*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

30 Kasım 2012 Cuma

Yıldırım Önal'la Oğuz Atay Yakın Akrabaysa Bay Feuerbach Kimlerden?


Hayatın evlilik karı kocalık sevgililik tarafını yaşayanlar bir de çocuk yapmaya karar verdiklerinde önlerinde iki yol vardır. Dünyaya gelecek çocuğun ismi ya doğmadan çok daha önce belirlenir anne babalar tarafından birlikte veya ayrı ayrı ya da doğduktan sonra isim bulmak üzere olaylar kendi akışına bırakılır... Mesele bizim ailede annemiz olan karım elini çabuk tutarak, hamileliğini öğrendiği ilk günlerde birinci oğlumuza Umur ikinciye de Arda isimlerini peşin peşin koymuş ve bu durumu noter kanalıyla tarafıma temyiz yolu da kapalı biçimde tebliğ etmiştir...Eh, içinden çıktığımız kültürde otoriteye itiraz etmenin sonunun nerelere vardığını çok iyi bildiğimden ben de gıkımı çıkarmak bir yana itiraz etmeyi aklımdan bile geçirmemişimdir…

Yazı yazmak da böyle bir şeydir. Bilenler bilir... Bazen daha yazıyı oluşturmadan çok önce bile ortaya çıkan başlık bellidir. Bütün yazıyı tepedeki başlık yazdırır adeta. Ömrünün son otuz yılını harfleri yazı haline getirmek ve yazılanları sese dönüştürmekle geçen biri olarak mesela bendeniz yazıdan sonra isim bulmaya daha meyyal bir adam olmuşumdur daima. Ancak bu kez öyle olmadı. Olmayan yazının başlığı daha işin başında bilgisayar ekranımdaki word dosyasının tepesine oturunca elimden başka bir şey gelmedi ey değerli okur… Arzu edenler burada tekrar başlığa bir göz atma saltosu veya ikili burgu yapabilirler üşenmezlerse...

Tiyatro denince gözümün önünde hemen beliriveren çok büyük ustalardandır , aktörlerin hasıdır Yıldırım Önal…Siyah beyaz TRT yıllarından çok izlemişliğim vardır kendisini. Harfleri kelimeleri eze eze ama garip biçimde tane tane ve derin bir vurguyla da konuşurken, sanki yıllardır kapalı kalan bir kapının kilidi açılıverirmiş de içeri güneş girermiş gibi hissederdim ben çocukken Yıldırım Önal’ı gördüğümde… İçeri güneşin girdiği yer de her zaman önce kasvetiyle belirirdi zihnimde. Kasvet hep vardı ama onunla birlikte güneş de görünürdü belli belirsiz, tıpkı hayatlarımızda olduğu gibi.
Küçük rollerin de büyük rollerin de her zaman USTA aktörüydü Yıldırım Önal…1982 yılında öldüğünde ellili yaşlarının başındaydı…Dünyanın başka bir ülkesinde Yıldırım Önal gradosunun çok daha altındaki aktörlere aktrislere dair onlarca bitirme tezleri hazırlanırken , bizim ülkemizin sanat ve iletişim fakültelerinde böyle olmadıysa olmuyorsa olamıyorsa bu durum Yıldırım Önal’ın kusuru değildir. Hepimizindir...

Oğuz Atay denince de akan sular durur kimileri için….

Benim içinse suların ters akmaya başladığı zamanlarımın tartışılmaz yazarıdır Oğuz Atay. Yirmili yaşlarının başındaki bir genç adam ne kadar anlayabilirse o kadar anlamışımdır kendisini ilk kez tanıdığım/okuduğum seksenli doksanlı yıllarda… Şimdi kırklı yaşlarının ortasına giden bir adam olarak, aradan geçen çeyrek asırda her beş yılda bir kendi kendime yaptığım “tek kişilik Oğuz Atay sempozyumlarıma” başlamadan önce bütün kitaplarını baştan sona yeniden yeniden okuma zamanlarımda, nedense her seferinde bir Yıldırım Önal silüeti de belirir yanı başımda…

İkisinin de pörtleğe yakın denebilecek ve siyah iksire bulanmış derin gözlerini görürüm günler boyu…Ben de bir başka pörtlek göz olarak ayrı sevmişimdir o pörtlek gözleri.

