*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

18 Nisan 2016 Pazartesi

" şu son iki üç yılda uğurladığımız ibrahim balkan’a, ismail özkök’e, tahsin bozoğlu’na...selam söyle bizden hayrullah ağabey..." diyorum içimden...



çok güneşli  bir ağustos günü olmalı…
erdek  tatlısu dalyandayız…
1990’ların başı…


hayatımın neredeyse tüm  yazlarını rehin verdiğim :)))  o yerdeyiz…
evlatlarım 1998'li  arda erhan ve 1994'lü doğumlu umur örsan yok daha hayatımda…
hasılı, o kadar eski tarih olmuş bir zaman işte…


nazım hikmet’in o büyük bahri hazer şiirindeki gibi

“çıkıyor kayık
iniyor kayık,
devrilen
bir atın
sırtından inip
şahlanan
bir ata
biniyor kayık….”   misali , 
devriliyor ilk gençliğimin günleri arka arkaya , 
yanımdaki  sarı damarlı güzel gelinin rüzgarı  gölgesi ve ışığıyla…


çok güneşli  bir ağustos günü olmalı…
erdek  tatlısu dalyandayız…
1990’ların başı…
       

yolculuk hazırlığındayız…
ankara’ya dönüş zamanı artık…
bir yaz mevsimi kalebentliğim :)) daha  bitmek üzere…


iniyorum her tarafı  güz kokan otel odasından…
teras lokanta karışımı yerde bir adamla bir kadın masa futbolunun başındalar…
halk arasındaki   tabirle “langırt” oynuyorlar…
adam , güleç ve insan yüzüyle bizim hayrullah ağabeyimiz…


hani şu en delişmen lise zamanlarımızdaki ergen halimizle mezbahaspor adıyla katıldığımız ve babam taşkın hoca'nın antrenörlüğünde , bilal abimizin kaptanlığında fırtına gibi estiğimiz SUSURLUK 1985 / voleybol turnuvasında,  bizi biraz da hamhumşaralop kararlarla eleyen  şekerspor'daki rakibimiz ve o takımın da kaptanı  olan hayrullah ağabey bu susurluk’tan…


ilçedeki ilk gençlik yıllarımızda küçük büyük demeden sokakta yolda belde her karşılaşmamızda nezaketle bize hal hatır soran, hepimize ayaküstü ağabeylik , yol göstericilik yapan hayrullah ağabey bu…


hemen tanıyoruz birbirimizi karşılıklı…konuşuyoruz oradan buradan…takılıyorum hayrullah ağabey’e…hakem yoksa langırtta bile zor işiniz :))) siz alışmışsınızdır hakemle aynı takımda oynamaya..son dakikada bir şekilde kazanmaya :)))  diye…her zamanki nezaketiyle gülümsüyor hayrullah ağabey…hiç itiraz etmiyor…anlıyorum ki onun da aklında kalmış biz tıfılları  zamanında biraz da öyle böyle yendikleri…


hayrullah ağabey'in  karşısındaki de eşi  olmalı…diyorum içinden…
o kadar güzel bir kırmızı etek ve bembeyaz bir tişört var ki üzerinde…

o kadar güzel gülen bir kadın ki,
o kadar güzel bir kadın ki…


ve adamla kadın,
o kadar güzel bakıyorlar ki birbirlerine…
oyun / langırt  oynarken bile…


aşk bu olmalı diyorum içimden…
aşkın daha o yaşta bile çok  halini yaşamış biri olarak,  
mutlulukla gıptayla bakıyorum ikisine de…


sonra herkes kendi yoluna gidiyor dalyan’dan kalkan araçlarla…


ve aradan çok yıllar geçiyor…

hayrullah ağabey  susurluk belediye başkanı oluyor…
hem de hiç hesapta yokken…1999/2004…arasında…


ama ondan iki dönem önce , 1989/1994 arasında öyle bir efsane başkan görüyor ki susurluk,  tahsin bozoğluyla;   hayrullah ağabey'in başkanlığı da yıllar geçse bile sanki  o dönemin gölgesinde kalmaya mahkum oluyor…


