*türkçe'nin yaşadığı "107" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

20 Eylül 2016 Salı

şehirlerimiz evlerimiz habire elden geçiyor...daha yenilerini yapmak için/miş...telefonlarımız akıllanıyor...daha çok paylaşmak için/miş...geçin bunları...!!! elimizde 2 milyon pikselli ekranlar ve yalnızlıktaki insanlar kaldı...hikayenin özü bu....





                                           *tarihin içinden bakan susurluklu büyüklerimiz


benim hiçbir zaman bir facebook adresim olmadı...olmayacak da...bu bloga ait boynu bükük bir facebook adresi var görünse de o adres talebelerimin çabasıyla benden habersiz iyiniyetle oluşturulmuş bir alan ve o kadar...neden böyle bir adresimin asla  olmayacağı üzerinde uzun uzun konuşmanın alemi yok...aşağıdaki  etraflıca yazıda kendimce bunu da anlatmaya çalışmış olacağım...


ama şunu biliyorum;  ne zaman  değerli babam taşkın örem  kendine ait facebook adresinde bir yazımı paylaşsa blogun günlük trafiği hemen 500 - 1000 okur bandına yükseliveriyor...bu sayıyı sakın hafifsemeyin...hele hele paylaşılan yazılar  20'li yaşlarımın başına kadar ömrümün geçtiği susurluk gerçeğiyle ilgiliyse , ortak anılarla yüklüyse ve yazının başında  susurluka dair fotoğraf varsa  okur sayısı  inanılmaz biçimde katlanarak artıyor...



bir tarafım bundan çok mutlu olurken bir yanım da garip duygular içinde yüzüyor bu durumda...yazdıklarımın  yüzlerce kişi tarafından  okunmasından çok mutlu oluyorum çünkü ismini ve yüzünü bile bilmediğim binlerce insanla aramızda yeni bir bağ oluşuyor...ayrıca beni, çocukluğumu ve hayatımı bilenler içinden bu yazıları okuduktan sonra bana yazanlar beni arayanlar oluyor...anne babam üzerinden iyi dileklerini iletenler de eksik olmasınlar pek çok oluyor...


ben yazıyor paylaşıyorum ve karşıdan kıymet bilen bir ses geliyor...yaşayanlar bilir; insanlara kendini iyi hissettiren bir duygudur bu...aslında bu hazzı yaşamanın yolu yalnızca yazmak da değildir; iyi bir yemek yaptığınızda, bir halı saha maçında gol attığınızda, yolcuları aracınızla bir şehre güvenle taşıdığınızda, öğrencilerinize bir bilgiyi öğrettiğinizde, karınıza bir demet çiçek aldığınızda, kocanıza bir fincan kahve uzattığınızda  size edilen bir teşekkür cümlesi, bir manalı bakış da  tam bu anlama gelir..



senin ve emeklerinin farkındayım tavrıdır 
insanı aslında mutlu eden...
alkış almak değil...
aferin almak  hiç  değil...



öte yandan şunu da düşünüyorum; bu yazılar facebookta paylaşıldığında binlerce kere okunuyor ama paylaşılmazsa okunmaları daha aşağılarda kalıyor... 


demek ki insanımız hala kendisine sunulanlar üzerinden seçenekler  !!!!    üretiyor...



ve o seçenekler sunulmazsa insanımız
bir süre sonra görünür olmayanları unutuveriyor, 
görünür olmayanı arama zahmetine girmiyor...



işte bu tembellik ve kolaycılık çok ama çok ürkütücü...
bunu bütün hayatımızda yapıyoruz...
aslında tercihlerimiz bize sunulanlar üzerinden oluyor...
tercih sunanlar da aslında tercih sunuyor!!!  gibi yapanlar...


hal böyle olunca ortalık kalbi kırıklardan geçilmiyor...
kalp kırıklığı yalnızca aşktan da olmaz...
kalbi kırıklar da ne yapıyor; 

bireysel 
ailesel 
siyasal 
toplumsal ,,,
tatminsizliklerini
mutsuzluklarını
yalnızlıklarını
yorgunluklarını
umutsuzluklarını 
acılarını
geleceksizliklerini 
ve anılarını....

adresi belli olmayan cümlelerle gidermeye çalışıyor...
bunun da en güzel adresi maalesef bu facebook gibi platformlar oluyor...


genellikle basit, kötü ve gerçek olmayan cümleler ve itham cümleleri  paylaşıyor milyonlar facebookta...başsağlığı dilekleri paylaşıyorlar nasıl oluyorsa...ağlak aşk cümleleri paylaşıyorlar altına bir da nazım hikmet falan yazarak...yani emeğin de kendisine rahmet okutarak...nazıma da mezarında taklalar attırarak...


daha gergin olanları üstü kapalı cümlelerle komşularına çakıyorlar  facebooklarda...evlerinde arabalarında sokaklarda habire didişenler kebap yerken, dağı aşarken, karpuz keserken, birbirlerine muhabbetle sarılırkenki fotoğraflarını  yüklüyorlar...oysa bunlar her fırsatta  bu kadar göze sokuluyorsa aslında sevginin kendisi yoktur ki...


çünkü ;
sevgi  etrafa gösterilen bir şey değildir...
sevgi hissedilen yaşanılan yaşatılan bir şeydir...

bir şeyi habire etrafa göstermeye çalışmak 
onun eksikliğini gizlice kabullenmektir....




bu toplumda eskiden bir mutedil olma duygusu vardı...
bu toplumda teşhir etmek çok ayıplanırdı...

yine son yıllarda sayıları hızla artan bir başka grup da facebook gibi alanları hayatlarını tam da teşhir etmek için kullanıyorlar...


 
daha düne kadar bizim toplumumuzda malını paranı yediğini içtiğini  çocuğunun torununun mavi gözlü sarı saçlı güzelliğini,   evini barkını böyle nispet yaparcasına ortalara dökmek çok ayıplanırdı...övünmek için yazıya ve söze dökmek akla bile gelmezdi..


işte duyguyu kaybediyor toplum facebooklarla falan... 
ve bu durum çok esef verici....


çok yıllar önce liseli ergen yıllarımda bir arkadaşım kapıyı  çaldığında çatalımdaki köfteyle kapıyı açmıştım da kulakları çınlasın annem müjgan hocanım saatlerce yüzüme bakmamıştı bu ne görgüsüzlün, alan var alamayan var diye...sen bu evde bunu mu öğrendin diye...tabi arkadaşımın hemen eve buyur edilip benim köftelerimin!!!  ona da paylaştırıldığını söylememe bile gerek yok...aynen böyle olmuştu ....


bu değerleri  kaybediyoruz...
bu duyguları kaybediyoruz...
makul olanı kaybediyoruz...
makul olanı kaybetmek aklı kaybetmektir...


ben bunları yazarken içinizden bazıları sen de yazılarında bazen fotoğraflar isimler  kullanıyorsun anılarından çocuklarından bahsediyorsun bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyebilir...ben de onlara el insaf derim...görmek isteyen yazdıklarımın hemen hepsinde teşhir etmek yerine sansürsüz gözlemler ve insan hikayeleri olduğunu anlıyor ve yeri geldiğinde bu insanlar hakkındaki  açık açık görüşlerimi ve fikirlerimi paylaştığımı  görüyor...görmek istemeyenlere de ne denebilir ki....


ve elbette bu facebook gibi alanlar hakkıyla kullanılırsa inanılmaz bir bilgi ve haz kaynağı olabilir...oran olarak çok az olsa da bu çabayı harcayanların da olduğunu bilmek yine de bir teselli oluyor insana.... 


*mesela , yazının başındaki fotoğraf da  yıllardır bu doğru ve kıymetli alanda emek harcayan susurluklu nurettin kuş büyüğümüzün emekleriyle ortaya çıkarılan facebooktaki susurluk sevdalıları platformundan ve ercan armakan arşivinden...teşekkürümüz gönülden olsun ikisine de...



bakın işte , teknoloji de bıçak gibi sevgili okur...
ekmek kesmek için de yemek yapmak için de kullanabilirsin...
ya da evlerden ırak olsun.....


biliyorum ki 
21. yüzyılda
bu hoyrat çağda 
yukarıda yazdıklarımızın 
davulcu yellenmesi kadar 
bile hatırı ve hükmü yok...

rüzgara karşı ıslık çalıyoruz işte...



biz ne dersek diyelim bundan sonra da 
şakır şakır / çıtır çıtır fotoğraflar çekilecek
canısıyla ben bilmemne tepesinde aşkımıza fidan dikerken
kocacımla ben elele venüsü fethederken denile denile 
facebooklara konulacak...



21.yüzyılın bir başka adı da tatminsizlikler çağı çünkü...



hasılı kelam
herkes bildiğini okumaya devam edecek...

ama biz de bildiğimizi okumaya devam edeceğiz....
biz kimiz derseniz...

ben kendimden sorumluyum...!!! 


bildiğini okumak deyince , 
sıkılıp yorulmayanlar aşağıdan devam edebilir ...!!!!

        ( murat örem / 20 eylül 2016 / ankara...) 




                                                                                 *****


bir zamanlar yazılarını çok daha sık paylaşan izmirli  doktora ait blog vardı…benbugünbunuöğrendim başlığını taşıyordu blogunun adı…aynı ismin bir başka blogu da sandaletliseyyah adıyla yayındaydı…birincisinde daha çok hastalarıyla girdiği diyaloglar üzerinden kısa net ve bilinmedik gerçekleri paylaşıyordu doktor zeki cümleleri ve gözlemleriyle...diğeri adından da tahmin edileceği gibi gezi yazılarını içeriyordu aynı doktorun...ama öyle turla gidilen 5 yıldızlı 8 yıldızlı facebooka koyulacak  fotoğraflarla süslü gezi yazıları değildi bunlar ve inanın çok öğreticiydi...



muhtemelen blogların ikisi de hala yayına devam ediyordur…okumayı , hayata dair detayları sevenlere ikisini de öneririm…ki sanıyorum bir zamanlar ziyaret istatistikleri açısından ilk sıralarda yer alıyordu bu bloglar ve bunu da hak ediyordu...


en çok ziyaret edilenler sıralamasında çok yukarılarda olan benbugünbunuöğrendim isimli blogunun bir de mottosu vardı izmirli doktorun;

                          " klavye üretir / fare tüketir..."   


internet denizinin güzellik ve çirkinliklerini  en veciz biçimde ifade eden cümlelerdendir yukarıdaki tanım benim için...evet, klavye üretir, fare tüketir...klavye üretir çünkü klavyeyi kullanıyorsanız yazılar notlar yazıyorsunuz demektir...fareyi kullanıyorsanız durum biraz daha farklıdır...ya bir site içinde geziyorsunuz demektir ya oyun oynuyorsunuz fotoğraflara bakıyorsunuzuzdur ya da şu bu , falan filan...yani üretileni tüketiyorsunuzdur...


oysa  temel gerçek değişmez; klavye üretir / fare tüketir...


insan yarım asır yaşayınca hayatın aslında makul üzerinden gittiğini daha bir anlamaya çalışıyor...makul, kelime anlamı olarak arapça ve akıl  kökünden geliyor...akla uygunluğu olaylara keskin biçimde bakmamayı çağrıştırıyor...daha da önemlisi hayatın siyah beyaz arasında sıkışmadığını  hatırlatıyor makul kelimesi bize...


sosyoloji bilimi antropoloji tarih ve psikoloji bize hep şunu söylüyor; akıl gerçeğinden uzaklaşan bireyler ve toplumlar makul kavramından da uzaklaşır...makul kavramından uzaklaştığınızda da akıl çok geri planda kalır..bu kavramlar birbirini besleyen ve tetikleyen olgulardır...insanlık tarihinde akıl gerçeğini geri plana atan tek bir toplum yoktur ki  kendi insanlarına  bile kalıcı eserler armağan etmiş olsun...


büyük sosyolojik süreçler beraberinde büyük değişiklikleri de getirir...anadolu tarihin her döneminde kültürel ve sosyal hareketin çok olduğu bir yer...iç göçlerin ve dış göçlerin hep yaşandığı bir yer...her göç bir temastır ve alt üst oluştur...güzellikleri ve zorlukları biraradadır....


