*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

20 Nisan 2019 Cumartesi

2017 yılının yazı...nurdilek murat'a "unutma beni hep oku" diyor...murat, nurdilek'i sakince dinliyor ve "bunu sana yazdım sen oku" diyor...

                                                        ağustos / 2017 / ankara 


nasıl boktan başlıyor 2017...

yarım asra yaklaşan ömrümün 
en büyük kroşesini yiyorum 
2017'nin cüce şubat ayında...

ömrüm boyunca 
baba ve oğul olarak 
en büyük didişmeleri yaptığım
en sert eleştirileri getirdiğim 
ama aklına da en çok güvendiğim 
babam taşkın hoca
"üstü kalsın (!)"  diyerek
çat diye çekip gidiyor....



oğlum babanı kaybettik diyor 
telefonda annemin sesi...
ışık hızıyla yola çıkıyoruz...
yolda kalbi çalıştı haberleri alıyoruz...

 
ama biliyorum...
it gibi biliyorum ki 
bitirmiştir  maçı taşkın hoca...
hiç yoktur öyle eyvallahı...
küçük bir jesti bu, biz geride kalanlara
yaşıyormuş gibi yapmak iki gün daha...

öyle de oluyor zaten...

işte böyle başlıyor 2017...
taşkın hoca, çakıyor golü doksana...
şimdi su satırları yazarken bile o anlar gözümün önünde...

sevgili eniştem(iz) hakan okursa bu satırları
yine sitem eder inceden kalından
amma çok yazdın hüzünle babamızı diye...


ne yapayım, benim de acılarla başetme yolum bu...
YAZMAK ve YAŞAMAK....

bildiğim bu....

ölümün üzerinden aylar geçiyor...
kare kare hatırlıyorum her anı...
küçücük bir çocukken 
at kafalı kırmızı bisikletimi 
of demeden lise yokuşunda 
çektiği geliyor babam taşkın hocanın...

yirmili yaşlarımdaki ilk evliliğimin öncesinde 
evlenenecem de evlenecem(!!) diye tutturduğumda
tahta ekmek kutularını tek yumrukla parçaladığımda
kocaman masmavi gözlerini açıp 
oğlum, ben de seni akıllı bir adam sanırdım
ne bu akılsız bu serseri halin...
diyen yüzü geliyor gözlerimin önüne...


taşkın hoca, ölümünden sonra da
hayatımın her anında rol alıyor...
sigara yakarken aklıma geliyor...
dostlarla dertleşirken aklıma geliyor...

"beşiktaşımızın" maçlarını izlerken
gözlerimden yaşlar akıyor...


işte böyle kapkara zamanların 
içindeyken çıkıyor karşıma GÜNIŞIĞI...

ben ona taa ilk zamanlardan günışığı diyorum
siz ona , nur diyorsunuz, dilek diyorsunuz
nurdilek diyorsunuz...


bunlar olurken takvim 2017'nin haziranını gösteriyor...


sonra hayat akıyor...
adaletsiz bir durum bu diye yazıyorum nur'a bir gün....
sen benim onlarca dijital kaydımdan 
sesimi bile biliyorsun...
ama ben a harfini bile duymadım senin ağzından daha  
diyorum...


dililili dillili dilili diye çalıyor bir sabah 
messengerin telefonu...
açıyorum sakince...uykulu...aheste...
aramızda  15  BİN KİLOMETRE var....
hakikaten öyle....


telefon çalıyor ama 
alışmışım gecenin beşlerinde uyuyor gibi yapmaya...
bu da taşkın hoca'dan miras bana...
uykuyu hiç sevmemek de taşkın hoca'dan miras...



konuşuyoruz nur'la ilk telefonda 18 dakika 54 saniye...
buğulu dingin bir ses karşımdaki...
çok güzel "ewweet" diyor arada....


ömrüm boyunca, sesime dair 
o kadar çok övgü almışım ki...
ses konusunda ben de not verir olmuşum etrafa...

 
sonra bir hikaye başlıyor....
uzun bir hikaye ...
yorucu bir hikaye...
aşk dolu bir hikaye...

bir gün o hikayeyi de yazacağım uzun uzun, 
ömrüm vefa ederse...
bu yazıyı özetin özeti kabul edin....

bir gün ey nurdilek hanım bu  böyle olmaz diyorum...
ne işin var senin taa oralarda diyorum emir kipiyle...
kıldı tüydü, antindi kuntindi diyor...


nasıl inatçı bir kadın....
nasıl vahşi...
nasıl da erkekleşmiş (!!!)

bunu da biliyorum, 
bütün güzel ve çok alımlı kadınların
etrafındaki leş köpekbalıklarının
ve erkek müsvettelerinin yılışıklığını ekarte etmek için
yıllar içinde refleks olarak erkekleştiklerini biliyorum...
o yumuşak kalpleri, o sert kabukların içinde çürüyor...
bu hallerin en büyük sebebi biz erkeklerin rezilliği....
yılların tecrübesinden çok iyi gözlüyorum bunu sağımda solumda...

 
bana bak , beni çok iyi dinle nur (!) diyorum, 
sözümün üzerine söz söylenmesine alışık değilim ben...
ben , gel , diyorsam, geleceksin...
kalbin, gelmeliyim diyorsa...kesinlikle geleceksin...
karar kesin...mütalaa yok ... 
diyorum...


al sana biletler...uçaklar..uçuşlar... diye de ekliyorum...
senin nasıl böyle etki gücün var diyor nur da bana...
zaman temmuz oluyor...2017'nin temmuzu...

 yolcu bekliyor, yolcu uğurluyor havalimanlarında murat örem.


ki, istemezse, kapının önüne çöpü bile çıkartamazsınız ona...
a harfi bile dedirtemezsiniz...kuzu gibi yapıyor bunları....

ve sonra hayat bir daha akıyor....

defalarca anlattırıyorum NURDILEK'e de
babam taşkın hocanın öğretmenliğini...
her dinlediğimde gözüm doluyor...

binlerce isim gibi, NUR da babamın talebesi...
onun da kulaklarında çınlamış
taşkın hoca patentli avagadrolar, element tabloları, atomlar...

hepimiz ayrı ayrı çok sever, çok da çekinirdik taşkın hocamdan
diyor bana , nurdilek de...

babam diyorum, 
herhalde en çok şu deli oğlunun karşısında 
susmuştur, alttan almıştır  
diye kuruyorum cümlemi...


nereden mi biliyorum bu ruh halini...
ben de babayım...
ben de susuyorum bir oğlan karşısında yıllardır...
işin raconu bu...hayatın kanunu bu....
bir gün o da baba olunca, anlayacak beni...
ben hayatta olsam da olmasam da anlayacak...
anlamadığını iddia etse de, it gibi anlayacak....

sonra aradan aylar geçiyor...yıllar geçiyor...
aylarca aylarca yanyana yürüyoruz nurdilek'le...
ankaranın eskişehirin datçanın sokaklarında yürüyoruz....

aynı evin içinde hayatın her yanını soluyor ısırıyoruz...
onlarca kadim dostumu ağırlıyor nur, güzelim sofralarında....

her fırsatta 
hiç ankaralı olacağım aklıma gelmezdi diyor bana defalarca...
eğer it murat örem zamanlarımdaysam
ankarayı beğenmeyen arkadaş da sivaslı diyorum...gülüyoruz....
sonra da ekliyorum; biz ankaralı değiliz...şimdilik ankaradayız...


nur'la yaşadıkça yaşadıkça anlıyorum ki, 
bir yanı dünyanın en munis insanı
bir yanı vahşi ve yırtıcı  bir leopar...

ben ki, 50 yılda 50 ömür yaşamış
çok gamsız çok ukala çok egolu görünen bir adamım ya...
nur'un da sabrını taşırmayı başarıyorum narsist yanımla :))

 
günlerden bir gün,
öyle bir ŞAH (!) çekiyor ki bana ya hep ya hiç (!) diyerek...
ezberim bozuluyor....alışmışım çünkü yarım asırdır
hep aklımdakini yapmaya....

önce bir sallanıp sonra bir daha sallanıp 
aklımı başıma getirince de varım ulan diyorum...
varım ulan....bıktım 400 metre bayrak yarışlarından...
seninle MARATONa varım diyorum gönül ferahlığıyla...

sonra bugüne geliyoruz, kısa keseyim...
sonra yarına birlikte yürüyelim diyoruz...

sonrası bilindik güzellikler, telaşlar...
sonrası iyilik güzellik...
sonrası aşk...umut ve sevgi....

ben buradayım sevgili okurum...
yazdım işte...
merak edenlere de etmeyenlere de
dostlara da, dost olmayanlara da yazdım işte....

ne diyordu büyük şair; 

"hiçbirinizle dövüşemem, 
benim dengemi bozmayınız..."

ve ne demişti bu hikayenin&yazının  başında, kadın adama...
ve adam ne demişti kadına...


işte size,  bu  güzelim hikayeden hep kalacak olan
ve zamanında binlerce kilometre öteden bana gönderilen 
o büyük şarkı...


sözlerine odaklanarak defalarca dinleyiniz....
sonra yazıyı bir daha okuyabilirsiniz....

sonra isterseniz, kendi hayatınıza da bakın...
belki size de gülümseyen bir SES , çok yakınlarınızdadır...

kimbilir..... 


ben şimdi gidiyorum....
daha yapılacak çok iş var...

ankara radyosu müdürlükleri günlerimden kalan
ingiliz kumaşlı takım elbisemi kuru temizleyiciden almam gerek..

daha sırada çiçekler, çikolatalar var, kitaplar var...
evde denedim denedim, 
ben de nurdilek gibi çok güzel "evvet" diyebiliyorum :))

öyle işte ....


                                        şarkı / UNUTMA BENİ HEP OKU

            ( murat örem /// 20 NİSAN 2019 / ankara )


 

30 Mart 2019 Cumartesi

acılarla savaşmak ne kolay, anılarla yaşamak ne zor...



dostluk dolu gecenin ardından,
üç saatlik uykuyla  yollara düşüp 
öğle güneşi  balkondan içeri  girmeden
kendini eve atıp, anahtarı çeviriyorsun ki
antrede duran kahverengi botlar  yok...


fotoğraflara bakıyorsun 
küçücüklükten bu yana 
yanında kendini hep çok mutlu hissettiğin

ÖREM BEBE'nin sahibi selahi örem deden,  
bin yıldır  "attaya" gitmiş...


30 yıldır her eve taşıdığın  
siyah camlı dolabın kapağını açıyorsun 
taaa üniversite yıllarından bir mektup,
orada duruyor boynu bükük;
sayfa sayfa yazan zeytuninin 
el yazısı hala dururken, kendi çoktaaan gitmiş , 
leylak zamanındaki sefil beyin kanamasıyla ...


telefon rehberinde geziyor parmakların
0 5yüz diye giden numarayı 10 yıldır aramamışsın
silmeye de asla gitmemiş elin, ölümün soğuk yüzüne inat... 
ve fakat hiç olmayacak anlarda  
kara kuyu  gibi içine çekiyor  seni sıfır beş yüz....


evin içinde yelken yepelek dolanıyorsun
bir kurşun kalem ilişiyor gözüne masada
arkasına takılmış plastik kapağıyla ucu çoktan körelmiş;
sağda solda kalmış pembe loto kağıtlarının
üzerine basıp geçerken, dizlerinde infilaklar...


buzdolabının raflarına saklanmış
yeşil biberler brokoliler kefirler ton balıkları...
kırmızı çaydanlık tertemiz dururken 
saksılar devrilmiş balkonda rüzgardan....


çekmecelerin içinden çıkıyor 
erhan dayınla taaa 1989'da 
eskişehir'de açtığınız resim sergisinin fotoğrafları
hüzün hüzün bakıyor fotoğrafta
hem erhan dayının kasketi 
hem de 21 yaşındaki simsiyah saçlı genç adam...


aynanın önünde bir düğme, kenarı çentilmiş...
öyle duruyor sanki bin yıldır...


kitapların arasında yamyassı olmuş kağıt misali
1987 balıkesir şubat yazıyor üzerinde
jelatini bile duran pembe beyaz maltepe paketinin....



balkona kuşlar konuyor 
dışarda deli bir rüzgar
evin içi sıcacık...
peki, neden ters dönmüş duvardaki tablolar...


ayların en zalimi nisan'a hazırlanıyor
soğuk mu soğuk mart güneşi...


mutfaktaki ocağın üstü tertemiz
tek bir çorba lekesi yok sağda solda...
ama kırmızı narlar,  eksilmiş salonda...
dolaplara çekmecelere bir ferahlık gelmişken
neden daralmış kocaman evin duvarları.... 

maillerin arasında öylece  kalmış 
taskinorem@yahoo.com adresi...

erzak dolabının içinde duruyor 
fasulyeler nohutlar mercimekler
ve kenardaki başka  kavanozların kapaklarında
güzelim taşkın hoca el yazısıyla 
yıllar önce düşülen notlar
"pudra şekeri / tuz / mahlep / nişasta "


artık kim açacak telefonlarımı, o tok baba sesiyle
"efendim yavrummm...." diye ...


ve  kim gözlerini kopça kopça açıp 
parmağını sallarken,  haklı sitemler edecek tiz sesiyle
"serrrseriii....ne çok şımartıyorlar seni...
benim varlığım yetmiyor mu...büyü artık..." diye...

acılarla, savaşmak ne kolay...
anılarla yaşamak ne zor....!!!


      ( murat örem / 30 mart 2019 / ankara....) 


                                        la casa della mamma tulipano










 

 





 

28 Mart 2019 Perşembe

"murat, huyun hep böyle dik olsun evladım ama çok az insan için huyunu da eğmeyi bil..." /1993 / jülide gülizar

                                          
                                                                     jülide GÜLİZAR 
                                            ( 1929 - 14 MART 2011  )

adına ne diyorlar ; inatçılık mı , kararlılık mı, irade mi...


aslına bakarsanız her üç kelimenin
kesişim kümesi de var, birbirinden bambaşka anlamları da...


taaa 1990'ların başında, neredeyse 3 yıl koca yıl, rahmetli jülide gülizar'ın birebir talebesi olma şansı yakalamıştım 2 yıl boyunca...yılların efsane yayıncısı jülide gülizar, isteyen herkesin hocasıydı, hiç kimseden emeğini esirgemezdi ama biz iki üç genç jülide gülizar hoca'yla aynı odada, neredeyse yanyana masalardaydık...dolayısıyla herkesten daha çok bizim hocamızdı...


beni de severdi, ayrı ilgilenirdi...genç kalemimi güçlü bulurdu...bir yazımda "yıllanmış paltonun kol uçları EPRİMİŞ" cümlemi okurken zınk diye durmuş "eprime kelimesini artık o kadar az insan bilir ki...aferin sana" demişti. 20'li yaşlarımın başındaydım. jülide hocam sesimi de etkili ve eğitilebilir bulurdu...bazen vurgularıma net ikazlar yapar, ne istediğini   bir seferde anlamazsam da alt dudağını hemen düşürürdü...bütün zeki hocalar gibi , önemsediği talebelerine karşı tatlı sert,  tahammülsüz bir yanı da vardı...


uzun öğle sonu sohbetlerimizde,  keyfi çok yerindeyse kırk yılda bir  bizimle birlikte sigara tellendirirdi...o kadar çok travmatik olaya şahit olmuştuk ki o odada ...sigaralı halini hayal meyal hatırladığıma göre belki de şu sarsıcı anlardan biriydi...


uğur mumcu'nun ölümü ve cenaze töreni...
orgeneral eşref bitlis'in düşen helikopteri...
adnan kahveci'nin ölümü....
33 erin şehit edilmesi....
cumhurbaşkanı turgut özal'ın ölümü...
süleyman demirel'in cumhurbaşkanı oluşu...
özel radyo ve tv yayınına izin veren; anayasa değişikliği...

inanın zihnimi zorlasam bir bu kadar daha başlık bulabilirim (!)


bu birbirinden çarpıcı olayların hepsi 1993 yılının ilk yarısında oldu...tüm bunlar yetmiyormuş gibi  bir de 2 temmuz'da sıvas  travmasını yaşadı Türkiye...yıl yine 1993'tü...


sözün burasında araya sıkıştırayım ki, sıvas olaylarından tam tamına bir yıl sonra  tarih 2 temmuz 1994 olduğunda ben de baba olacaktım....büyük oğlum umur örsan gelecekti dünyaya...bir yıl önce birileri bana yakında baba olacağımı söylese uyurken üstün açık mı kaldı der bir de makaraya alırdım onu...hiç o taraklarda bezim yoktu o yaşlarda...


aslına bakarsanız, kabus gibi bir yıldı 1993....

işte bu dönemlerin hepsinde jülide gülizar'ın talebeleriydik bizler. gepgenç çalışanlar olarak...her olayda her haberde önce sarsılır, sonra yayın telaşına düşer, gün biterken de kritik yapardık olan biteni...


gençliğin  toyluğuyla, mutlaka dar ve anlamsız  analizler yaptığımız da  çok olmuştur...jülide hoca, her cümlemizi sakince dinler sonrasında da aklından geçeni ve net fikrini  tane tane anlatırdı...ortalama 35 yaş vardı aramızda ama asla hiçbirimizin sözünü kesmezdi...ben mesela 39 yaş küçüktüm hocamdan....


yılların politikacısı süleyman demirel'in çok yıllar önceki bir deprem gecesinde, bütün habercilerle birlikte deprem çadırlarının yanında  kendi üzerini de battaniyeyle şefkatle örttüğünü anlatırken gözleri ışıldar, böyle de bir insan yanı vardır onun derdi..