ben ancak uzaktan takip edebiliyorum elbette bunları…
yorumlarım çıkarımlarım da uzaktan uzaktan...
belki daha derinini  o dönemde de susurluk’ta yaşayanlar biliyor…
ve  ben uzaktan uzağa hep güzel ve insan bir ağabey diye biliyorum  
hayrullah köroğlu’nu da…


sonra,  zor günler geçirdiğini duyuyorum onun da…
sıkıcı sıkıntılı , dedikoduya açık ve yaşarken anlatılması zor günler…


ama insan bu…

oluyor , 
her şey olabiliyor…

işte bu yüzden ne diyor eskiler, atalar ;
“gör ki neler gelir sağ olan başa…”

fakat ne olursa olsun hayata hep bir yerinden asılıyor hayrullah ağabey…
yanık sesiyle şarkılar söylüyor …
çok derin çok içli vurguyla yıllarca ezan da okuyan bir ses çünkü o….

resim yapıyor…
hatta yeni bir teknikle  üç boyutlu  resimler yapıp  sergiler de açıyor…

medyada haber oluyor bu çabaları…
serdar , gazetedeki köşesinde emek emek haber yapıyor…
bizler çok uzaklardan okuyoruz…
mutluluk duyarak...
gurur duyarak....

sonra aradan yine zaman geçiyor…!!!

2015 yılının mayıs ayında efsane başkanı tahsin bozoğlu’nu beyin kanaması nedeniyle toprağa veren susurluk, aradan bir yıl bile geçmeden bu kez de bir başka belediye başkanı olan hayrullah köroğlu’nu 2016 nisan’ında bu kez  kalp kriziyle bırakıyor kara toprağa….


çocukluğumun, ilk gençliğimin bir  güzel ağabeyi daha ölüyor…

gecenin bir vakti, zaman yeni güne giderken,  taşkın hoca yanımda kendi bilgisayarına dalıp dalıp bakarken ben de klavyemdeki tuşlara tek tek vuruyorum parmaklarımla... aklıma gelen bölük pörçük anılar  bunlar oluyor…


hepsini şu son iki üç yılda uğurladığımız  " ibrahim balkan’a, ismail özkök’e, tahsin bozoğlu’na selam söyle susurluk’tan, bizlerden  hayrullah ağabey.." diyorum içimden... ve kendimi gelmeyen uykuma  teslim etmeye hazırlanıyorum…  

( murat örem / 18 nisan 2016 / ankara…)
kayıt / seslendiren / hayrullah köroğlu / 2015 / 



15 Nisan 2016 Cuma

“galatasaray aristokrasinin, fenerbahçe burjuvazinin, beşiktaş proleteryanın takımıdır…” kurthan fişek...


beşiktaş bir kez daha şampiyonluğa gidiyor ya…
fırsat yarata yarata ben de beşiktaşlı geçmişime gidiyorum…


beşiktaş deyince de, aklıma habire,  şu dünyada tanıdığım en nev-i şahsına münhasır, en delikanlı ve en renkli isimlerden olan kurthan fişek hoca ve onun tanımlamaları geliyor…


akademiden medyaya spordan sanata kadar hayatın her alanında kendi çizgisinde yürüyen net bir adamdı kurthan hoca… yirmi yıl önce,  o zamanlar anadolu ajansına bağlı olarak yayın yapan radyo anadoluda hazırlayıp sunduğum bir programa çağırdığımda koşarak gelmiş kaydı keyifle yapmış ve sonrasında da saatlerce sigara ve kahve eşliğinde sohbet etmiştik kendisiyle…


ntv’nin hafta sonları 6 saat spor yayını yapmaya başladığı  ya da ntvspor’u yeni açtığı aylardı ve kurthan fişek hoca hafta sonlarının sporla yeniden anlam kazanmasından çok mutluydu…


sonraki yıllarda da ne zaman kendisine ulaşmak istesem, danışmak istesem ikiletmemişti…telefonla katkıda bulunmuş gerektiğinde kalkıp gelmişti…türkiye’nin 1980 darbesine gittiği 70’lerin ikinci yarısındaki dönemde spor akademisinin sorumlu ismi olurken başından geçenleri anlattığı sohbetlerini “yok artık…yok artık…” diye diye dinlerdiniz…


neler neler yaşamamıştı ki…
spor akademisindeki genç öğrencilerin siyasal olarak keskin kamplara ayrıldığı dönemde kendi rengi hep belli olduğu halde,  neredeyse bütün öğrencileri hocalarının adalet duygusuna hiç itiraz etmemişler, büyük güven duymuşlardı…güreşçiler bir başka siyasetin yanındayken, basketbolcular ayrı atletler daha ayrı bir gruptaydı mesela…bir çok meseleyi  hakkaniyetli tarafıyla daha başlamadan çözmüştü kurthan hoca…


kendisini ölümle tehdit eden öğrencileri  hocalarının hiçbir ayrım yapmadan onlar için de samimiyetle çabaladığını duyduklarında bambaşka insanlar olmuşlardı…12 eylül darbesi olduğunda bütün bu çabalarının karşılığını almıştı elbette kurthan  hoca da…!!! uzaklaştırılarak…!!!


uzunca bir dönem tempo dergisinde zeka kokan yazılar yazıp notlar vermişti…sıfırcı hoca lakabı köşesinin adıydı..


babacan  adamdı kurthan hoca…
ters adamdı da aptallıklar haksızlıklar karşısında…
davudi sesli adamdı…
okkalı argolu adamdı…
iyi içen adamdı…
ve  pek güzel adamdı…


severdi kitabın ortasından konuşmayı…
lafı eğip bükmeyi sevmezdi de bilmezdi de…
sporun sosyolojisine hakkıyla vakıf herkesin bildiği analiz de onundu…
kitabın ortasından konuşarak şu cümleyi kurmuştu kurthan hoca;       


“galatasaray  aristokrasinin
fenerbahçe   burjuvazinin
beşiktaş   proleteryanın 
takımıdır…”

elbette bütün genellemeler gibi bu genellemenin de istisnaları vardı/r…


fakat beşiktaş yeniden şampiyonluğa giderken,
ben de beşiktaşlı geçmişime gidiyorum ya…


beşiktaş tarihine dair izlediğim her belgeselde,  son noktada kurthan hoca’nın şu yukarıdaki tespitine bir kez daha hak veriyorum…İngilizcedeki loser tabiri ne kadar karşılıyor bilmiyorum ama oğuz ataycadaki tutunamayan tabirinin tam karşılığı biraz da bu tanım ve tutum…iradi bir tarafı var bu tavrın ve pilavdan dönenin kaşığı kırılsın  efelenmesi..


bu tutunamama hali  asla ve kat’a boynu büküklük içermiyor…
derinden gelen bir dip dalga var ki onun adı;
“ üstü kalsın…”  külhaniliği…


olan bitenin farkındayım ama “aşımı, işimi, eşimi, aşkımı…kaybetme pahasına bile.." sizden ve düzeninizin kötülerinden / kötülüklerinden olmayacağım külhaniliği…

ben yalnızca kazanmak için değil,  kalabalıklarda kaybolmamak için de, kendi gerçekliğimden ayrılmamak için de burdayım , yensem de yenilsem de burdayım tavrı…


90 dakikanızı ayırırsanız youtube’da da bulunan  “asi ruh” belgeselini izlediğinizde daha bir anlayabilirsiniz  bu hal ve tavrın dip dalgasını…


ve asla yağmacı, yıkıcı, despotik olmayan ama her ahval ve şartta “kumda oynamayı sorgulamadan koşulsuz şartsız kabul eden efendi çocuk olmayı da kesinlikle reddeden” bu külhanilik,  beşiktaşlılığı tanımlamaya çok yakışan kavramlardan…kurthan hoca’nın tanımı da tüm bunları pekiştiren bir kallavi özet cümle…


belki de bu yüzden zeki demirkubuz gibi bir ismin zaten beşiktaş’tan başka bir takıma yakın durması ihtimal dahilinde değil…tıpkı feridun düzağaç gibi….


bütün demirkubuz filmlerinde arka fona hep kaybetmenin gölgesi sıvanır…
duvarlara, insanlara, kelimelere…

hayat budur zaten…
kaybetmeye mahkum olmaktır…
ölüme mahkum olmaktır…

ama  hayat aslında nedir bilir misiniz ;
ölüme mahkum olduğunu bile bile
ölüme de, adaletsizliğe, haksızlığa da, aşksızlığa da,
samimiyetsizliğe de her daim karşı olmaktır…



iyi bir beşiktaşlı bunu bilir…
hüznü bilir…
kaybetmeyi bilir…

aşkın da bir yanı hep kaybetmeye bakar…
ne der mevlana;
“aşk bir uçurumdan atlamaya benzer
bu yüzden sevgiliye yar deriz...”