şöyle bir hafızanızı yoklayın...içinizden kaçı babasının annesinin doğduğu evde geçir/ebil/di çocukluğunu...kaçı dedesinin kahve içtiği dut ağacının altında bugün de  içebiliyor çayını kahvesini...


dedeler nineler artık yok da...
onların yaşarken bizi ağırladığı evleri de yok...
şehirleri kasabaları bile tanıyamıyor oluyorsunuz aylar içinde...



hasılı kelam ; 
şehirlerimiz evlerimiz  habire elden geçiyor...
daha yenilerini yapmak için.../miş...


telefonlarımız akıllanıyor...
daha çok haber ve mutluluk paylaşmak için.../miş...


geçin bunları...
bizler artık daha çorak ve daha vandal dünyanın 
kalabalıklar içinde çok daha yalnız çok daha mutsuz insanlarıyız...


ondan bu facebooklara falan sığınmalar...
ondan habire  likelamalar, canımsınlar, ne güzelsinler...
anılara sığınmalar falan...


hepimiz biliyoruz çünkü saat tiktakları altındababaanne evlerinde öğle uykularına yattığımızgünler  kaf dağının ardında kaldı...


ve hepimiz seyrettik adım adım gelen bu hoyratlığı...

elimizde de 2 milyon pikselli ekranlar kaldı...


hikayenin özü bu...!!!!


ama biz de yine de ne yapacağız; bundan sonra bu blogda daha çok susurluk olacak...susurluktan da isimler ve anılar olacak...


susurlukla ilgili her yazıda bir cümle de olsa beş paragraf da olsa  her hafta sonu elinden milliyet çocuk aldığım, lisede sınıf arkadaşım da olan dilekin babası  muzafer bağırgan amca olacak mesela...ayakkabıcı borazanköylü mehmet amca veysel amca olacak...garajdaki ismini bile bilmediğim değnekçi olacak...

bazı yazılarda da  köküne kibrit suyu ekilen ve kimliksiz bomboş bir yeşil alana dönüştürülen o güzelim tarihi susurluk parkındaki  çınar ağaçları o ağaçların yaprakları olacak...

 
bekleriz....
matine suare bedava...

yanında belki susurluk yalı gazozu bile olur....
kimbilir...

             ( murat örem / 20 eylül 2016 / ankara...)




















4 yorum:

  1. o kadar çok yazacak şeyler var ki defalarca okudum super bir yazı kardeşim eline sağlık kalemine sağlık bu yazıyı gençlerimize de okutmamız gerekiyor bizler bir nebze herşeyin farkındayız ve iyi bir şekilde anlattıklarının kenarından daha faydalı bir hale geetirebilmek adına iletişimin toplumun insnların yüzyüze sevgi dolu bakışları ile yaptığı iletişimi tekrardan oluşturabilme adına ve arkadaşlarımızı bir araya toplayarak kültürel geziler olsun toplu paylaşabilme konuşabilme sevgi saygı yumağını tekrar oluşturabilme adına elimizden geldiğince gerçekleştirmeye gayret sarfediyoruz. çok teşekkür ederim şahsım ve platformumuz adına sağol. ellerin dert görmesin kalemin tükenmesin. güzel düşüncelerin kazandığın biriktirdiğin güzelliklerin ışığında nice güzel yazılarını sağlığımız imkan verdiği müddetçe okuyabilmek ve heyecanla gelecek yazılarını beklemek en güzel dileğimiz olur. teşekkürler şahsım ve susurluk sevdalıları grubumuz adına selam ve sevgilerimizi sunuyoruz. esen kal sevgiyle kal.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar

    1. çok değerli nurettin kuş ağabey
      pek kıymetli büyüğüm ;

      beni hem çok mutlu eden hem de mahçup eden çok içten cümleler kurmuşsunuz...nasıl teşekkür edeyim bilemedim....


      elli yaşa bir adım kaldı...
      ben de herkes gibi çok şeyler gördüm yaşadım...

      kimileri zamana yenilen, onlarca yüzlerce arkadaşım dostum akrabam da oldu...

      sevdiklerim oldu ve büyük aşkla çok sevdiklerim de oldu...

      iki erkek evlat büyüttüm, aklım fikrim emeğim param ve zamanımı oya gibi gönülden onlar için işleye işleye...

      en çok evlatlarıma dedim yüzlerce kere; iyi bir yazıyı yazmaktan ziyade okumanın hazzı dünyadaki hiçbir şeyde yoktur diye...bu cümleyi en çok evlatlarıma kurdum çünkü onlar da teknoloji çağının zehrine doğdular...şükür beni anlayan evlatlarım oldu yine de...boşa gitmedi emeklerim...


      biz sizinle hiç yüzyüze gelmedik...
      kısa bir telefon konuşmamız oldu ...
      o kadar...
      ama ben sizi o kadar iyi tanıyorum ki...
      o kadar yakın buluyorum ki...

      ve şundan bin kere emin olun
      onlarca akrabamdan daha yakınsınız bana...
      yüzlerce arkadaştan da...

      tanıdığım en kıymetli büyüklerimdensiniz...


      beni öven cümleler kurduğunuz için değil elbette...
      kalem dolusu eleştirseniz de başım gözüm üstünedir...

      neden çok yakınsınız biliyor musunuz;
      çünkü biz sizinle birbirimizi yalnızca yazının birleştiren çoğaltan gücüyle tanıdık...siz yazdınız biz okuduk, ben okudum...ben yazdım siz/ler okudunuz...

      okul diploması kallavi bir çok meslektaşıma hep şunu dedim çeyrek asırdır kendi diploması da epeyi fiyakalı biri olarak; siz işinizi hayatınızın içine almamışsınız ki, meslek olarak yapıyorsunuz...oysa yazmak okumak düşünmek meslek değildir ki...para için statü için yapılmaz ki...bunun fazla mesaisi, yıpranma tazminatı şusu busu olmaz ki...

      kimi dinledi, kimi hı hıı dedi, kimi güldü geçti kimi de hakikaten büyük saygı duyup dönüp kendine baktı...bu kadarına gücüm yetiyordu bu kadarını yapabildim...

      bir büyük yazar ; "okumak iptiladır , müptelalara selam.." der...

      okumayan yazmayan düşünmeyen toplumlar
      çocuklarını gençlerini de çürütür...

      çürük temelle ne olacağını hepimizden iyi biliyorsunuz!!!

      okuyan yazan düşünen
      iyi cümlelerini esirgemeyen
      doğduğu topraklara ahde vefasını zinhar unutmayan
      beni kardeşliğe kabul eden
      nurettin kuş ağabeyime
      en derin saygılarımla hürmetlerimle...

      sevdiklerinizle nice güzellikler görmeniz dileklerimle...

      murat örem.../ ankara....

      Sil
  2. 'Ümit Sokağı'nı (1966) çağrıştırdı.
    Teşekkürlerimle.

    http://www.sinematurk.com/icerik/3116-umit-sokagindan-cikmak-kolaydir-ama-oraya-ciktiginiz-kadar-temiz-donmek-cok-guctur/

    YanıtlaSil
  3. güzel bir alıntı ve hatırlatma olmuş sevgili bin yıllık dostum murat çelenligil...

    selamlarım ve sevgimle çelenligil ailesine....

    YanıtlaSil