1990'ların gündemdeki çok güçlü isimleri hüsamettin cindoruk, yekta güngör özden ( cindoruk TBMM / özden anayasa mahkemesi başkanıydı)  ankara hukuk fakültesinden sınıf arkadaşlarıydı ... hocayı ziyaret ettikleri de olurdu...ahmet say , çetin öner, ümit gürtuna, sevgi özel...yakın arkadaşlarıydı...hoca, bazı ziyaretlerine bizleri de götürürdü...ahmet say ayda en az iki kez gelir, odada saatlerce sohbet ederlerdi ve biz de katılırdık bu sohbetlere kıyısından,  tıfıllar:)) olarak... 


ahmet taner kışlalı'nın çok sevdiği eşi ve  1995'te birlikte yaptıkları kazada küt diye  ölecek olan nicole nilgün hanım bir üst katta çalışır,  zaman zaman o da gelirdi sohbete...genel müdürümüz murat demiray'dı...


bazı durumlardaki olayların yorumlanmasında ters düştüğümüz de  olurdu jülide hoca'yla...bireysel olayların her birinde daha duygusal ve anlayışlı analizler yapar, toplumsal olayları ve politikacıları  analiz ederken çok daha katı olurdu...yalçın küçük de arkadaşıydı...onu da uzun uzun anlatırdı bizlere...


cumhurbaşkanı turgut özal'ın ölümünün hemen sonrasında odamızda yaptığımız bir öğle sonu konuşmamızda  dümdüz bir tonlamayla "o adamın ölümüne hiç üzülmedim...hatta..." demiş devam etmek istemişken daha cümlesini tamamlamadan ben dahil lafını kesmiştik iki üç genç;hocam ölüme üzülmemek olur mu ?... diye. cümlemiz biterken gözlerini  dikmiş, olur! demişti...donup kalmıştık...ben de o genç ve toy halimle pek yakın bulmazdım kendime, türkiyeyi o döneme getiren yılların iktidarının bazı uygulamalarını ama yine de hoşuma gitmemişti bu katılık...küçücük bir kadındı jülide hoca, biraz da yaşlılık  zamanlarından dolayı hafif kamburunu çıkararak yürürdü ama gözlerini size dikip baktığında ürkerdiniz, derlenip toparlanırdınız...işte o anlardan biriydi bu yaşanan...


bu diyalogtan hemen bir iki gün sonra yine bir başka konuda hocayla çataçat laf yarıştırıp  tartışmanın aleviyle ilerlerken, ben yine  her cümlesine cevap verince zaten turgut özal konusundaki refleksimi bir yere not etmiş (!)  jülide hoca; "murat; evladım, zaten senin sesin de dik, saçın da dik, huyun da dik"  deyivermişti...donup kalmıştım...cümlesinde de tonlamasında da örtülü biçimde övgü de vardı ama daha çok ikaz da vardı, kızgınlık  da vardı fakat yine de bütün bunların dışında, büyük olmanın şefkatinden vazgeçmezlik de vardı...


orada durdu konuşma...
sustuk...karşılıklı...

günlerce....
sustuk...
kase kırılmıştı....

jülide hocamla o günden sonra soğuk rüzgarlar esti aramızda...odaya başı önde  girip günaydınımı dedim, saygımı gösterdim ama tek kelime etmedim. internet minternetin daha hayali bile kurulmadığı için açardım gazetemi, huşu içinde okur, işimi yapardım. bir yandan da her vesileyle o üçlü cümlesini düşündüm hocanın hem evde hem işte...


sesim mutlaka dikti çünkü daha yirmili yaşların ortasındaydım ve sesimin  oturmasına biraz daha zaman vardı, tam eğitilmiş de değildi sesim...saçım hep dik olmuştu çocukluğumdan beri :))) bu ikisine itirazım yoktu da, üçüncü cümleye enikonu takılıp kalıyordum...huyum da dik miydi acaba :)) 


bir gün evde, hocamın tespitinden yola çıkıp aynı   soruyu o dönemdeki  eşime de teyit etmek için sorunca, mesele aydınlandı...  "cevabımı ne sanıyorsun murat...ne duymak istiyorsun...evde bile ne kadar dikbaşlı  adam olduğunu söylememe gerek var mı ... bir şeye hayır dediğinde kim sana evet dedirtmiş şu yaşına kadar, bir düşünsene" dedi kontr bir halle...çocukların annesi  sakin bir kadındı, ama kelimelerden yaptığı rövaşataları da ünlüydü...durur durur, bir cümleyle nakavt eder, topu doksana gönderirdi. saygı duyardım zeki cevaplarına...böyle anlarda vallahi  yine  gol:))) derdim...işte şimdi yine öyle yapmış, mevzuu bir cümleyle bitirmişti...bu cevabına ve hükmüne, temyiz(!) hanem de kapalıydı...ben öğreneceğimi öğrenmiştim.... taaa 10 yaşından beri tanırdık birbirimizi onunla...bin kere didişmişliğimiz de vardı ...damarımda akan kanı bile bildiğini söylerdi...bilirdi de...o zamanki eşimden bu cevabı alınca  denklem de tamamlanmıştı...



jülide hoca bu tespitinde de haklı çıkmıştı...
üçte üç yapmıştı...!!! 
jülide hocam yine....


ben sesi de dik, saçı da, huyu da dik bir adamdım...
evden de tescilliydi bu gerçek artık..! 

ertesi sabah işe giderken, o zamanın en güzel pastanelerinden olan ve sabahları çok erken açan,  bugün hala  faaliyette olup olmadığını bilmediğim reşit galip yokuşundaki ÇIRAĞAN pastanesinden   pasta aldım...yanına da kendimce  en güzellerinden tuzlular eklettim...odamızın kapısından içeri girmeden taaa uzaktan  duydum jülide hocanın daktilosunun seslerini...ondan başka kimseler yoktu odada...binada da çayçı temizlikçi üç beş kişiydik...jülide hoca yine sabah yedide gelmiş, ışık hızıyla kitabını yazıyordu...hocanın bugün  artık piyasada bulunmayan bir çok kitabının teksir kağıtları üzerindeki nice doğumuna tanıklık etmiştik...o kitaplardan birini yazıyordu yine...