bu yazıyı yazarken , yunanistanın en güçlü kadın seslerinden olan eleni vitali’yi yeni keşfetmenin ayıbıyla ve tarifsiz mutluluğuyla defalarca dinledim şu aşağıdaki şarkıyı…

eleni vitali’nin sesi insanın ciğerini deliyor , tamam da…
peki,  türkçeye bu kadar etkili biçimde çevrilen sözlere ne demeli…
uyarlayarak söyleyelim o zaman ;


“siz kaybeden beşiktaşlı olmanın da huzurunu nereden bileceksiniz
bu kadar çok kazanma hırsıyla gözünüz kör olmuşken…”  

                   …………..
         eleni vitali ; grammi kai grafi / mektup ve yazı

bana, bir mektup; bir yazı yollamışsın...
beni, daha fazla sevmediğini söyleyen!..
bu, senin seçimin...
sana, iyi şanslar; her nereye gidersen!..

sadece, bak arkanda bıraktıklarına...
belki, sana arkadaşlık ederler;
yalnız bırakıldığında...

bana, bir mektup; bir yazı yollamışsın...
başka bir kadına, meylettiğini söyleyen!..
sen, âşkı nasıl bileceksin?..
bu kadar çok kadınla, birlikteyken...

sadece, bak arkanda bıraktıklarına...
belki, sana arkadaşlık ederler;
yalnız bırakıldığında...

            ( murat örem / 15 nisan 2016 / ankara….)
-fotoğraf/karikatür/ ali ulvi ersoy-
                        -web alıntı/karikatürcüler derneği-




13 Nisan 2016 Çarşamba

karısı sokrates’e “seni haksız yere idam ediyorlar” dediğinde, koca kafası pörtlek gözleriyle şunu demiştir sokrates ; “ beni haklı yere idam etselerdi daha mı iyiydi…” işte beşiktaşlılık tam da budur…arda'ya sorun anlatsın size...


cumhuriyet tarihinde  dönem dönem siyasi konjonktüre göre  dolmabahçe, mithatpaşa,  inönü stadı olarak da adlandırılan yapı baştan aşağı yıkılıp yeniden yapıldı…


inşaat süresinde kulüp adına yapılan ve bildiğimiz kadarıyla geleceği de bağlayan uzun vadeli anlaşma nedeniyle, şimdi biz seyircisi taraftarı ve beşiktaşlısı  olarak oraya “ vodafone arena”  diyecekmişiz…!!!!


bu    “vodafone arena” kısmına yazının sonunda geri döneriz…
parayı veren düdüğü çalar / mı? /  kısmına mutlaka geri döneriz…


çünkü isim önemli…
isim o kadar önemli ki , kişilerin , insanların hayatlarında bile psişik, psikolojik, sembolik onlarca anlamı ve daha da önemlisi  belirleyiciliği var isimlerin, bu yüzden çocuklarınızın adını koyarken çok dikkat etmelisiniz  diyenler gittikçe daha inandırıcı oluyorlar…


mesela bir kız çocuğuna nazlı ismini, eda ismini  koyduğunuzda gerçekten de nazlı olabiliyor…bunu da şöyle açıklıyor konuya ilgi duyanlar;  bilinçaltında  yüzbinlerce kere bu kavramı kendisiyle özdeşleştiren zihin kendi kendini böyle davranmaya kodlayabiliyor, bu hali üzerine deri gibi yapıştırabiliyor…


bunlar biraz aktüel biraz bilimsel konular…
ama tümüyle de yok sayılacak şeyler değil…


