*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

27 Kasım 2012 Salı

Tiyatro Zehirlenmelerinde Kullanılmak İçin Evde Yapılacak Ballı İksir Formülleri

Bir arkadaşın işgüzar tabirinden yola çıkarak sorarsak; “Şehr-i Ankara’da, Ekim ayının 2’sinden Kasım ayının 21’ine kadarki elli günde 15 oyun izlerse bir insan ‘tiyatro zehirlenmesi’ yaşar mı ?

Diyelim ki tiyatro zehirler de, oturup yattığı yerden kumandayı ele geçiren her faninin gece gündüz fark etmeden yaşadığı bin bir saatli televizyon esirliği ‘aydınlanma vakitleri midir ?’

Zehirleyen tiyatro mudur yoksa yüzyılın en büyük ve en doğru icatlarından olduğu halde anlamını kaybede kaybede tahrip gücü yüksek saatli bombaya benzeyen televizyon mu ?

Zehirleyen sevgi midir sevgisizlik midir ?

Zehirleyen , kendi kozana mahkum ola ola canlıyken ölmek midir , yoksa “denedim daha iyi yenildim” misali yaşaya yaşaya günü geldiğinde de perdeyi usulca kapatmak mıdır?

Zehirleyen , şu sitede yazan herkesin bin bir emekle kotardığı yazıların daha iyilerini yazmaya çabalamak yerine yorum kısımlarına dilbilgisi ve anlam eksiği cümleler ve kesin yargılarla çiziktirivermek midir ?

Herkesin bir hayatı olduğu ‘yaşamak’ denen oyunda, romanlar, kitaplar, hikayeler, filmler, dramalar ve tabi ki tiyatro eserleri kıymetini bilene bin bir hayatın kapısını açar...

Bin bir hayatın kapısından içeri girmek , evlatlığın, babalığın, analığın, işçiliğin, ustalığın, çıraklığın, sevgili olmanın, güneşli pazarların, gölgeli kışların kısaca hayatın hakkını daha iyi vermek demektir...

“Bilmeyen ne bilsin bizi , bilenlere selam olsun “ misali hayatın hakkını vermek parayla pulla, bitirilen okullarla, rulo yapılıp dolapların üstüne atılmış sertifikalarla açıklanamaz, anlaşılamaz...

Hayat, maskelerle , tehir senetleriyle geçirilecek günlerin toplamı değildir...

Hayat, “bir emekli olsam siz beni o zaman görün” diye diye yollarda heder edilmiş ömürcüklerin diyeti misali , kerameti kendinden menkul adamların sattığı bin yıl vadeli ilüzyonların büyüsüne kapılarak ömrünü ipotek ettirmek de değildir...

Hayat, “fikir sahibi olmayı mal sahibi olmaya tercih ettiğimiz gün hepimizin durduğu yer daha başka olacak” diyen Peyami Safa’nın da , “Masalların Masalı” diye bir büyük şiiri yazmış Nazım Hikmet’in de sesine doğru yürümek demektir...

Hayat, karlı Sisley tablolarının büyülü kapısından içeri girerek kendine ve insanlığa dair yeni şeyler düşünme vesilesidir...

Hayat, “gemilerin dilinde konuşursa bir insan / bütün denizlerin tuzudur ellerinde kalan ” diyen şairin de aranızda olduğunu bilmektir...

Hayat, Ankara gibi , İstanbul gibi, İzmir gibi koskocaman şehirlerde bile insansız sokak ve kış akşamlarının boynu büküklüğüne, televizyonlu ama paylaşımsız evlerin hükümranlığına inat , tiyatro salonlarında göz aşinalığıyla bile olsa yeni insanlar, yeni hayatlar biriktirmektir...

Tiyatro bunun için vardır...
Tiyatrocu bunun için vardır...
Seyirci bunun için vardır...

İnsan, insanı yine insanda görsün de kendine bir daha baksın diyedir , tiyatro...

Hangi yaşta ve işte olursa olsun , ‘Annelerin ninnilerinden spikerin okuduğu habere kadar’ duyduğu her şeyi herkes bir daha bir daha bir daha sorgulasın diyedir tiyatro...

“Çürümüş bir şeyler Danimarka Krallığında” cümlesinin çağrıştırdıkları üzerinden dünya tarihine bakabilmenin de yoludur tiyatro...

Medea’nın elindeki kanın herkesin ellerine bulaşmış olabileceğini de sordurur insana tiyatro, Çehov’un Vişne Bahçesi’ndeki uşak First’ün yüzüne baktığınızda nasıl bir hayatın üzerinize üzerinize geldiğini de...

37 yıllık ömrüne tiyatroyu , sahneyi de sığdıran Mayakovski , Atatol Behramoğlu’nun çevirisiyle “Şair İşçidir” isimli uzun şiirinin bir yerinde şunu der Türkçemizle...Çok seçkinci bir yaklaşım bu demeye teşne olanlar yine de bulup okusunlar şiirin tamamını..

“ ...Bilirim
hoşlanmazsınız boş lâftan
kütük yontarsınız kan ter içinde,
Fakat
bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:
Kütükten kafaları yontarız biz de....”

Tiyatroyu müsamere sananlar da , slogan mezesi yapmaya teşne olanlar da, televizyona giden yolun basamağı görenler de unutmasınlar ki huysuz bir attır sahne...Selamla kelamla bir yerlere geldiğini sananları kaldırıp atar günü geldiğinde üzerinden...

Ve bir oyunda , hakiki bir aktörün/aktrisin alnından damlayan tek bir “ter katresi” bile çölde vahadır...

Bu arada yazının başlığındaki ballı iksir formülünü hala merak edenler ‘exit’ kapısından sessizce dağılabilir...

Murat Örem / 22 Kasım 2012 / Ankara

(www.tiyatrodunyasi.com'da yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder