlerle...elinde transistorlu radyo her zamanki gibi tatlı aculluğuyla dükkanın bir dışına çıkıp bir içeri giriyordu aşkın örem amcam...amcam bir taraftan da kapının önüne her çıktığında da söyleniyordu ve acı haberi veriyordu...babama ve amcama dönüp abi yine gol oldu, yine gol yedi bizimkiler ...diyordu...


dedem dahil bütün amcalarım hakiki beşiktaşlıydı ve beşiktaş o yıllarda da son beş dakikada arka arkaya yediği gollerle taraftarlarını kahır trenine bindirmeyi iyi biliyordu...işte bir bayram arefesinde de beşiktaş,  zamanın fuar kupası elemelerinden birinde son beş dakikasına 2-0 önde girdiği maçta müsabakayı  3-2 kaybediyordu hem de  son üç dakikada yediği gollerle...rakip takım macar veya yugoslavdı gibi kalmış zihnimde...


aşkın örem amcam da tıpkı beşiktaş gibi,  önde götürdüğü hayat maçını son dakikada arka arkaya yediği gollerle kaybettiğinde yıl 2002'ydi...beyin kanaması geçirmişti küçük amcam aşkın örem ve yalnızca 54 yaşındaydı... 


aculdu benim amcam...hakkıyla aculdu...hep ama hep acelesi vardı...ve ben onun aslında en çok bu acul halini  sevdiğimi,  kendime çok yakın gördüğümü  öldüğünde anlamıştım...o zahmetsiz ölümünde bile bir aculluk vardı amcamın bugün dahi kendi geleceğimle bile özdeşleştirdiğim....

                                                 *****


bir bayram sabahıydı...
annemin memleketi denizli acıpayamdaydık...


1980'lerin başındaydık ve ben artık liseliydim...annemin babası behzat tanyeri dedem artık yoktu bir kaç yıldır...23 nisan 1979'da aramızdan ayrıldığında,  bessat!!!  dedem  66,  ben 11 yaşındaydım...


kalabalıktı yine  bayram sabahı acıpayamdaki baba evi / ata evi / dede evi...teyzem eniştem anne babam anneannem dayılarımla eşleriyle ve bin yıllık teyze çocuklarımla kahvaltı sofrasındaydık...


ne güzeldi o bayram sabahı kahvaltı sofraları...
ne güzeldi o yemekler...

ne güzeldi o zamanın insanları...
dayıları amcaları teyzeleri enişteleri...


anneannem hatice tanyeri sokulmuştu yanıma sofradaki kalabalığı tek başıma seyrederken ben "bak güzel ağızlı oğlum , muradım, deden öleli kaç yıl oldu ama bu kalabalık ben olduğum için var ve bir gün ben de ölünce hiçbir zaman bu kadar olmayacak bu kalabalık,  iyi bak...demişti...sonra gümüş beyazı saçlarını eliyle arkaya doğru ittirip cebinden bir birinci sigarası çıkarıp yakmıştı usul usul anneannem...bahçenin hemen kenarındaki masadan bayram sabahı sohbetleri geliyordu maltızın üzerinde çaydanlık kaynarken ve ben anneannemin kehanet dolu cümlelerinde kaybolurken...


acıpayamda, o bahçedeki terasta  ne yemekler yendi...
yıllar boyunca her yaz ve her akşam ne sohbetler edildi...
ne bayramlar kutlandı akrabalarla kasabalılarla...
iyi ki çekmişim şu 1980'lerin başındaki soluk fotoğrafı...


                                                     ****


bir bayram sabahıydı...
üniversiteliydim artık...

zamanın en güzel müzik setlerinden birinde  cem karacalar seldalar yeni türküler haluk özkanlar zülfü livaneliler pink floydlar  dinliyordum evde bağırta bağırta ..hikayesi vardı o müzik setinin de...gençtim...ergendim...aşıktım...asiydim..isyankardım....baba daha iyi müzik dinlemek için ben şu marka müzik setini istiyorum pahalı olsa da demiştim de hiç ikiletmemişti taşkın hoca...hemen git al süleymandan ben veririm parasını gün içinde uğrayıp  demişti...


süleyman abi,   susurluktaki çocukluğumun gürültülü , ürkütücü ama bir o kadar da babacan yüzlerindendi...çok küçücük bir çocukkenden beri beni anne babamın yanında her gördüğünde mutlaka takılır "murat seni on beş dakika eşşek sudan gelinceye kadar hiç ara vermeden döverim oğlum..." diye diye kendi usulünce severdi...ben de her seferinde içimden bu eşşek hangi suya gidip geliyor önünde bir tas su yok mu ki ,  hakkıyla eşşekmiş bu hayvan   diye abuk cümleler kurardım...


ve süleyman abinin dükkanından  çıktığımız andan itibaren de çoktandır kimliğini kaybetmiş susurluk parkına giden yolun üstündeki pastacı edipten kaç top dondurma koparabileceğimin hesabını yapardım...


bir bayram sabahında,  babam taşkın hocanın hiç ikiletmeden hemen aldığı  siyah kolonlu vestel müzik setinin içindeki kasetleri dinlemek yerine bu kez radyoyu açmıştım...annem müjgan hocanımın hep mükemmel yaptığı meşhur bayram sabahı tatlılarından da  mutlaka çöplenmişimdir kahvaltı öncesinde de...hüzünlü bir ses doldurmuştu birden evin içini radyodan gelen notalarla..."bugün bayram erken kalkın çocuklar / annemiz bizi bekler.." diyordu barış manço...anneleri nerede bekliyordu anlıyordunuz şarkının sözü ve ritminden...ama annem çok şükür beni beklemiyordu bir mermer taşın altında...annem de babam da işte tam karşımdaydı elinde çay bardakları ve bayramlıklarıyla...

                                                    *****


bir bayram sabahıydı...

artık ankaradaydım...
evli barklı bir adam olarak ankaradaydım...

önce yalnızca evli barklı,  sonrasında da çocuklu evli barklı  bir adam olarak yıllar boyunca bir çok bayramda büyüklerin yanına gitmeyi hep iş edindim görev bildim... bazı bayramlarda büyükler geldi fedakarlık ederek yanımıza... ama bazı bayramlarda mümkün olmadı kalabalık olmak..kah çalıştığım iş nedeniyle ankarada yayın nöbetlerine kalmak zorundaydım kah çocuklar ufaktı yollar karlıydı şu bu...


ve ankaradaki gülüş cümbüş de olsa her bayram sabahının kahvaltısının ardından hep aynı kabus yaşandı...komşulara , ablamlara bayram ziyaretine gidilecek...hemmen gidelim...dendi emir kipiyle...ben vakti zamanında öyle güzel bayram ziyaretleri yaptım ki bana komşu abla şu bu deme kapattım ben o sayfayı yalnızca iki tarafın da en büyüklerine yalnızca anne babalara giderim onun dışında gitmem ama siz istiyorsanız çocuklarla  gidin...dedim efendilik kipiyle...hayır gidilecek kural bu dendi...başlatma kuralından istiyorsanız siz her kapıya gidin ama bana dokunma ve sus artık dedim...


gidelim...gidin...gidelim..gidin...

ne yapalım; kuyunun içindeki kurbağanın ufku kuyunun ağzının büyüklüğü kadarmış...bu da benim insanlık imtihanım oldu...

                                                   *****

bir bayram sabahıydı...

artık kocaman  olmuş çocuklarım ve anneleriyle yine balıkesirdeydik...
selahi dedem çok hastaydı...babaannem bin yıldır hastaydı ve hepimiz buna alışmıştık...ama dedem bu kez gerçekten çok hastaydı...hasta yıllarca inlemişti ama önce ölen yılların sağlamı dedem  olacaktı...


onlarca yüzlerce insanın ağırlandığı salondaki gül kurusu kadife koltukların yanında yatıyordu dedem bayram sabahında...üzerinde bir pijama ve beyaz fanila  vardı...masmavi gözlerine bulutlu pis bir gri sıvanmıştı...belli belirsiz tanıdı hepimizi...kaldırıp oturtun beni dedi...koluna girip küçük odaya götürmemi istedi sonra benden....o küçük odada çekecekti  son fotoğrafını umur elindeki makineyle...


ayrılırken elini son kez öptüm selahi dedemin...
artık bunun son olduğunu  biliyordum...


çocukluğumdan beri, her elini öptüğümde öperdi beni dedem de yanaklarımdan...bir de çaktırmadan yanaklarımı yoklardı sakal traşını iyi olmuş muyum diye...bunu  sülalenin en muhterem büyüğü olduğu uzun zamandan beri neredeyse bütün erkek akrabalara yapardı ve biz bilirdik bu sınavı...hatta aramızda espri konusu olurdu dedemin bu halleri...ama biz bilirdik selahi öremi...hacca gidip hacı olduğunda bile sinekkaydı traşla ve otobüsün önüne astırdığı ay yıldızlı bayrağıyla dönmüştü selahi dedem...çok yıllar önce geçirdiği yüz felci nedeniyle biraz zorlanırdı aslında öperken dedem...ama bunu yalnız hastalığını bilenler farkederdi..son bayram ziyaretinde ben ayrılırken yine elini öpsem de bu kez öpmedi dedem beni yanaklarımdan...


saatin tiktakları evin içinde gidip geliyordu...


bir yerlerden büyük sesler geliyordu uğultuyla...

artık tanıyordum; bekleten ölümün sesiydi bu...


hayatım boyunca hiç dindar bir adam olmadım...
hem de hiç olmadım...

ama sayıları çok çok çok çok az olan hakiki dindarları hep çok sevdim...selahi örem dedem de böyle bir adamdı benim için...   künfeyekün   güzel insanlardandı...

                                                                                        *****

bugün 50 yaşın tam kapısında bir bayrama daha giderken bakıyorum da...ne kıymetli eller öpmüşüm neredeyse yarım asırdır...ve artık o ellerin çoğu çoktan sessiz gemiye binip gitmiş...


mehmet selahi örem dedem...
bedia örem babaannem...

behzat tanyeri dedem...
hatice tanyeri anneannem...

ali aşkın örem amcam... 
hüseyin coşkun örem amcam...

erhan dilligil dayım...
ismail özkök eniştem...

nezahat tanyeri büyük halam...
inanç tanyeri büyük amcam...

çocukların annelerinin babası ibrahim balkan...
çocukların annelerinin annesi havva balkan...


insanın,  bunca genç ölümleri  arasındayken ve kendisi bile 50'lere gelmişken  hala bayramda elini öpebileceği anne babasının olduğunu bilmesinin garip ve çok hüzünlü bir tadı var...

insanı hem çok çok mutlu eden hem de utandıran bir tadı var...


bazı duyguları anlatamazsınız...
anlamak isteyenler anlar ancak...


yazı dediğin anlatmak için değildir zaten...
yazı dediğin; anlamak isteyene  kapı aralamak içindir...


bayramınız nasıl istiyorsanız öyle olsun...
istiyorsanız kutlu olsun...
istiyorsanız mübarek olsun...


dostum / abim yalçın ergirin 
o cümlesinden ilham alarak  söylersek;

"tabağınızda lokmanız eksilse de olur...
yeter ki ölümlerle sofranızdan tabak eksilmeden 
görün nice nice bayramları..."   


      (  murat örem / 06 eylül 2016 / ankara....)

  - başlıktaki fotoğraf / ana baba evinde bir bayram ve yaz akşamı / gömeç karaağaç 2013-
                -  baba murat örem / umur örsan örem / arda erhan örem....-











Hiç yorum yok:

Yorum Gönder