ülkenin gelmiş geçmiş en tutarlı en zeki en büyük kalemlerinden olan ustaların ustası  aziz nesin’e soracak olursanız,  soyadı kanunu döneminde en korkaklar güçlü, yılmaz, demir , aslan gibi sıfat/sıfat isim  soyadları  almışlardı kendilerini farklı göstermek  için  diye anlatır okuyanı sarsacak biçimde…


elbette bunun istisnaları vardır…


fakat benim de isimler konusundaki tecrübem konulan isimlerin davranışları ve duyguları etkileme ihtimalinin hiç de göz ardı edilmemesi yönünde…bu blogun daimi okurları bilirler ki bir çok yazıda,  ya laf oraya geldiği için ya da ben lafı oraya götürmek istediğim için oğullarım umur örsan ve arda erhan’dan bahsederim mutluluk duyarak…mesela umur…emr, umr diye gider kökleri…anlam olarak adap bilen, usul erkan bilen, kendini bilen, işleyişi bilen, devleti bilen kavramlarına kadar da gider…artık çok çok az kullanılsa da dilimizde “umur görmek…” diye bir tabir vardır…tecrübeli, halden anlayan, dikkat kesilen, devlet adabını bilen anlamında…


ama dilimizde hala çok kullandığımız “umruMda değil /  umruNda değil..” tabirleri de vardır…umursamak fiiliyle bağlantılı biçimde…ve beni ilgilendirmiyor, önemsemiyorum, önceliklerim arasında asla değil ifadelerinin  biraz da külhani biçimde özetidir…işte büyük oğlum  umur , üniversitenin ilk yılında da yine güle oynaya sınıfının en yüksek notlarını alırken, bir adamın bir kadının insan olarak kaç okka çektiğini o kişiye 20 saniye bakarak şaşmaz teraziyle tartarken ve üniversitede de  24 saatin 28 saatini tatlı tatlı uyuyup keyfine bakarak(!!!)  geçirirken , kaldığı hosteldeki arkadaşları bir süre sonra ona artık umur diye değil de “umursamaz”  diye seslenir olmuşlar…çünkü umur yine o terazisini çalıştırarak etrafındaki insan cüruflarını ilk günden ayıklamış kendine fazla fazla yeterek ve en çok kendisinin başrolde olduğu kocaman bir dünya kurmuştu…bu kendine yeten tavrı bir çok yaşıtına da kibir olarak, umursamazlık olarak yansımıştı elbette…


aslında umur’un yaptığı cahillerin, boş insanların, sığ kafaların  arasında kendini korumaya almaktı…zamanı kıymetliydi..emeği kıymetliydi…kimse ona “geyik muhabbeti yaptıramazdı eğer o istemezse…” ama umursamaz damgasını da tatlı tatlı yemişti…


arkadaşlarının bu  umursamaz tanımını bana umur’un kendisi anlatmıştı..hem de keh keh gülerek…ben de dinlerken pek gülmüştüm…belki de ben özellikle evdeki çocukluk dönemlerinde umur’u o kadar çok yanıma çağırmıştım ki kah bir tenis  maçını birlikte izlemek, bir golün tadını çıkarmak için, kah bir tornavidanın ucundan tutmayı öğretmek için , kah da ortada hiçbir neden yokken sırf  havaalanı yanaklarından ısırmak için..


belki de oğlum umur’un  
savunma mekanizmalı J
umursamayan tarafları
taaa o zamandan
devreye girer olmuştu…!!!


hakikaten bugün de umur, kendini ilgilendirmeyen, ilgilendirmediğini düşündüğü  meselelelerde dünyanın en umursamaz adamıdır…kendini ilgilendirdiğini düşündüğü meselelerde de “massırın deliğinden mısır’ı görecek kadar cevval olur…” 5 yaşında da böyleydi…şimdi 22 yaşında da böyle…ihtimal 72 yaşında da böyle olacak ben artık o günleri göremesem onunla tatlı tatlı dişemesem de…umur’un bu umursamazlık halini bir eleştiri olarak zinhar söylemiyorum…bunu bir tespit olarak hatta saygı duyduğum bir tespit olarak söylüyorum…ve kıymetli okurlarımJ  isimlerin böyle yan etkileri olabileceği konusuna ben de bu nadide tecrübemle bir katkıda bulunayım istedim…!!!    -bir de uzatın kulağınızı, kimseler duymasın ama her lafı bir vesileyle umur’a getirdiğime göre, erasmus’la çok uzaklardaki oğlumu hakikaten çok özlemeye başlamışım herhalde ben iki buçuk ayın sonunda…-



ne diyorduk…
vodafone arena diyorduk…


-taşkın hoca esneme !!!
yazı biraz daha uzayacak !!!…

çay ve ihtiyaç molası vereceksen
fırsatı değerlendir…

daha  yazacağız…
sen de okuyacaksın
çok  kıymetli bir okur olarak…

akşama quiz var / sözlü var …!!! J  


üç yıl önce yıkılırken de , yıllar boyunca yapılırken de nihayet bursaspor maçına yetiştirilip açılırken de hakkında onlarca tevatür döndü bu vodafone arena isimli stadyumun ve  herkes kendi baktığı yerden yorumlarda bulundu…

isim diyoruz ya…
biz çok milliyetçiyiz ya…
bir de şunu sıkıştıralım araya…
ne o zaman bu arenalar, vegalar, malllar, tauruslar, karumlar…
bu da ayrı bir acıklı alan…
tenakuzun / çelişkinin kralı, feriştahı….
karar vermek lazım….


zaman geçip bina ortaya çıktıkça beğenenler oldu, eleştirenler oldu, tarihi dokuya dikkat çekenler oldu, güncel siyasetle ilişkilendirenler oldu…nihayet açıldı vodafone arena…ismet özel’in dediği gibi kime kulak kesildiysek öbür yöne sağır kalmayı abarttığımız için , havanda su dövmeyi sevdiğimiz için ve daha da kötüsü her şeyi ama her şeyi siyah ya da beyaz diye görmek dışında bir yol aramadığımız için elbette hemen  bitmez bu tartışmalar ,  ithamlar, şunlar bunlar….



aslında hikayenin kesin olan yanlarından biri şu; beşiktaş üç yıldır  elinde forması,  kendine kiralık ev aradı, öyle oldu böyle oldu ama nihayet evine döndü…


bu üç yıl içinde de büyük yanlışlar yapmadı…sığ polemiklerden olabildiğince uzak durdu…özellikle şenol güneş dönemiyle birlikte sahada müptezellikle anılan isimlerden olaylardan bariz biçimde uzak durdu…iyi de futbol oynadı…bazı maçlarda öylesine pas trafiği yaptı ki ben mesela sahadaki beşiktaş formasını bordo mavi görür oldum büyük bir mutlulukla…aman diyeyim, bu bordo maviyi  bordo lacivert yapalım da yanlış anlaşılmasın…kastettiğimiz barcelona çünkü….


beşiktaşımız; mümtaz soysal hocanın 1980’lerdeki beşiktaş hakkında döne döne ve hakkını vere vere  yazdığı gibi bir kolej takımı havasıyla kalender, disiplinli, başı asla öne eğmeyen bir iklimi yaşadı ve seyircisine de yaşattı bu son üç yılda....bir anlamda tam da kendisine yakışanı yaptı…


hem de tüm bunları evinden uzaktayken yaptı…
evinden uzaklarda olmanın ne olduğunu bilenler bilmeyenlere anlatsın…
bazen evin içinde olursunuz da evinizden artık çok uzaktasınızdır..
bazen bir saçak altı sizi yalnızca ıslanmaktan kurtarır ama orası sizin evinizdir…


beşiktaş artık evinde değil yuvasında…
ve bu benim için çok anlamlı…
çünkü biliyorum bir evi yuva yapan unsurları…
evle yuvanın anlam olarak arasındaki büyük farkı !!!


beşiktaş;
bundan sonra da
yener yenilir, o olur bu olur…
şampiyon olamaz, olur…
hayat bu…
ama bunları artık evinde yaşar…


hayatta
hep kazanamazsınız…
hep kazanmamalısınız da…
ama yenilirken bile direnmeniz işin amentüsüdür…

hayat; 
düştüğü ya da düşürüldüğü yerden
elleriyle üstünü başını silkeleyerek
etrafa cüruf atmayarak
çirkefe meyletmeyerek
kalkanlara bakar en çok…


büyük kitlelere , milyonlara mal olmuş kurumlar, oluşumlar içinde her renkten insan vardır…bulunur da... bunu engelleyemezsiniz…hayatta hiç sevmediğiniz biriyle aynı takımı tutabilir , aynı partiye oy verebilirsiniz….