saniyesini boş geçirmezdi...


odadan içeri girdim, günaydın dedim saygıyla...hemen uzandım ve hocanın iki yanağından öptüm sonra da eline uzandım...gelenekçi bir kadın hiç olmamıştı ama çekmedi elini...şap şap öpüp saygıyla başıma koydum...şaşırmıştı ama yadırgamamıştı...şaşkınlığından yararlanıp hemen arkasından da "hocam, YİNE haklıymışsınız, sesimin ve saçımın dik olduğunu biliyordum, itirazım yoktu...ama evde de sordum huyum da dikmiş hem de tartışmasız biçimde dimdikmiş...yine haklı çıktınız...şimdi özür dileme ve barış zamanı, pastamızı yiyelim...dedim...


jülide hoca, kocaman çerceveli gözlüklerinin üzerinden baktı...çay da söyle o zaman dedi...dümdüz bir sesti bu...ben bu dümdüz sese bile bin kere  razıydım...kendimi taptuk emre'nin kapısındaki , yüreği çarpa çarpa "bizim yunus mu" cümlesini beklerken ömründen ömür giden derviş yunus gibi çaresiz hissediyordum...çok şükür benim de yunus gibi korktuğum başıma gelmemişti...


yıllar sonra gönül rahatlığıyla şunu yazayım; jülide hocam beni  sevmeseydi, affetmeseydi, kafasını bile kaldırmaz, elini zinhar uzatmaz, çay söyle falan demek bir yana, pastadan tek çatal almadan yüzünü çevirip  daktilosunun tuşlarına çata çata vurmaya devam ederdi...kaç kişiye tam da böyle yaptığına o kadar çok şahit olmuştum ki...saat hala çok erkendi...odada kimseler yoktu..."hocam, ben çok insan sevmem ama sizi çok seviyorum...gençliğin saygsızlığıyla sizi kırdıysam özür dilerim, verin elinizi bir daha öpeyim..." dedim...öptün ya oğlum, şimdi sıra bende dedi ve kalktı iki yanağımdan öptü hocam beni....


artık sevinçten çay falan söylemedim...tabanlarım bir yerime:)) vura vura çay ocağına koşarak çıktım, iki çayı kendim alıp getirdim...çayımızı içip pastamızı yerken, trt radyo 1'de kadri kıral'ın okuduğu 5 dakikalık bölümü kaçırmayalım dedi hocam bana...kadri'yi hep çok başarılı bulurdu...hemen radyoyu açtım...daha vardı kadri'nin zamanına...7.30 ana haberlerinden önceki 5 dakikada anlatırdı her şeyi "her şey bizler için" diyerek kadri kıral...o yayından önceki günaydın türkiye bantlarından biri dönüyordu muhtemelen...yıl 1993'tü...

yıllar sonra ben de trt radyo-1 için ne çok günaydın türkiye hazırlayıp sunacaktım, hem de cezalı (!) zamanlarımda...yıllarca el üstünde tutulup daima canlı haber ve tartışma programları hazırlayıp sunarken, üst üste görevlendirildiğim geçici görevlerin tarihlerinde sorun çıkardığım ve o tarihlerde gitmeye arka arkaya aldığım sağlık raporlarıyla engel olduğum için yönetimin tasarrufuyla günaydın türkiye bantlarına transfer edilmiştim:))) yayıncılıkta olurdu böyle şeyler...programın canlısı, bant yayını,  iyisi kötüsü yoktu benim için....


yapımcının, iyisi kötüsü çalışkanı tembeli vardı bana göre...


ben yayıncıydım...bir futbolcunun, sahanın çimine toprağına bakmadan, bahane bulmadan sahaya çıkıp takır takır topunu oynaması misali, her türlü yayını şevkle , gönülle, akılla, vicdanla, kalple elimden gelenin en iyisiyle yapmaktı durduğum yer...yaptım da...zevkle...sayfalar dolusu metinler yazarak hem de...


aradan epeyi yıllar geçince, ilk günden beri sesini de kullanan yılların prodüktörü olarak,  trt ankara radyosu'nun, aşağıdan en yukarıya ilerleyen her kademesinde yönetici olduğum zamanların başında, ön denetimlerini de yapacaktım günaydın türkiye metinlerinin..şu hayat ne garip ve büyülüydü. yıllar önce birileri bana, murat günü geldiğinde  yöneticilik basamaklarında da bulunacaksın dese, la havle vela kuvvet der güler geçerdim...hiç öyle heveslerim olmamıştı....ben;  huyu dik , aklı dik, sesi dik, mesleğine hakikaten aşık bir yayıncıydım...



şu hayat ne kadar garipti...
nietzsche mi demişti  
amor fati & kaderini sev :))) diye...


günaydın türkiye bantlarını hazırlayıp sunarken,  jülide hocamın, "huyu da dik" cümlesi ne çok aklıma düşmüştü yıllar sonra...huyu dik  inat bir adamdım ya, onlarca yıl boyunca yalnızca köylüye yönelik içeriklerle hazırlanan günaydın türkiye bantlarını ben 2000'lerin başında yaparken asla ve kat'a öyle köy programı yapmamıştım...çünkü artık zamanlarda,  kentli nüfus ülkenin üçte ikisinden fazlasına denk geliyordu...türkiye bir tarım toplumu olmaktan çıkmış ama  kentleşememiş (!) ve kentlerin çeperlerinde toplanmıştı...tarım toplumu köy toplumu değildi artık türkiye...ben de bu yüzden öyle tarım marım konularıyla geçiştirmedim o programları...eni konu kentliye de, arada kalan insanlarımıza da yönelik programlar yaptım, elimden geldiğince, aklım erdiğince, kalemim yazıp dilim döndüğünce...


şuna da hazırlıklıydım ama; nerede köy konularının programdaki ağırlığı  diye yöneticiler soracak olursa diye her bölümde sözü bir cümleyle en az üçte iki kentli nüfus konusuna getirirdim yazdığım metinlerde...bir yayıncı her soruya hazırlıklı olacaktı:)) yöneltilen sorunun konuktan, dinleyiciden, yöneticiden gelmesi fark etmezdi...önemli olan o sorulara gerçeğe dayanan cevaplar verebilmekteydi....


o dönemde birim müdürümüz olan, hakiki yayıncı ve yapımcı, bizlerden daha da kıdemli olan sevgili meriç aksu; kulakları çınlasın, bir gün "murat her şeyin farkındayım :)) ama gerçek  senin dediğin gibi , oran en az üçte iki...gerekçelerinde haklısın...ama ne inatçı adamsın:))" demiş, ikimiz karşılıklı gülmüştük...




biz jülide hocamla kadri'nin sunduğu 5 dakikalık "her şey bizler için" programını beklerken jülide hoca tane tane yine konuştu... 

"murat, pasta tazeymiş...dedi ve devam etti; ben enikonu pasta yemem...sabahları hiç yemem...ama hatır için yedim...sana hocandan bir nasihat olsun, ölene dek de unutma; 

...herkeste hatrın olmasın...herkes seni sevmesin...
birini , herkesin sevmesi de iyi değildir...

ama seni sevenlerin  (de) hatrını eskitme...

şunu da unutma, sen huyu da dik bir adam olmasaydın ben seni bu kadar önemsemezdim...

huyun hep böyle dik olsun 
ama yeri geldiğinde 
eğilmeyi bilsin, 
huyun da suyun da .... 

saçın zaten yaşlandıkca azalıp aklaşıp eğilecek...
sesin  muhtemelen yaşın oturdukça daha da kalınlaşacak  
dedi....


bugün bakıyorum da ta o zamandan bunu da bildi jülide hocam...
şimdilerde , telefonda fısıldayarak konuşurken dahi kendi sesim bana bile tan tan tan / geliyor vatman :))) kalınlığında geliyor...

saçlarıma hiç girmeyelim:))) takke düştü kel göründü:)))


hocamın bu cümlelerinden, kulağa küpelerinden sonra , zihnim bir daha allak bullak olurken bir perde daha yırtıldı...dondum kaldım...tek bir cümlesiyle yine kocaman bir nehir açmıştı jülide hocam önüme...hocam birer çay daha alıyorum...sonra ben de geçeceğim daktilomun başına sorularımı yazacağım dedim.....ve ekledim benim çok öğretmenim oldu şu hayatta ama izin verirseniz,  layık görürseniz , siz hiç ölmeyecek ustam da olun  dedim...sessiz kaldı jülide hoca...sessizlik bu konuda da icazet almanın işaretiydi...


                                 allahım, ne güzel bir gündü...



sonra ikimiz de daktilolarımızın başına geçtik...
çata çuta çata çuta yazmaya başladık...

bu arada dışardan gelen sesler arttı....
RADYO ANKİ'de bir yayın günü daha başlıyordu...
ikişer ikişer giriyordu kapıdan insanlar işlerinin başına geçmeye...


aradan yıllar geçti...
hayat herkesi bir yerlere savurdu...
biz büyüdük, ben yaşlandım, çoluk çocuğa karıştım...
ömür katarında yarım asır geldi geçti....


çocuklarım bile evlenecek yaşlara geldi :)) 
babaları gibi acul çıkmadılar çok şükür ki bu hususta :))


ve kendi kendine verdiği ismiyle  jülide GÜLİZAR hocam;  
2011 yılının yine bir mart gününde 82 yaşında aramızdan ayrıldı...


ben de bu gece, aldım emektar ve kaprisli laptopumu bacaklarımın üzerine, laptobun pilinin sıcaklığından dolayı bir daha çocuklarım olmazsa, spermler ölüverirse falana  hiç takılmayıp:))) , evladın da fazlasında hiç gözüm yok, YARADAN var olan  evlatlarımın ömrünü güzel kılsın diye diye,  takır takır bu yazıyı yazdım...

 
sizi bilmem...bilemem ama bence şu hayatta insanın bir duruşu olmalı...jülide hocam da böyle demişti bana....adına inatçılık mı dersiniz, kararlılık mı, irade mi bilemem...ama insanın bir duruşu olmalı...dimdik de bir huyu olmalı bir insanın...


fakaaaat kendim için söylersem, yeri ve zamanı geldiğinde insan o dimdik huyundan bile, inadından bile  çok sevdikleri için, en sevdikleri için, çok sevdiği için vazgeçmeyi de bilmeli...

bunu hep yapabildin mi...hep vazgeçebildin mi....
hep başarabildin mi... diye sorarsanız  bana ???


asla ve kat'a her zaman yapabildim diyemem...her gün yeni bir şey öğreniyorsa insan, çelik gibi sert ama su gibi yumuşak da olmayı öğrenmeli...derim....çünkü artık o  yaşlardayız...


bu hayat biraz da böyle değil mi...
talebe çalışacak  ; ama hoca da  kanaat kullanacak :)))


babam taşkın hocam  hep öyle yapar, müspet kanaat kullanırdı....
talebelerinde, mutlaka övecek bir yan bulurdu taşkın hocam.
en tembelinde en umursamazında bile bulurdu övülecek yanı... 
belki de,  ölümünde o yüzden aktı talebeleri mezarlığa dualarıyla...
nur içinde yatası babam....


jülide gülizar hocam da öyle yapardı...
ben, yaradan affetsin,  öyle  duayla anmadım hocalarımı...
daima  anılara , yazılara kalsın istedim, yaşadıklarımız... 
senin de yazıların dua murat, eğer kabul olunursa  dedim kendime..


                             
                            8. ölüm yıldönümünüzde 
                               ellerinizden öperim;  
                     jülide gülizar hocam...
                 
                   ne kadar çırağınız olabildim bilemem
             ama huyu dik bir adam kalabilmeyi  başardım                                simsiyah dik saçlarım yıllar içinde azalıp  aklaştı
                      sesim daha da oturup kalınlaştı....
                        
                  tüm bunları da önceden bilip söylemiştiniz...
             bu günlerimizi de (!) önceden bilip söylemiştiniz
                                    jülide gülizar hocam....
                         yayıncılıktaki    ustam...

                         jülide hocamlı yıllar...odamız...radyo anki..
                                    1993  / daktilolu zamanlar
                                          20 li yaşlarım....!!!

    ( murat örem / 28 mart 2019 / ankara....)



                                   türkülerle gömün beni .../ güler duman




22 Mart 2019 Cuma

1998 ağustosuydu...susmuştu LEMAN SAM...kapıdan içeri girerken, aklımda " anne iyi mi, karnındaki bebek huzurlu mu, oğlan mutlu mu..." tilkileri dolaşıyordu yine ....


                                                        

tam tamına, 
21 yıl olacak üç beş ay sonra...

1998  yılının upuzun yaz mevsimi, 
güneşli ağustosu...


ankara'nın sarı sıcağında 
ilerliyorum otomobilimle...

gepgenç bir adamım....
genç bir babayım...
kıdemli  bir kocayım da....


şaşırdınız mı, 
"gepgenç bir adamım..."
dememe...

şaşırmayın....!

bugün, 
50 küsurlu yaşlardan bakınca
30 yaş ne ki...?


upuzun bir konseri
daha üçüncü şarkıda 
izlemenin keyfi gibi 
ışıltılı  yolun başı , 30 yaş...


direksiyonda yalnızım....
otomobilin camları açık...


 donanımlı klimalı değil demek ki, 
o zaman otomobiller...
ya da  bizim
orijinal italyan 1993 uno 60 s 
klimalı değil.... 

bu durum 
daha yüksek ihtimal :)))  


direksiyonda yalnızım...
otomobilin camları açık...

-kızkardeşim evlilik hazırlıklarında
yeni evini tutmuşuz, 
koşturuyorum / z  boyası camı kapısı diye...

benim 50 yıldır 
   ağabey olmaktan 
      baba olmaktan 
         evlat olmaktan 
            sevgili olmaktan 
               müdür olmaktan
                 dost olmaktan
                     anladığım bu...

                                    seviyorsan 
                              önce koşturacaksın...

                                    seviyorsan 
                              önce üreteceksin....

                     
                    " zktir edeceksin"  bu bahislerde
                    çiçekli doğum günü yemeklerini
                  fiyakalı lafları, yaldızlı öpüşleri falan...


                                             önce,
                            içtenlikle sahip çıkacaksın...
                           işine eşine aşına duruşuna
                      pazarlıksız bahanesiz  sahip çıkacaksın...

                                 her ahval ve şeraitte
                                        zarfa değil 
                               mazrufa bakacaksın...-


işte böyle koştururken 
elim otomobilin direksiyonunda
100. yıl  pazar yeri kavşağındayım... 


                 bedenim otomobilde ama aklım evde....
             aklım annesinin karnında gün sayan bebekte de...


aklım evde...
hem bebekte...
hem de kardeşini nasıl karşılayacağı 
muamma olan 4 yaşındaki ilk evladımda...


aklım evde....
aklım kendi kardeşimde...
aklım işimde gücümde...


allahın, allahsız  sıcağında 
karnındaki yükle sağa sola dönemeyen 
güpgüzel annede de aklım...


-aklıma tüküreyim ki
bin yaşına geldim :)))

aklım hala  bir yerlerde...
aklım hala birilerinde...
aklım hala her yerde ... -


1998 yazında aklım yine her yerdeyken
gözüm de  kavşağın trafiğinde....

ellerim, 
orijinal italyan  uno 60 s'in direksiyonunda...


fonda bir ses var....
radyonun sesi bu...
dışarıdaki uğultuları bastıracak kadar güçlü...


derken bir keman sesi yükseldi otomobilin içinde,
derken perdesiz gitarın tınlamaları dahil oldu
ve birden kanunun şıngırtaları da doldurdu dört yanı
ve o güzelim kadın sesi hepsinin üzerine şakımaya başladı, 


"ardımda kaldı uzun yaz 
yorgunum uzaktan geldim...
yol bitti çoktan...

yakanızdaki gül solmuş...
sarılsam üşür müsünüz ....

yakanızdaki gül solmuş...
aşk bitmiş çoktan....

gün bitti yol bitti ay battı...
aşk bitti çoktan....."


açtım radyonun sesini...
bıraktım aklımı o güzel leman sam sesine...
bıraktım aklımı hiç olmazsa 5 dakikalığına....


eve geldiğimde susmuştu leman sam...
aklım yine susmamıştı :))

şimdilerde dar vakitlerde görüşüp ateş aldığımız
ilkgözağrım kapıda karşıladı babasını...

havaalanı yanaklı oğlummm diye diye öptüm koklaya koklaya...

üç saatlik ayrılık hasretiyle :))) sarıldı paçalarıma....

 annesi de, uzun  yıllar yaptığı gibi kapıdaydı yine  
  gülümseyen hoşgeldiiin  tonlamasıyla....


                              ben de girerken kapıdan içeri
                                 herkes esenlikte mi dedim...
                                  herkes huzurlu mu...
                             sen rahat mısın güzel anne...
                               karnındaki bebek iyi mi...
                                oğlumuz mutlu mu...
                                    herkes iyi mi...


peşpeşe sıraladım cümleleri....
soğuk su ve elma istedim 4 yaşındaki evladımdan...
bir buse kondurdum güzel annenin yüzüne...
ve yine aynı anda her şeyi düşünür söyler ve yaparken 
otomobilin içini dolduran leman sam'ın sesini de hatırladım...

itirafım olsun yeri gelmişken;
aklım  benim, her zaman
en büyük akılçelenim oldu :)))
 

-bir de söz,
bir gün de size, 
leman sam'la hatay'da yaptığımız
upuzunnn ve coşkulu sohbetimizi de 
yazayım-


evin icinde dolanırken huzurla
artık dem  "kıraat" vakti  murat örem,
cümlesi dökülürken dudaklarımdan
kırmızı koltukların üzerine atıp kendimi
cemal süreya şiirleriyle dolu kitabı açtım, 

                       "mutsuzluk gülümseyerek gelir (./..)
                     
                      iki çay söylemiştik orda,  biri açık
                 keşke yalnız bunun için sevseydim seni..."


          ( murat örem / 24 mart 2019 / ankara...)
                                      "...sarılsam üşür müsünüz ?..."
                                        leman sam 1998 albümünden....




 
 






5 Mart 2019 Salı

"şol karşıki dağları, meşeleri bağları, sağlık safalık ile, aştık elhamdülillah..." yunus emre...

                                            

                        konur sokak'ta sıklamenler / mart  2019 / ankara



yukardaki başlıktan girelim mevzuu anlatmaya  ;
mülhem dizenin aslı şöyledir attila ilhan imzalı

                               "aysel, git başımdan, 
                             ben sana göre değilim...!"  


bugün bütün bir öğle sonrası "konur sokaktaydım...." 
attığım her adımda edip cansever'in dizeleri yankılandı zihnimde...
okuyacağınız bu yazı,  kaybeden şehrin   hikayesidir...

                                             ******


çankaya'dan bindiğim otobüs kızılay'da bıraktı...
şehrin kalbine otomobille inmiyorum, çok  mecbur değilsem...

zaten şehrin kalbi  de yıllardır takır takır tekliyor...
tek bir  otomobili daha kaldırmayacak kadar bedbaht şehrin kalbi.

benim kalbim iyi şimdilik...
kalbim tekliyor dersem, kalbi kırılır kalbimin :)) 


30 yıldır kütür kütür içtiğim sigaralara inat 
bir dönem taşıdığım üç rakamlı kilolarıma rağmen 
relax ve  sorunsuz çalışıyor kalbim :)) 



hasılı kelam,  birileri çok kızdıkça  "kalpsiz malpsiz"  deseler de 
nazım'ın dediği gibi, çok iyi şimdilik "sol yanımdaki cevahir..." 


ama ne derdi süleyman demirel
                            
                                  "sağlığınızla asla övünmeyin.." 

dinleyelim o zaman büyüklerin ikazını, dinleyelim... 
meseleleri mesele etmetseniz mesele kalmaz (!!!) 
diyen süleyman demirel'i dinleyelim...


size bir şey söyleyeyim mi ; 
süleyman demirel, ülke tarihinin gördüğü 
en büyük ve en kendine özgü demagogmuş...

gelmeyecek bir daha öylesi....


hayat böyle işte...
bir şeyden mişli zamanla bahsediyorsanız
epeyi yaşlanıyorsunuz (!) demektir. 


bugün konur sokakta, mışlı zamanlar ciğerimi deldi...
gezdiğim sokaklardaki o binaların yıkıklığı, metrukluğu 
yılların   anılarını da derin bir mağaranın içine attı...




ben niye gittim bugün konur sokak'a...derseniz
DAİMİ SARI BASIN KARTI belgelerimi vermek için...

 
bu işler böyle...
siz,  ömrünüzü veriyorsunuz
sonra bir komisyon toplanıyor...
ve takdir ederse, 
o komisyon da size daimi sarı basın kartı veriyor...

emekli bile olsanız
evlenip boşansanız
sonra yine evlenip boşansanız
sonra yine evlenseniz...
hatta sakat kalsanız, 
bitkisel hayata girseniz
çocuklarınız bile evlenip boşansa
o çocuklarınız da emekli  bile olsa
ölene kadar kullanmanız için
daimi bir sarı basın kartı veriyor...


siz öldüğünüzde de, 
yanınızda kim varsa artık
hatıra diye almak isterse birileri 
ona geçiyor o sarı basın kartı.

kullanamıyor ama  ona geçiyor sarı basın kartı...
eline geçen belki bir köşeye atıyor...
belki bir camekanın içinde duruyor...
belki bir sahafa düşüyor sarı basın kartınız...
belki de ayrancı antika pazarında
10 lira 20 lira veriyor eskiciler :))  sizden sonra...



bazen evlatlar sahip çıkıyor 
o kartlara kağıtlara ıvır zıvıra...
bazen hayat alıp savuruyor dört bir yana...
herkesi ve her şeyi....

mesela ben babamın öğretmen emeklisi kartına bakıp bakıp
sümüklü sümüklü çok ağladım 2017 şubat'ında...

nüfus cüzdanına  diyemiyorum 
çünkü daha hastanede 
bedeni soğumadan el koydular 
nüfus cüzdanına taşkın hocamın...
usul adap böyleymiş deyip sustuk biz de...


amma uzattık lafı...
KONUR SOKAK / SARI BASIN KARTI.... derken
ölüm yine baş köşeye oturdu....
ama ölüm de bunu her daim hak eder söz aramızda
ölümün olduğu yerde hiçbir rol ölümden gerçek olamaz...


ne diyordu SOFOKLES, 
"kimse son nefesini verene kadar
mutlu bir hayat yaşadığından emin olmasın !!!" 

bu adamlar boru değildir ey okur...
bu adamların laflarını çok ciddiye alın ! 


30 yıl önce evlenmek için ankara'dan yola çıktığımda 
ticaret hayatıma (!!!) yine KONUR SOKAK'ta başlamıştım...
sonra hayat bana inatlarımın da muradı olarak
SARI BASIN KARTLI bir gazeteci hayatı verdi...

şimdi bir komisyon toplanacak vakti saati geldiğinde...
30 yıla yaklaşan yayıncılık / gazetecilik hayatım
DAİMİ BİR SARI BASIN KARTININ  içine sığacak...

ne diyordu koca yunus

                   "şol karşıki dağları, meşeleri bağları
                    sağlık safalık ile, aştık elhamdülillah..."


ve ne diyordu nazım hikmet 
                            "...su basında durmuşuz.
                                        su serin,
                                       çınar ulu,
                                ben şiir yazıyorum.
                                  kedi uyukluyor
                                    güneş sıcak.
                              çok şükür yaşıyoruz.
                          suyun şavkı vuruyor bize
       çınara bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze..."


            ( murat örem / 5 mart 2019 / ankara )