*türkçe'nin yaşadığı "106" ayrı ülkeden günlük "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

12 Aralık 2014 Cuma

küçük bir çocukken de ben hiç sevmedim öğle uykularını… ve çok sevdim sıcak bir sobanın yanında her şeyi ama her şeyi defalarca düşünerek ruhumu dinlendirmeyi…


           Küçük bir çocukken ben,   evimizde soba vardı…
       
       Küçük bir çocukken  ben , Türkiye nüfusu aşağı yukarı 40 milyon diye geçerdi kitaplarda…

Küçük bir çocukken ben  “kendi kendine yeten 7 ülkeden biriyiz” diye övünürdü öğretmenlerimiz , gazetecilerimiz , politikacılarımız ve elma, portakal, mandalina marketlerin içinde,  işlenmemiş altın niyetine 5 liraya satılmazdı…Hoş, market ne bilmezdi bile Türkiye’nin yüzde 99’u…

Küçük bir çocukken ben , günde en az 10 kişi ölürdü sokaklarda silahla ve her kış kükürt kokusu inerdi kurtlar gibi şehirlere, kasabalara…

Küçük bir çocuktum ben de sizin gibi…

Sonra bir baktım ki büyümüşüm, yaşıtlarım büyümüş…

Hatta yaşlanıp , evlenip, çoluk çocuğa karışmışız…

Boşanmış bazılarımız, çocuklarını evlendirmiş kimileri.


İçimizden en gözü kara olanları ölmüş bile…

Daha ilkokulun 3-A sınıfındayken bir yaz tatilinde girdiği dereden cansız bedeni çıkarılan kepçe kulaklı kıpkırmızı burunlu arkadaşımız Adnan Savut’un çocuk ölümünü  saymazsak mesela kardeşim  Şücai  Özdal bırakmamış aculluk bayrağını  ve  ölüvermiş bir ilkbahar günü …

Küçük bir çocukken ben evimizde soba vardı…

Küçük bir çocukken de ben hayatı düşünürdüm sakin bir tavırla…

Gazeteyi , dergiyi didik didik okuma kültürünü kendisinden tevarüs ettiğim babam Taşkın Hoca’ya bir sonbahar akşamı sormuştum gözlerimi kocaman açarak “ ölümden korkmalı mıyız baba..” diye…Susurluk Lisesi’nin yokuşuna bakan evimizin sonbahar olduğu için daha yanmayan sobalı odasında elinde Milliyet Gazetesi’yle akşamın bir vakti, çalışmadığı yerden çıkan(!) böyle bir soruyu haklı olarak geçiştirmişti Taşkın Hoca ;
“ bunları büyüyünce konuşalım …”
diyerek…

8 yaşında ya var ya yoktum ama  o zaman da 1000 yaşındaydım…

Milliyet Gazetesinin , hakikaten gazete olduğu zamanlardı…
Milliyet logosunun pembe asilliğiyle de farklı olduğu zamanlardı…

Benim 1000 yaşında çocuk olduğum  zamanlardı…
Ve ben o soruyu sorarken Milliyet Gazetesi’nin ilk sayfasında kocaman bir insan yüzü vardı  “ MAO Öldü…”  başlığıyla…Muhtemelen bana ölümü bir kez daha sorduran da Taşkın Hoca’nın elinde tuttuğu Milliyet Gazetesi’nin bu başlığıydı…

Bu yazıyı yazarken baktım Mao’nun ölüm tarihine yeniden  ;
1976 yılının Eylül ayıymış…

Bu yazıyı yazarken bir kez daha baktım
1970’lerin Milliyet Gazetesinin o güzelim logosuna…

Sonra bir hesap yaptım , bana kossskocaman baba görünen Taşkın Hoca ben o soruyu sorduğumda daha 30’lu yaşlarının bile en başındaymış…

Benim bugünkü yaşımdan neredeyse 15 yaş küçükmüş…

Ne kadar hızlı geçmiş yıllar…
Ne kadar emek emek geçmiş yıllar…
Ne kadar öle öle geçmiş yıllar…

Ben 1976 yılında , 1000 yaşında ama küçük bir çocukken
ölümden korkmalı mıyız
diye sorduğumda Taşkın Hoca’ya

Dedem Behzat Tanyeri
Büyükhalam Nezahat Tanyeri
Anneannem Hatice Tanyeri
Babaannem Bedia Örem
Dedem Selahi Örem
Amcam Aşkın Örem
Dayım Erhan Dilligil
Eniştem İsmail Özkök
Büyükdedem Kadir Örem
Büyükannem Ayşe Örem….

ve daha onlarca yüzlerce yakın akrabam ve tanıdığım yaşıyormuş…

Seviyormuş
Sevmiyormuş
Sevişiyormuş
Sevişmiyormuş
Okuyormuş
Yazıyormuş
Küsüyormuş
Barışıyormuş
Ağlıyormuş
Gülüyormuş
          Ama ,
Yaşıyormuş…

Küçük bir çocukken ben evimizde soba vardı…

Soğuk kış  akşamlarında  annem Müjgan Hocanım yastıkları tek tek alır gürül gürül yanan sobanın yanına yerleştirip kulübe yapardı ben içinde oturayım diye…Ne çok severdim…Sonra yanıma gelip komşu misafir kabul ediyor musun diye sorardı…

Etmez miyim, tabi ederdim…

Sonra Veli Dayı’yla Kış Baba’nın hikayesini anlatırdı annem Müjgan Hocanım, tane tane , usul usul, ince ince, nağmeli nağmeli , masal masal…Ne çok sevdim o masalı…Ne çok sevdim o masalı annem Müjgan Hocanımdan dinlemeyi…

Küçük bir çocukken ben , babam Taşkın Hoca akşamları da gazetesini okurdu, eğer ispirtolu kağıtlara bastığı lise kimya sınav kağıtlarına not vermiyorsa öğrencilerinin…

Ve çok seferinde Müjgan Hocanımın yaptığı kulübeyi bozardı hiçbir zaman kendisine kızamayacağımı  çok iyi bilen 4 yaşındaki kızkardeşim Ayşın…

Küçük bir çocukken de ben hiç sevmedim öğle uykularını…

….ve çok sevdim sıcak bir sobanın yanında
her şeyi ama her şeyi defalarca düşünerek ruhumu dinlendirmeyi…

belki siz de sevdiniz o günlerinizi…

ve belki payölçerli sıcacık evlerinizde ne kadar kaynar aksa da  sular kalorifer peteklerinin içinden, mutlaka  ısınmayan bir yeri kaldı ruhunuzun soba kenarı kulübelerini arayan…

( murat örem / 12 aralık 2014 / ankara…) 
-fotoğraf /  ayşın örem murat örem / 1976-77 ? - 



2 yorum:

  1. Müjgan-Taşkın ÖREM
    KALEMİNE FİKRİNE SAĞLIK.ÇOCUKLUK GÜNLERİNDEN BİR BÖLÜMÜ NE GÜZEL ANLATMIŞSIN.BİZİM UNUTTUKLARIMIZI DA HATIRLATTIN.HEPİNİZİ ÖPÜYORUZ.

    YanıtlaSil
  2. Gençlikte
    günler hızlı hızlı
    yıllar yavaş yavaş geçerken,
    yaşlanmaya başladıkça
    günler yavaş yavaş
    yıllar ışık hızıyla
    geçmeye başlarmış....

    eh artık evlatlarınız da yaşlanmaya başlıyor...:))
    yaşlılığın ilacı da anılar galiba...

    sevgi selam hürmetle...

    murat örem

    YanıtlaSil