demokrasi budur…hayat budur….


ama içinde her renk bulunan kurumların bir de baskın renkleri vardır…
beşiktaş’ın da baskın rengine onlarca ayrı sıfat takabilirsiniz…
halk takımı dersiniz, arabacılar dersiniz, saray takımı dersiniz…
bunların üzerinde de saatlerce konuşabiliriz…
kökenlerini anlatabilir, dinleyebilir, sorgulayabiliriz…


ama beşiktaşın baskın rengi
tarihin hiçbir döneminde
hiçbir zaman
olumsuz sıfatlarla 
anılmayacaktır…
tarihte de anılmamıştır…


bunları polemik olsun diye yazmadığımızı hakiki okurlar bilir…
kimselere tersten çakmak da değil derdimiz…


bir hakiki beşiktaşlı,  ülkenin her yerinde aynı saygıyla karşılanır…
her kapıdan içeri girip bir bardak çayı içebilir…
gittiği yerin karadeniz , akdeniz , ege , iç anadolu olması fark etmez…


tarihinde çok hakkı yenmiş olabilir beşiktaşın…
öyle de olmuştur….

ama sokrates’in şu hikayesini mutlaka bilir iyi beşiktaşlılar ;
 “karısı sokrates’e “seni haksız yere idam ediyorlar”  dediğinde
koca kafası pörtlek gözleriyle şunu demiştir sokrates ;
“ beni haklı yere idam etselerdi daha mı iyiydi…”


işte beşiktaşlılık tam da budur…
çarşı da budur…
kara kartal da budur…


bu takımın harcında şeref beylerin, şükrü gülesinlerin, baba hakkıların, sabri dinoların, soğuk ama klas ingiliz milne’lerin , süleyman sebaların  emekleri vardır…ahlakları vardır…  


şuradaki dört yüz küsur yazıyı okuyanlar bilir…
çok değinmişimdir…
benim elli yıllık ömrümde
yedi iklim dört kıtam ne kadar öğretmense
o kadar da beşiktaşlı olmuştur her daim…


beşiktaş bir takım değildir çünkü…
beşiktaşlı olmanın mütemmim cüzüdür…

iyi bir beşiktaşlı ;
felsefeyi bilir,
adaleti bilir,
demokrasiyi bilir,
hakkı bilir,
hukuku bilir,
kalemi bilir,
kitabı bilir,
emeği bilir,
insanı bilir…
bildiğini de
bilmediğini de
bilir…

en önemlisi de  
efendice kaybetmeyi bilir…
ve dimdik duruşla 
kaybedilen her maçla birlikte
nice gönüller kazanmanın 
ne olduğunu 
nasıl olduğunu bilir…


arda’ya bir  gün 
nasıl hakiki beşiktaşlı olduğunu sorarsanız
size tam da bunları anlatacaktır…

bunları bildikten sonra,
kendini bilen fenerbahçeliyle,
galatasaraylıyla,
bursasporluyla 
yarenlik etmek onurdur,
farzdır her hakiki beşiktaşlı için…


bu farzların yanında
şampiyon olmak
nafiledir beşiktaşlılar için…
umurunda bile değildir kimsenin…

gerisi de laf-ı güzaftır…


biz yazının sonunda şu vodafone arena kısmına değinecektik değil mi…


kitabın ortasından konuşup  kısa keselim o zaman…


kimse kusura bakmasın, bundan onlarca yıl önce yoksul balıkçı mehmet galin’in o zamanki antremanlarda izlerken hadi kara kartallar hadi kara kartallar diye söyleye söyleye  efsaneleştirdiği  kara kartalı öyle arenalara falan sığdıramazsınız…


benim için orası 
yalnızca beşiktaş’ın evidir…
kara kartal’ın yuvasıdır…
nokta….


ve insanın ,  
bedava bile olsa
evine aldığı koltuk takımının markasını  
girişteki zile  isim diye yazmasını
benim gibi 
ihtiyarlık eşiğindeki bir adama
sponsorluk şu bu...diyerek bile
anlatamazsınız…!!!

anlatamazsınız....!!!

( murat örem / 13 nisan 2016 / ankara…)
-fotoğraf/ wikipedia-