İkisinin de , Yıldırım Önal’ın da Oğuz Atay’ın da kendilerine çok yakışan sakalları düşer hatırıma…Gözleri gibi sakalları üzerinden kendimle özdeşlik kuramam ama… Bir devlet memurunun sakal bırakması tüzüklere aykırıdır çünkü…

Oğuz Atay’ın da Yıldırım Önal’ın da kelimelerden başka oyuncağı yoktur…

Kelimelerden başka dostu yoktur.

Kelimelerden başka söyleyecek sözü de yoktur…

Kelimeler ikisi için de katlanılması gereken bir hayatın, kılıfı ve kını kendisinden keskin bıçakları olmuştur…

Yıldırım Önal ellili yaşlarının başında beyninin ka(y)naması sonucu ölmüştür…
Oğuz Atay’ın brüt yaşamı daha da kısa sürmüş beyninin içindeki kıvrımları kendine yurt edinen asi bir yumrudan yemiştir yumruğun kralını kırk üç yaşındayken 1977 yılının Aralık ayında…

Bugün bile ne zaman bir Yıldırım Önal cümlesi duysa kulaklarım aklıma her seferinde Oğuz Atay’ın derin siyah gülümsemesi gelir…

Ne zaman bir Oğuz Atay cümlesi okusam sanki Yıldırım Önal’ın oynayacağı kasvetli bir tiyatro sahnesinin kenarından sızan güneşe döner yüzüm…

Sevgiyle saygıyla özlemle ürperirim….

Zamanın çocukları için çok daha popülerdir, ambalajı yenidir Oğuz Atay’ın Yıldırım Önal’dan…

Bir başka çağ geldiğinden beri bu topraklara da, her şey alınıp satılabilir olduğundan beri yani , Oğuz Atay “mış gibi” yapmaların pahalı ve prestijli mezesidir… Öyledir.

Yıldırım Önal dediğinizde yüzünüze anlayarak bakanların oranı hızla azalırken ve daha da azalacakken gün gün, Oğuz Atay’ı da korkarız ki Che armalı tişörtler misali hüzünlü bir metalaşma akıbeti beklemektedir…

Oysa aynı evin huzursuz ve çok güzel çocuklarıdır onlar…

Hadi Can Yücel Usta’nın kalemiyle söyleyelim “Pek Bi Güzel Çocuklarıdır” onlar.
Aynı kuyunun zehirli suyunu içmişler aynı suda yüzlerini yıkamışlar ve bir daha iflah olmamışlardır.

Gözlerinin altındaki torbalar bundandır…

Pörtlek gözlerinin delici feri hayattan ve oyundandır…

Yüzlerindeki keder bundandır…

Yüzlerindeki ışık da bundandır…

16 Ekim gecesi Ankara Şinasi Sahnesi’ndeki “Ben Feuerbach” oyununda o da pörtlek ve torbalanmış gözleriyle hakikaten derin ve insan bakmayı hakkıyla başarabilen Hakan Meriçlileri izlerken biz, inanmayacaksınız ama Yıldırım Önal da Oğuz Atay da oradaydı.

Yıldırım Önal da Oğuz Atay da pörtlek ve torbalanmış gözaltlarıyla Selim Işık misali bakıyorlardı aralarında mutlaka bir kan bağı olan Bay Feuerbach’a……

Bay Feuerbach’a can veren Hakan Meriçliler’e de…

16 Ekim gecesi Ankara Şinasi Sahnesi’nde hava kurşun gibi ağırdı…

Sahnede Bay Feuerbach rolündeki pörtlek ve torbalanmış gözleriyle, ses tonuyla, vurgularıyla , boyu posuyla tersten oynayan hakiki bir aktör vardı…

Hakan Meriçliler sahnede büyürken büyürken Yıldırım Önal takma olduğu rivayet edilen gözünü çıkarmış oyun niyetine Oğuz Atay’ a yuvarlıyor Oğuz Atay da beynindeki urdan mı bilinmez başını tutuyor, alnını ovuşturuyordu…

16 Ekim gecesi Ankara Şinasi Sahnesi’nde hava kurşun gibi ağırdı…

16 Ekim gecesi Ankara Şinasi Sahnesi’nde Trabzon’dan gelen “kumpanyayla” birlikte sahnede Yıldırım Önal vardı , Oğuz Atay vardı , Bay Feuerbach vardı , Hakan Meriçliler vardı…

16 Ekim gecesi Ankara Şinasi Sahnesi’nde hava kurşun gibi ağırdı…

Ama içeriye giren kocaman bir de güneş de vardı…

Daha ne olacaktı ki ?

Murat Örem / 18 Ekim 2012 / Ankara…

(www.tiyatrodunyasi.com'da yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder