*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

3 Şubat 2020 Pazartesi

SÖMİKOP'u hatırlar mısınız susurluklular ? ismail yılmaz amca hatırlardı...ben de yazıyorum hatırladıklarımı; ölümün elinden kurtarabilmek için...

                                                                     1980'ler....  
susurluk komşumuz emekli öğretmen  
ismail YILMAZ amca da ölmüş....
babam taşkın hocam gibi, 
o da cüce şubatta yürümüş,  uzaklara...

ben şimdi şu satırları yazarken 
TRT 2'de robin williams  
tam  karşımda, gepgenç haliyle...
oysa o da bir ölü, yıllardır...

size bir şey söyleyeyim mi...
herkes ölecek...
hepimiz öleceğiz....
biliyorsunuz değil mi...


bildiğinizi ben de biliyorum...
ama hatırlatayım dedim....


aziz nesin'in bir kitabı vardır; 
BENİM DELİLERİM diye...
orada, yıllar içinde tanıdıklarını 
tane tane anlatır büyük usta...


ben de bu yazılarla
zaman zaman 
benim ölmeyen anılarımı de anlatıyorum...
zihnimde kalanlarla....


1980'lerin başında, kaç yıllık çabanın sonunda
artık yerinde yeller esip, apartmanlar yükselen
yazlık SELÇUK DÜĞÜN BAHÇESİ'nin 
karşısındaki kooperatif evimiz bittiğinde 
taşındık o binaya , yaklaşık 20 aile...


her evde ortalama 2 çocuk vardı...
çoğumuz ortaokul ilkokul lise öğrencileriydik....

 
ve neredeyse binanın tümünde öğretmen aileleri vardı...
çünkü kooperatif üyelerinin çoğu öğretmendi...
o yüzden  koyuverdi susurluklular binanın adını
ÖĞRETMENLER apartmanı diye...
bir zaman sonra da asıldı o tabela,  binanın girişine...

işte ismail amcalar da o binadaydı...
aynı katta bizim duvar komşularımızdı....
oğulları hakan  çocukluk arkadaşımdı...
kızları handan da kardeşimin arkadaşı...


hakan'la,  taaa ilkokuldan itibaren
nadal & federer rekabeti misali :)))
ölümcül masa tenisi maçları yapardık...
müthiş bir savunma tekniği vardı onun da, benim gibi...


sporun her dalına ilgiliydi hakan da
ve hepsinde de ortalamanın üstü biçimde başarılıydı...


ayrıca, o kadar çok çocuk, 
o kadar  çok biraradaydık ki...
o kadar hakkıyla çocukluk yaşadık ki....
hele o yaz tatillerinde, kış tatillerinde....


ismail amca,  hakan'ın babasıydı...
küçücük bir çocukken 
SÖMİKOP'ta da 
çok görürdüm ismail amcayı...


bilenler bilmeyenlere anlatsın SÖMİKOP'u...

SÖMİKOP;  
susurluk 
öğretmenler 
memurlar 
işçiler 
kooperatifinin  
kısaltılmasıydı...



yine babamla uğradığımız TÖB-DERde 
ve okullu olduğumda da, 
inebey ilkokulunda da görürdüm 
ismail amcayı öğretmen olarak...


hiçbiri kalmadı...
hiçbiri....
bir de ayrı yazayım; 
HİÇ BİRİ (!) kalmadı...


işte aynı katta yakın komşumuz olmadan önce de 
aşinalığım vardı ismail amcayla da 
tıpkı bir çok öğretmenle olduğu  gibi...

ilkokul yıllarımda teneffüslerde gördüğümde
kendine has disiplinli ve mesafeli duruşuyla 
hemen fark ederdim uzaktan bile olsa, ismail amcayı...


bir gün susurlukspor genç takım kalecisi olarak
bir maça çıkmak için hazırlanırken ben ve herkes
ismail amca da, oğlu olan hakan da oradaydı...
belki o dönem klüp yöneticimizdi bizlerin...


20'ye yakın çocuğun ve herkesin içinde 
"murat (!) 
yepyeni spor   ayakkabının arkasına basma,
baban onları almak için ne çok uğraşıyor....
diye tok bir ses duydum...


döndüm baktım ki , ismail amca sesin sahibi...
babamın da arkadaşı ismail amca...
yeni komşumuz ismail amca...


kalabalık içinde hele böyle uyarılmaya hiç alışık değildim...
taşkın hocam çok  daha tecahülü arifane kurardı cümlelerini...
iğneyi cümleleriyle inceden batırsa bile :))) 
o anda hissetmezdiniz, sonra sonra yakardı kelimeler...


ama ismail amca eski iğnecilerin enjektörü gibi 
hart (!) diye :)))  batırmıştı iğneyi ...

bu uyarı cümlesinden sonra
peki ismail amca dememişimdir...
eminim...

öyle de inat  bir adamdım çocukluğumda da...
ama ters bir cevap da vermedim koskoca ismail amcaya...

-büyüdükçe , zaman zaman hep düşündüm bu uyarı cümlesini ismail amcanın ve şu kanaate vardım...bizler herkesin hakikaten büyük bir aile olduğu 1970'lerin çocuklarıydık...herkesin çocuklarıydık...ve herkes de aslında herkesin anne babasıydı...kimse böyle benim evladımın bokunda boncuk var, ailemden başka dünya yansa umrumda değil (!) demezdi...herkes herkesi ezmek için değil topluma kazandırmak için uyarırdı ve ismail amca da bu saikle kurmuştu o cümleyi...işte biz toplum olarak bu hasleti kaybettik hanımlar beyler....hepimize geçmiş olsun...!-



yıllar sonra bir yaz gününde,  artık hepimiz lisenin son sınıflarına gelirken, taaa susurluk ortaokuluna gittik iddialı bir basketbol maçı yapmak için....biz, ÖĞRETMENLER APARTMANI takımıydık. karşımızdaki takımda, sevgili dostum moruk hüseyin ÖZGÜR hocam ve arkadaşları da vardı...iddialı ve kıran kırana yaptığımız maçı kazandığımızda hepimiz şaşırdık...susurlukspor'un fenerbahçe'yi yenmesi gibiydi çünkü...öyle bir fark vardı aramızda...ama yenmiştik ve sırılsıklam olmuştu üzerimizdeki formalar, tişörtler...


olacak iş değildi ama enikonu farkla yenmiştik...


maçın ardından  her bir sayıyı aşkla  konuşa konuşa şehre gittik yürüyerek...nefti koyu yeşil röno 12'siyle ismail amca yanımızdan geçerken gördü bizi...takım arkadaşımız oğlu hakan'dan dolayı onun da haberi vardı bu büyük:))) maçtan...hepimiz bir çırpıda yendiiiikkk(!) ismail amca, eze eze yendik hem de deyince, ismail amcanın da gözleri ışıldadı...


kaç çocuktuk...
5 mi , 7 mi, 10 mu hatırlamıyorum...


ama yenen takım / yenilen takım demeden, hepimizi aldı ismail amca yanına, gelin  HEPİNİZ benimle diyerek...ve bizi 1980'lerin başındaki imam hatip lisesine giden o yolun üzerindeki yeni açılan  pastahaneye soktu...yiyin için bakalım tatlıları limonataları dedi...sonra pastahane sahibine döndü; çocukların hepsi misafirim ne istiyorlarsa fazla fazla ver...dedi...kendi de bir başka masaya oturdu; bizim genç sohbetimizi bölmemek için, tıpkı TAKIMIYLA GURUR DUYAN:))) bir teknik adam gibi.... 

                                      *******
bugün telefonda duydum ki, 
ismail amca da ölmüş...

sevgi saygıyla anıyorum 
dobra, mert ve biraz da sert bakışlı ismail amcamızı....


size bir şey söyleyeyim mi 
hepiniz öleceksiniz...
hepimiz öleceğiz....


yaşarken ölmemeye bakın...
mühim olan,
yaşarken ölmemek....


hikayenin  parantezine gelirsek; 
SUSURLUK  ÖĞRETMENLER  APARTMANI'nın 
o kardeş gibi büyüyen çocukları bile
ölecek yaşa geldi neredeyse...

ne o kardeşlikler kaldı...!!!
ne o ismail amcalar...!!!!


yine bilir misiniz ki , 
susurluk öğretmenler apartmanının 
1. katındaki 
4 dairenin, 4'ünde de 
bir ismail amca vardı...

iki bacanak

ismail özkök, 
ismail taşkın örem  
sırayla ölmüştü...

şimdi 
ismail yılmaz 
amca da ölmüş...

son ismail amca
ismail öner amcamızın 
ömrü uzun olsun...

ismail yılmaz amca'nın oğlu
çocukluk arkadaşım hakan'la
ne günler de yaşadık...
susurluk'ta da...
istanbul'da da...
ankara'da da...

ikimiz de istanbul'da üniversiteli olduk...
o, itü'lüydü ben istanbul siyasallı...
çok biraraya geldik, maçlarda konserlerde istanbul'da...
istanbul'dan ankara'ya trenlerle geldik gittik...gittik geldik...

ikimiz de ankaraya evlendik...
ne çok ağırladık genç evliliğimizde 
hakan'ı da, önce nişanlısı olan eşini 
ve eşinin annesini de...

aynı hakan, 
3 koca yıl boyunca, 
liseden de  öğretmeni olan 
taşkın hocası & taşkın amcası öldüğünde
bir, "başın sağolsun..." telefonunu etmedi ama ...
hem de, çok daha uzaktan tanıdığım insanlar 
kıtaların arasından defalarca beni  ararken....


şimdi anlayacak hakan da
50 küsur YILLIK  babayı kaybetmenin
DAĞLARIN  üzerine devrilmesi (!) olduğunu...
böyle acılarda , eskimiş de olsa 
dost sesinin ne anlama geldiğini...!


ben size  
İSMAİL YILMAZ AMCA'yı
anlattım...


SÖMİKOP'u....
TÖB-DER'i...
ÖĞRETMENLER APARTMANINI...


ve ismail amca'nın  
çocuk & genç hafızama kazınan
BONKÖRLÜĞÜNÜ  
BABACANLIĞINI 
anlattım.... 


ben de biliyorum....
babalar ve evlatlar...
bazen aynıdır , 
çoğu zaman da 
apayrıdır....!

güle güle ismail amca...
başka ismail amcalarımız
babalarımız eniştelerimiz 
hocalarımız da oralarda
yalnız değilsin ismail amca :(((


ama siz çoğaldıkça , 
biz azalıyoruz 
ismail amca....

( murat örem / 02 şubat 2020 / ankara )

                                       müzik / ömür göksel / ölüm...




 









23 Ocak 2020 Perşembe

UĞUR MUMCU, 19 yaşındaki murat örem'e soruyor; "korsan kitap mı imzalatacaktın bana ?" yıl 1987. anlatıyorum sakince:)) yılların gazetecisine...

                                      1987 / uğur mumcu imzalı kitabım

taaaa 1987 mayıs'ı...
üzerinden neredeyse asırlar :)) geçmiş...


nasıl güzel bir bahar günü...
istanbul harbiye şehir tiyatrosu 
muhsin ertuğrul sahnesindeyiz...

gençlik günleri haftası var...

gencay gürünlü şehir tiyatroları, 
şaşırtıcı zenginlik ve içerikte 
kültür sanat adımlarına devam ediyor...

yıl 1987....

gepgenç kızlar erkekler...
en çok üniversiteliler
bütün gün hatta bütün hafta süren
sanat etkinliklerinde 
harbiye muhsin ertuğrul sahnesini
kültür sanat bahçesine çevirmiş...

muhsin ertuğrul sahnesinin 
dış kapısının hemen önüne
rengarenk armut koltuklar, 
kocaman bez minderler konmuş...
herkes sırayla , ahenkle oturuyor...

bir köşede de çay ocağı var...
çaylar kahveler sembolik bedelle satılıyor
öğrenciler için...


öyle kapalı alan yarı kapalı alan falan filan 
daha kimseler bilmediği için 
sigaralar da yanıyor içerde dışarda  keyifle....

bir de herkesin elinde 
gazeteler dergiler broşürler var tomar tomar 

harıl harıl okuyor
gülüyor şakalaşıyor insanlar
armut koltukların üzerinde
sevgililerinin elini tutup 
çaylar kahveler içerken 
bir sonraki etkinliği bekliyor
en çok da üniversiteliler....


ben de,  onlardanım...

kıdemli bir üniversiteliyim artık...
neredeyse 3 yıldır istanbuldayım...
ama istanbullu olmaya hiç niyetim yok...


harbiye muhsin ertuğrul sahnesinin önünde 
tanıdık simalar görüyorum her gittiğim etkinlikte...
kiminle selamlaşıp yürüyorum
kimiyle ayaküstü sigara içiyorum...
kiminin boş lafına tahammülüm olmadığı için
görüyor da görmüyorum....

iki lokma yiyip 
bir etkinlikten bir başka etkinliğe 
koşuyorum...

bir köşede selim ileri konuşuyor sakin sakin,
afife jale filminin senaryosuna dair...
kuzgun acar'ı anıyor sevgi ve hüzünle...

bir başka köşede 
türk karikatür tarihinin 
en aykırı kafalarından kemal aratan duruyor...
hani , şu , açlıktan kendi dilini tavaya koyup da
kızartma yapan adam karikatürünü düşünen
hakkıyla yorucu bir zihin kemal aratan...

 
bir başka etkinlikte 
gökhan dabak , kurdukları müzik grubunu 
anlatmaya çalışırken kopuk kopuk cümlelerle
bir türlü anlatamıyor....

bir gün, olanca naifliğiyle murathan mungan 
konuşuyor tane tane gençlerle bir avluda söyleşir gibi...

1985 yılında şehir tiyatrolarında sahnelenen 
taziye isimli çok çarpıcı oyunuyla 
yeni türkü'ye yazdığı şarkı sözleriyle 
ortalığı hallaç pamuğu gibi attığı dönemler
murathan mungan'ın...


ve bir gün.....
bir öğle sonrasında
çok çok çok daha kalabalık
harbiye muhsin ertuğrul sahnesi....

herkes ama herkes pür dikkat 
konuşma saatini bekliyor...
birazdan başka ,  bambaşka bir konuk gelecek 
elindeki kitabı sakince masaya koyup
saatlerce anlatacak 
anlatacak 
anlatacak ...

epeyi de  üstten bakacak,  anlatırken...
sarkastik,  hatta alaycı da konuşacak...
ama nasıl anlatırsa anlatsın yakışacak bu tarz da ona...
zaten bu alaycı diline yazılarından da  aşina 
konuşmasını dinlemek için, merakla onu bekleyenler....

 
bildiğini çok iyi bilen 
çok iyi araştıran 
yazılarında da 
çok iyi anlatan 
bir gazeteci o....
UĞUR MUMCU o....

ülkenin üzerinden
rezil 12 eylül 1980 darbesi geçerken
kendine gazeteci diyenlerin 
neredeyse tümü bukalemunlaşırken
kendi çizgisinde 
dik durmuş 
dimdik bir gazeteci o...

UĞUR  MUMCU o...


aradan 6 yıl bile geçmeden 
bir kalleş bombayla paramparça edilecek
kıymetli gazeteciyle 
yolun başındaki gepgenç bir öğrenci  olarak 
ve iki üç yıl sonra genç bir yayıncı halimle 
kaç kez daha karşılaşacağımı 
bilmiyordum elbette o gün...
ama tahmin ediyordum... 


o gün uzun uzun anlattı UĞUR MUMCU....
hepimiz pürdikkat dinledik...
biz, gepgenç insanlardık...

o, kocaman bir adamdı

emek emek 
yürek yürek 
hakiki bir gazeteciydi karşımızdaki...

şimdi bakıyorum da
benim şu yaşımdan 
neredeyse 10 yaş gençmiş
o zamanki uğur mumcu....

konuşma sürerken, 
bir ara şehir tiyatrolarının tam üzerinden
pata pata helikopterler geçerken 
tüm zamanların en ünlü
uyuşturucu kaçakçısının adını zikredip
bilmemkim ve saz arkadaşları mı bunlar 
bizi mi alıp götürecekler :)))
diye espri de yapıyor uğur mumcu...

söyleşinin sonunda 
zaten çok yakından 
kendisini dinlemiş olmanın da avantajıyla
hemen yanına gidiyorum uğur mumcu'nun...


elimdeki kitabı evirip çeviriyorum imzalatmak için...
yanımda bin yıllık dostum hüseyin de var...
beraber mi gittik söyleşiye
orada mı karşılaştık hatırlamıyorum...
ama uğur mumcu'nun yanına birlikte gittiğimiz 
bugün bile o kadar berrak ki zihnimde....

külyutmaz bir gazeteci uğur mumcu...
bir yanı çok iyi bir hukukçu çünkü...
imzalatmak için uzattığım kitabın kapağına bakıyor
kendi ismini göremiyor...
kendi ismini göremediği gibi 
bir başka isim de göremiyor....

çünkü taaa lise yıllarımdan tamir ettiğim 
çok eski baskılı bir şiir antolojisi elimdeki kitap..
ilhami soysal'ın derlediği 
20. YY Türk Şiir Antolojisi....

kapağını da tamir ettiğim için 
elimle yazmışım kitabın adını
"bana korsan kitap mı imzalatacaktın yahu :)))" 
diye hemen soruyor uğur mumcu...


anlatıyorum bir çırpıda olan biteni...
hızla karıştırıp kitabın sayfalarını
ancak o zaman  ikna oluyor uğur mumcu...
bir de üzerine ilhami abiyi severim cümlesini kuruyor...
hüseyin'le birbirimize bakıyoruz genç genç...

elindeki tükenmez kalemle
lisedeyken tamir ettiğim 
ve 1970 küsur tarihli kitabı açıp 
ilk sayfasına atıyor imzasını uğur mumcu...

teşekkür edip alıyorum kitabımı...
imzasının hemen yanına uğur mumcu adını yazıyorum...
günün tarihini de ekliyorum,  bastıra bastıra....
yazının başındaki imzalı fotoğraf 
o imzanın fotoğrafı  işte...

kolumuzun altına sıkıştırdığımız
kitaplar gazeteler ve broşürlerle
çıkıyoruz harbiye şehir tiyatrosundan...
mis gibi ıhlamur kokularını içimize çeke çeke 
yürüyoruz hüseyinle....

ben istanbul radyosu'ndan tam sağa dönüp
şişli'ye doğru yürüye yürüye 
ergenokon caddesindeki feriköy yurduna gideceğim...
belki de aktör erhan DİLLİGİL dayımın leventteki evine...
hüseyin'in yolu daha çetrefilli ve uzun...
o belki bayazıt'a üniversiteye gidecek
belki de AÖS'e....

aradan geçen yıllarda 
birkaç kez daha karşılaşacağız uğur mumcu'yla...
o, mesleğinin çok parlak bir ismi
ben tıfıl bir yayıncı adayımım daha...

ve o  güzel bahar gününden bir kaç yıl sonra
takvim 24 ocak 1993'ü gösterdiğinde
memleketin her yerine düşen
bir bomba patlayacak karlı sokak'ta....

ankara'daki genç evli evimizde 
babam taşkın hocamı annem müjgan hocanımı da 
ağırladığımız o  pazar gününde 
spiker dayak yemiş bir sesle okuyacak TV'de...
" gazeteci yazar uğur mumcu 
ankara'da evinin önünde 
yaşadığı bombalı saldırıda 
hayatını kaybetti...."


donup kalacağız televizyonun başında....
ne yazmıştı adeta vasiyet gibi cümlelerinde 
taa yıllar öncesinden uğur mumcu

" vurulduk ey halkım....
unutma bizi...."

ve ne demişti süleyman demirel 
1991 koalisyon görüşmelerinde
muhtemel koalisyon ortağı erdal inönü'ye,
şimdi yaşam mücadelesi veren
karikatürist haslet soyöz'ün çizgilerinde 
"halkın günlük tepkilerini  umursama
halk dünyanın her yerinde 
daima günübirlik yaşar
ortak....!"

hadi;  yazının sonunda son bir soru,
peki , kim,  daha iyi tanıyormuş halkı...?

öyle işte....
          ( murat örem / 23 ocak 2020 / ankara )




2 Ocak 2020 Perşembe

YEDİGÜNYAZILARI "2019" sonu istatistikleri :))



2019  sonu itibariyle YEDİGÜNYAZILARI'nda durum...

7 yılda toplam yazı sayısı                    ;      590

günlük ortalama tekil ziyaretçi            ;      510 
günlük sayfa görüntüleme sayısı         ;      820

günlük ortalama  farklı ülke ziyareti   ;        12
ziyaretçilerin blogda kalma süresi       ;        20 dk

                                                 
                                               ****
en çok okunan ilk 10 yazının ayrı ayrı toplam okunma sayısı;       200 BİN ( ikiyüz bin) in üzerinde...
  
 en çok okunan   1. yazı  ( oğuz atay )                      25 BİN 
 en çok okunan 10.yazı  ( babam taşkın hoca22 BİN 

                                                                      ****

son 1 yılda TÜRKİYE dışında en çok ziyaret eden ülkeler ;  

-almanya 
-rusya ( azerbaycan , kazakistan vs..dahil ) 
-ingiltere
-ABD
-fransa
-finlandiya
-hollanda
-bulgaristan
-yunanistan
-macaristan



ziyaretçilerin  tercih ettiği İŞLETİM SİSTEMİ





ziyaretçilerin  tercih ettiği TARAYICILAR



bik bik bik  söylenmek yerine
ideolojik körlükle (!) dünyaya bakmak yerine
her şeyi ve herkesi anlamaya çalışarak
adabınca, YAZARAK ANLATMAYI tercih eden
yedigünyazıları 
tümüyle murat örem tarafından hazırlanmıştır...


yedigünyazıları ,
yayında olduğu   7 YIL BOYUNCA 
yazılı, sesli , görüntülü hiçbir REKLAM almamıştır 


bundan sonra da  REKLAM   ALMAYACAKTIR.....



diline,
sanata 
kültüre
düşünceye
edebiyata
tarihine
anılarına...

doğduğu ilçeye & kasabaya SUSURLUK'a 
doyduğu ülkesi TÜRKİYE'mize sahip çıkan


tüm okurlara 
tüm dostlara 
GÖNÜLDEN  teşekkürlerimle...



bakın ne diyor ilhan irem aşağıdaki MUHTEŞEM şarkısında 
"....ışıltılar içinde tutsaklığı yaşarlar 
bana benzer, göklerde çivilenmiş yıldızlar
ışıltılar içinde tutsaklığı yaşarlar
sanatçılara benzer , göklerdeki yıldızlar...(...)"


                                                        ******
yazmakla okumakla uğraşanlar da böyledir sevgili okurlar :))
hem, etrafı insanlarla, kelimelerle çok çok kalabalıktır
hem de tercih ede ede YALNIZLIĞI  yeğlerler...


uzatın kulağınızı da. kimseler duymadan fısıldayayım :))
herkesin mal mülk edinme derdine düştüğü şu dünyada
yazan çizen taifesinin aksilikleri  :)) huysuzlukları 
bu ARIZALI   ve üretim hatası taraflarındandır :)))
onlar için gerçek & hakikat & doğru her şeyin önündedir...

hani sokrates idama giderken,  karısı da sokrates'e 
"seni haksız yere idam ediyorlar...(!)" demiş de
o dazlak kafalı huysuz sokrat da, karısına vermiş cevabı
"haklı yere idam etseler daha mı iyi olurdu?"
        (  01 ocak 2020 / murat örem / ankara ....)  
          ilhan irem / sanatçılara benzer göklerdeki yıldızlar


31 Aralık 2019 Salı

SUSURLUK lisesinde dersteydim...bayrak merasimine dakikalar vardı...son derste ahmet aydoğdu notalardan bahsediyordu do-re -mi-fa-sol diye... günlerden cuma'ydı...tarih 31 aralık 1982...



bazen, bu fil hafızamdan korkuyorum...
kendimden korkuyorum...
kare kare her şeyi hatırlayan 
zihnimden korkuyorum...


iki gece önde yattığım yerden 
sabahın 5'inde eski yılbaşıları düşünürken
"lise 1'deydin murat örem , 4 / D'deydin
1982 yılbaşı  cuma gününe rastlamıştı
son derste ahmet aydoğdu  
do re mi fa sol ...notalardan bahsediyordu..."
diye  içimden konuşurken yakaladım kendimi...


sonra  sabah kalktım eski takvime baktım internetten
1982 yılının 31 aralık'ı hakikaten cuma'ydı...
o kadar net hatırlıyordum ki yine her şeyi...
14 yaşımdaydım 1982'de...


her yılbaşını hatırlıyordum...
her bayramı...
her yolculuğu her kavuşmayı...
her ayrılığı...
her yılı
83'ü...84'ü...89'u...
1995'i... 99'u...2000'i..

ve sonrasını....
her bir yılı...
hatırlıyordum...


necip fazıl;  bir adam yaratmak isimli oyununda
başrol karakteri hüsrev'i konuşturur akıllı akıllı, deli deli...

hüsrev oyunun bir yerinde büyük acı çekerek şöyle haykırır
"bıktım artık kendi zihnimden...
herkes unutkanlığından yakınıp,  hatırlamak ister
ben hatırlayan yanımdan kurtulup 
unutmak istiyorum artık...
unutmak istiyorummm" 


ben hüsrev gibi isyan etmiyorum bu halime...
arada korksam da zihnimden, hoşuma da gidiyor
düne dair her şeyi aynı berraklıkta hatırlamak...


ama yine de tedirgin edici bir yanı var bu halin.
dostları da düşmanları da 
bin yıl geçse de unutmamak 
dostlukları da düşmanlıkları da 
asla unutmamak...
bir yük...bir yorgunluk...
ve büyük bir çentik zihinde....


her temasta her bağda
affetmek , hoşgörmek , iyimser bakmak 
seçeneklerini devreye soksam da
arka planda  asla U NUT MA MAK ! 


benim bir dostum vardı , pırıl pırıl bir zekaydı...
kelimeleri isterse trigonometri formülü gibi kullanırdı... 
yıllar geçtikçe apayrı yolların rüzgarı olduk onunla...



asla şeffaf olmayan ve bir buzlu cama benzeyen  gölgenin arkasından baka baka hayata,  eski cevvalliği hiç kalmasa da ve yıllardır görmesem de , o geçmiş günlerimizde bana hep şöyle derdi ; "yahu senin zihnin, 2, 4, 8, 16 , 32 değil , sanki  264 çekirdekli işlemci gibi...arka planda kaç program çalışıyor zihninde, inan sen bile farkında değilsin ..."


gülerdik karşılıklı, bu cümleye...
sigaralar yakardık karşılıklı...
övüyor gibi yapıp sövüyorsun derdim...
hiçbiri değil, gördüğümü söylüyorum derdi cevap olarak...


bir gün duydum ki , çekmiş gitmiş uzaklara...bir kart göndermişti en son, üzerinde  kendi çizgileriyle yüzü şemsiyeye benzeyen bir çocuk asılıydı kartın...posta mühründe de silinmiş harfler vardı...okumadım bile mührün üstündeki harfleri...gitmeyi seçmişti...



böyledir bu işler, 
gidene, kal denmez,
gelene de, git denmez...


ama ben derim...
gelene,  git, artık istemiyorum demişliğim pek çoktur...
gidene kal, istiyorum demişliğim de olmuştur belki... 
ama ikinci şık, devede kulaktır....


ben size 1982 yılbaşını anlatacaktım değil mi...
susurluk lisesi'nde 4 / D sınıfı öğrencisiydim...
5 fen c'lere, 6 mat / b'lere 
istanbul siyasallara vardı daha... 
.


son dersteydik...
birazdan bayrak merasimi vardı...
günlerden cuma'ydı...
ve tarih 31 aralık 1982...
ahmet aydoğdu, kulakları çınlasın
elinde mandolini,  do re mi fa sol...diye anlatıyordu sakince...


birazdan eve gidecektim...
gün akşama dönecekti , herkes birarada olacaktı.
kalabalık bir aile sofrasında  yeni yıla girecektim...

annem de teyzem de 
emek emek hazırlamışlardı yine çok şeyi...


babalar da yapmıştı üzerlerine düşeni 
yiyecek içeçeği torba torba taşıyarak...

biz çocuklar da biraradaydık...
kendini genç sanan çocuklardık...
ya da kendini çocuk sanan gençler...


mehmet selahi örem dedem 
yılbaşı gecesinin ve masanın en büyüğüydü...
koskocamaaan dedemdi işte...

şimdi bakıyorum da yalnızca 63 yaşındaymış...
19 mayıs 1919 doğumluydu dedem...
1921'li babaannem,  dedemin arkasından ikinci büyüktü...


şimdi şu 50 küsur yaşındaki halime bakıyorum da
ne kadar şaşırıyorum...

eniştem teyzem , babam annem...
hiçbiri 40 yaşında bile değilmiş daha ...!!!

ne kadar büyük görünürlerdi bize...
ne kadar olgun ne kadar halden anlayan
ne kadar fedakar ve ne kadar oturaklıydılar..
kerli ferli öğretmenlerdi...


akhisardan gelen dayım yengem 30'un en başıymış...


dayı nedir, 
bilir misiniz çocuklukta ...?

dayı, kocaman bir ağaçtır, 
dalları kolları güçlü ulu bir ağaçtır...
güneşin her şeyi kavurduğu  zamanlarda
hayatının hiçbir zamanında sığınmasan bile
gölgesine teklifsiz sığınabileceğini düşünmenin bile 
tarifsiz huzur verdiği kocaman bir ağaçtır...


işte böyle bir yılbaşıydı 1982...
kocaman bir masanın etrafında 
7'den 70'e birarada olabilmenin mutluluğuydu.


hiçbir aşırılığa kaçmadan
adabıyla yiyip içmenin sade güzelliğiydi...

teyzenin sarmalarını annenin yılbaşı yemeklerini
kaygısızca mideye indirirken 
büyüklerin sohbetlerine kulak kesilmekti...
arada boyundan büyük laflar edebilmenin özgürlüğüydü...


tombala vakti geldiğinde
taşkın hoca'nın gür sesiyle
rammmpapa 90 cümlesini duymaktı...
altmıııış....diyip soluğunu tuttuğunda taşkın hoca
arkadan gelen rakamı sakince :)) beklemekti...


hepsi geldi geçti....
ne dedem kaldı...
ne babaannem..
ne eniştem...
ne babam...
ne teyzem...

                    şükür ki o kuşaktan
              annem başımızda ...yanımızda...

hepsi geldi geçti...
ama hepsi çok güzel geldi geçti....
çok nezih geldi geçti...


1982'den sonra da çok oturdum kalabalık sofralara ne mutlu ki...
büyüklerin arasında,  yıllarca küçüklerden oldum...
30 kişilik aile eş dost sofralarında da oturdum...
ailemin en büyüklerini de ağırladım, evimin sofralarında ... 


küçücük çocuklarıma torbalardan sayılar çekerken
kartelalarına da baktım çaktırmadan, 
şike de yaptım :)) 
TOMBALAAA diye bağırmaları için :)))


taşkın hoca okurken numaraları
annem müjgan hocanım 
ailenin  en yakışıklısı ve şimdilerde mehmetçik olan
büyük oğlum umur'un küçücük zamanlarında,
beklediği tombala sayısının 55 olduğunu görünce
"taşkıncım, hani yıllar önce samsun'a gitmiştik..." 
diye sufle verdiğinde,
dünyanın en zeki babası taşkın hocamın dalgınlığıyla
"müjganım şimdi samsun gezisini konuşmanın sırası mı"
cevabına kahkahalarla gülüp, 
"yahu hocam & babam tam da sırası" diye
kaş göz ede ede müdahale de ettim :)))


sonra yıllar geçti , 
bu kez küçüklerin arasında büyük oldum...

size bir şey söyleyeyim mi, 
bunca yazıyı gecenin üçünde takır takır yazıyorsam
her bir anı, her bir cümleyi  kare kare hatırlıyorsam
unutulmaz anıların güzelliğindendir...
o büyük sofraların görgüsündendir...


ne diyordu sait faik, güzelim son kuşlar yazısının sonunda adeta ağıt yaka yaka ; "bizim için değil ama sizin için kötü olacak çocuklar...bir daha gökyüzünde bu güzelim gri kuş lekelerini göremeyeceksiniz...sizin için çok kötü olacak... "


ben de böyle diyeceğim arkadan gelenlere; "biz, çok  kalabalık güzelim sofralarda yılbaşını da , bayramları da öyle güzel bir adap dengesinde o kadar çok yaşadık ki...korkarım sizin ne böyle sofraları hazırlayacak eşleriniz olacak ne de onca insanı o sofranın başına toplayacak aile bağlarınız, kadınlarınız...bizim için değil ama sizin için kötü olacak çocuklar...hayatınızdaki çok çok büyük eksikliği, asla hissedemeyeceğiniz kadar hüzünlü olacak... !!! " 

öyle işte...

           ( murat örem / 31 aralık 2019 / ankara ) 
               ezginin günlüğü / 66. sone / 
         söz /william shakespeare/ çeviri can yücel 
                                -1995 -











13 Aralık 2019 Cuma

"keşanlı ali destanı" cılız bir dere misali aktı ve oyun bitti...oysa keşanlı ali bittiğinde seyirci çakılır kalır koltuğuna...!

çıktık evden akşam üzeri...
ahmed arif şiirlerindeki gibi  
"akşam erken inmiş şehre..."
aralık ayındayız, kış zamanı...

gerçi daha ne kar gördük ne yağmur ne soğuk; günlerdir...

bunlar iyi şeyler değil...
nasıl herkes üzerine düşeni yapıyorsa, 
"kış da, üzerine düşeni yapmalı..."
böyle karsız yağmursuz soğuksuz kış olmaz....

çıktık evden akşam üzeri....
yokuş aşağı  yürüyeceğiz...
önce atakule'nin önünden geçip
sonra dört güzergahtan birini yeğleyeceğiz... 

yolumuz çok uzun değil...
ama kısa  hiç değil...
seri adımlarla en az bir saat...
en sıkıntılı yanı da hangi yolu yeğlesek de
mutlaka yokuş aşağı yürüyeceğiz...

hani deveye sormuşlar, 
"yokuşu mu seversin inişi mi..." diye...
deve bu, homurdanmış da 
"bu, bilmem ne yaptığımın (!) yolunun düzü yok mu ?" 
deyivermiş....

evet, düzü yok bu yolun...
çankaya'dan;  tunalı kızılay ulus'a yürüyeceksen
mutlaka o yokuş(lar) inilecek...

ineceğiz biz de yanyana...
idmanlıyız yürümenin her türlüsüne...
hem yanyana idmanlıyız 
hem de yarım asrı geçen 
iki ayrı ömürden  idmanlıyız... 

HALDUN TANER USTA'NIN
"keşanlı ali destanı" oyunu gelmiş 
ulus küçük tiyatro'ya...
tiyatro tarihimizin dev oyunu...

inilecek o yokuştan aşağı, hem de güle oynaya...
hele bir de, son dakika biletler bulunmuş ki...
daha ne olsun...

 yürüdük yürüdük yokuşlardan aşağı, vardık tunalı'ya...
önce yapı kredi yayınlarına uğrayıp kitabımızı aldık...
sonra nurdilek hanım'ın :)) tuzlu ve tatlılarını....

vakit  ilerleyince de, kalan yol için
artık bindik tunalı'dan geçen "317 numaralı otobüse"
o 317 numara ki, ömrümün çeyrek asrı geçmiş gölgesinde... 


KÜÇÜKESAT / KIZILAY / BAĞCILAR hattının 
1000 yıllık numarasıdır 317, ankaralılar iyi bilir...

son 3 aylık molayı saymazsak, 
çeyrek asırdır,  bir otomobilin direksiyonu hep olmuş önümde...
yıllarca şehrin keşmekeşinden, 
otopark kabusundan öyle gözüm yılmış ki
317'yi hep sevmişim basın kartımla...

ve çokça da  yürümüşüm yokuşları inişleri...
bugün bile, yokuşu inişi düzü güzü yağmuru demeden 
oflayıp puflamadan, ter atmadan, 
çarpıntım var diye mırıldanmadan
günde 20 KM'yi yürürüm ...
yıllardır 80'li kilolarda olsam da, 
100 kiloluk zamanlarımda da
yürürdüm yine;  tık demeden....

neyse konuyu dağıtmayalım :))
KEŞANLI ALİ DESTANI için 
ankara ulus'taki  tarihi küçük tiyatrodayız....
oyunun başlamasına yaklaşık yarım saat var...
son anda bulunan biletlerin teşekkürünü de ettikten sonra, 
ve çay tütün faslı da bitince,  girdik salona...

1985'ten beri, kaç oyun izlemişimdir bilmiyorum...
ama hiç abartmadan söyleyeyim 
istanbul şehir tiyatroları
istanbul devlet tiyatrosu
ankara devlet tiyatrosu
genco erkal'ı, 
kenterleri, 
ferhan şensoy'u...
derken 
"BİN"  oyunu 
kesin geçmiştir...


övünmek olacaksa olsun,  
biraz :))) anlarım

tiyatrodan, 
yazıdan, 
şiirden, 
sesten, 
aktörden
güzelden çirkinden, 
yalandan dolandan 
ve "insandan..."

neyse , konuyu yine dağıtıp
kızdırmayalım daimi okurları :))
zaten, en son yazıyı, blogda taa ağustos'ta yazıp
tembelliğin hasını yapmışım aylardır...


ben ki taaa 1989'da
istanbul şehir tiyatrolarında
 HALDUN TANER USTA'NIN
en hakiki talebesi FERHAN ŞENSOY'un
yönetimindeki istanbul şehir tiyatrolarında da izlemişim
keşanlı ali destanı'nı, ne büyük bahtiyarlık ki... 

yine aynı yıl TRT tarafından 
eskişehir anadolu üniversitesinde çekilen
TV uyarlamasını izlemeyi falan saymıyorum...
onlar zaten, elde var bir....

bu yüzden dünüyle kıyaslamak için 
biraz temkinliyim oyunu izlemeden önce...
tek kelime etmedim  nur'a , beklentime dair...
istedim ki , tümüyle kendi söylesin gördüklerini....

başladı oyun,
sahnenin solundaki "mini" orkestranın müzikleriyle...
aktı oyuncular sahneye birer birer, beşer beşer, onar onar...
bilenler bilir, keşanlı ali destanı, çok kalabalalık bir kadrodur...
ki oyunun bitiminde sahnedekileri saydığımda 39 kişi gördüm...

belki bir eksik iki fazladır, bilemem...
artık yaşlı bir adamım ben:)))

ama şunu bilirim ki, 
bazı isimler iki üç role girerler bu oyunda...
buradan anlayın sahnenin kalabalığını
ve HALDUN TANER USTA'NIN 
oyun yazmadaki dehasını....


hiç lafı eğip bükmeden söyleyeyim; 
OLMAMIŞ...

KEŞANLI ALİ DESTANI oyunu 
nasıl başladıysa,  öyle de bitti (!) 

zaten , çok çok istisnai  bir durum olmazsa
bir tiyatro oyun nasıl başlarsa öyle gider ve biter...

bir yazı gibidir , bir tiyatro oyunu da...
bir romanın ilk cümlesi sizi ya sarıp sarmalar
ya da sası bir tat bırakır zihninizin tortularında ya...
tiyatro oyunları da daha ilk sahneden bellidir...
sahne kelimemi  "dekor" ya da "efekt" olarak anlamayın...
oyunun ilk "trükü" olarak anlayın...
oyuncuların enerjisi olarak anlayın.... 

HALDUN TANER'in yarım asırlık (!)
sarsıcı ve enfes oyunu KEŞANLI ALİ DESTANI'nı 
sahneleyen BURSA DEVLET TİYATROSU için
bambaşka  cümleler kurabilseydim keşke...
onca emeğe, onca paraya, onca şaaşaya değmiş diyebilseydim...

kadirbilirlikle , çok büyük emekle sahnelenen oyun
ankara'da da unutulmazlar arasına girdi diyebilseydim...

diyemedim...
diyemem...
diyemeyeceğim....

o güzelim keşanlı ali destanı oyunu 
orta kararı  tutturan oyunculuk girdabında 
gürüldeyemeyen bir dere misali 
aktı aktı aktı ve oyun bitti...
oysa, keşanlı ali destanı bittiğinde, 
seyirci çakılır o koltuğa....
çakılır ve kalır....
öyle montunu ve kabanını aramaz , 
bir taraftan alkışlarken (!)

hadi ben, zor beğenen murat örem'im :))) 
nemrut , elitist , kerameti kendinden menkul
kibirli  bir tiyatro seyircisiyim...
hatta, sahnedeki isimlerin başarısını da kıskanırım diyelim...
olacak iş değil de , hadi bunu da diyelim...

peki, sevgili nur
niye oyundaki onca harala gürele arasında
habire saatine baktı oyun boyunca...
iki perde arasında kapının önünde sigara içerken
"muratcım , çok sıkıldım ben, 
çok demode oynuyorlar...."
diyerek işaret fişeğini niye çaktı...

bence de güzelim ötesi oyunun 
hiç de hakkını veremedi
ne koro, ne oyuncular.....

ne keşanlı ali ne de zilha (!)...
hem de hiç veremedi....

oyunun yan rollerinde iki satırlık replikleriyle bile
güller açtırabilecek oyuncular da neredeydi sahnede...

o kadar yoktular ki, 
bir hanım  konuşurken öyle tıslıyordu ki, 
bir ara, dişleri mi fırlayacak diye korktum...

inanın bana bu cümleleri yazarken yüreğim sıkışıyor...
ben ki HALDUN TANER'i ; babam gibi severim...
ki merhum babam taşkın hocamın 
en çok aklını ve adalet duygusunu sevdiğimi
onbinlerce okurum da adı gibi biliyor yıllardır...

burada da isterdim ki , 
Haldun TANER ustamın  efsane oyununu
dünya gözüyle 50 küsur yaşımda yeniden izledikten sonra 
gözyaşlarım huzurla ipil ipil aksın da , 
ben de buralarda şakır şakır yazarken
bir daha dolsun gözlerim....

hiç de öyle olmadı....
OLMADI...
OLAMADI....!

daimi okurlarım bilir ki,
DEVLET TİYATROLARI denince
her yazımda, her sohbetimde 
sevgiyle ceketimin önümü iliklerim
çok az şeyi beğenen, bir adem oğlu olarak...


devlet tiyatrolarına pozitif ayrımcılığım her dönem bakidir ...

ankara devlet tiyatrosu da 
gönül köşkümdeki baş yerindedir daima..


şunu da söyleyeyim ki ;
bursa devlet tiyatrosu'nun da 
murat örem'in hayatındaki yeri 
çok müstesnadır...

susurluklu öğretmen ailenin ilk evladı olarak
1970'lerdeki  öğretmen maaşlarıyla 
tiyatro için özel olarak tutulan  
susurluk / bursa dolmuşuyla gittiği ilk sahnedir 
bursa ahmet vefik paşa devlet tiyarosu,
murat örem'in...

ve 9 yaşından küçüklerin alınmadığı 
devlet tiyatroları (bursa) sahnesinde
büyük adam misali gıkını çıkarmadan
ahmet kutsi tecer'in KÖŞEBAŞI oyununu  izlediğinde
7 yaşında bile değildi  murat örem....
ve vakit , 1975'in ilk ayıydı...


işte o gece neşeyle tangır tungur giderlerken 
bursa yolundaki o dolmuşun içinde

bir başka öğretmen ailenin çocuğu 

merhum UFUK TUNA  :((( oturuyordu
tam da murat örem'in yanında dolmuşta

-bir gün  yazacağım o günleri de....
bir gün mutlaka  :)))-

dolayısıyla; 
bu yazıda bursa devlet tiyatrosu için 
böylesi hüzünlü cümleler kurmak 
duygusal olarak hiç  kolay değil benim için...

ama geleneği yıllardır oturmuş 
bursa devlet tiyatrosu da 
çok çok daha iyisini yapmalıydı...

hele  bursa devlet tiyatrosu müdiresi de olan aktris hanımın
oyunun en etkileyici karakterlerinden olan 
ZİLHA  baş rolünü almasına veya rolün ona verilmesine
ve sahnede  çok renksiz vasat bir  zilha çıkarmasına 
falan hiç girmek istemiyorum...


neticede, 
GÜLRİZ SURURİ gibi ustalar ustasının oynadığı bir rolü,  
aktris olarak oynamayı istemek   anlaşılabilir...

amma...
böyle bir işe talip oluyorsanız
ya da size böyle bir vazife de veriliyorsa
sesle , endamla, oyunculuk meziyetleriyle
çıtanın tam da orada
"yani çok çok çok yüksekte"
olduğunu bilerek çıkmalısınız yola.... 



yazı , çok uzadı...
üç beş dal sigara içtim yine...
izlediği film bitince 
bir sevgi busesi vermeye geldiğinde nur,
hani bize meyve yok mu nur hanım :)) 
diyerek şımarıklık da yaptım...
selam verdik borçlu çıktık :)) dese de 
şımarıklığımın ödülü olarak 
ayıklanmış narları ve kivileri de koydu önüme 
nur hanım...

ve aylardan sonra 
yeni yazımı yazarken...
saat gecenin 3'üne gider oldu yine....

ama oyundaki , "keşanlı ali"  rolüne dair de iki satır yazayım...
1989'da istanbul şehir tiyatrosunda
jilet gibi , çakı gibi erhan yazıcıoğlu'ndan 
izlemiş adamım ben keşanlı ali'yi....

yine TV'deki engin cezzar usta'nın  
keşanlı ali'sine hiç değinmiyorum bile...
engin cezzar misali dört başı mamur  aktörü 
türk tiyatrosu bundan sonra muhtemelen hiç görmeyecek...
o kadar diyeyim....


bizim sahnede izlediğimiz 
bursa devlet tiyatrolu,  "keşanlı ali"
benim 1990'lı yıllardaki iki çocuklu baba olarak :)))
o zamanki 100 küsur kiloluk halimin 
üç beş santim uzunuydu...


"bir epik destanda , 
sahnedeki  keşanlı ali böyle mi olmalı ..."
derseniz...

oluyormuş...deyip susarım....



yazı bitiyor....
sevgili nur'un ayıkladığı 
tabaktaki nar tanelerim çoktan bitti...


bir gün 15 yılda, taaa çekirdekten 
onlarca kere çoğaltıp yetiştirdiğim
ve herkeslere armağan ettiğim  
süs narlarımı da anlatacağım....


ama iki gündür göğsümün ortasına bir ağrı saplanıp durmuştu...
yazmalıyım şu keşanlı ali destanı oyununu diyordum....
gariptir ki, yazdıkça yazdıkça  geçti o göğüs ağrım...
bak şu yaradanın işlerine :)))


bir not da şu olsun; 
oyun bitti....
oyun başlarken 
kıymetli eşiyle koltuğuna otururken gördüğüm
TÜRK TİYATROSU'nun 
gelmiş geçmiş 
enbigüzel 
enbiemekçi 
enbihocalarınhocası
PROF DR AYŞEGÜL YÜKSEL 
hocamın yanına gittim sakince... 

iyi kötü tanır beni kıymetli hocam...
yıllarca ne zaman hangi programa kaç kez çağırdıysam
iki eli kanda da olsa koşup gelmiştir 
DTCF'den komşusu  
TRT ANKARA RADYOSU'na 

ayşegül hocam...


incelik gösterip, 
pehlivan tefrikası misali tiyatro yazılarıma 
yorumlar bile yapmıştır 
cevap yazılarıyla yıllar önce...


"kıymetli  ayşegül hocam, 
nasıl buldunuz oyunu " 
dedim gayet nötr bir sesle...

"ben beğendim, 
hem de hakkıyla beğendim...
peki siz nasıl buldunuz..."
dedi her zamanki nezaketiyle 
ayşegül hocam...

biliyor musunuz
bu nezaket de uçtu gitti memleketten...
tiyatro tarihine yaşım kadar hizmet vermiş ayşegül hocam
incelikle benim fikrimi soruyordu işte...

ki , ayşegül hocamın yanında
tiyatro üzerine ,desturla, en fazla iki laf etmem gerekir...
ama ben huysuz seyirci murat öremim :))) ya
"vallahi hocam, ben hiç beğenmedim, 
her manada hiç ama hiç yeterli bulmadım 
hüzünlenip, ağlamak istedim..."
dedim...


bu cümlelerimden sonra , sustuk karşılıklı...
biz izin isteyip, çıktık küçük sahnenin kapısından...
çıkarken teşekkürümüzü etmeyi unutmadık
tiyatro dostu güzel insana da, bir kez daha....

hava serin....
kapat önünü dedim nur'a...
belki nur dedi bana...
hatırlamıyorum...

ama içimden şu geçti; 

bırak bazı anılar 
bazı oyunlar öyle kalsın sende
ve seninle gitsin  murat örem...

gecenin soğuğu yüzümüze vururken 
bir kaç yüz metre yürüdük; 
bu kez 317'ye değil
-hadi bakalım tembel okurlar
hemen unuttunuz değil mi :)))
yazının başındaki 317'yi...-
413 numaralı otobüse bindik....

nur, ankara kart'ını okuttu dıııt diye
gitti bizim 3 lira 25 kuruş :)))

ben aheste aheste  çıkardım,
yıllarımı yayına verdiğim için 
ömrümün sonuna kadar 
kullanmayı hak ettiğim
daimi  sarı basın kartımı
ve dıdııııt diye okuttum....


basın kartı diye konuştu makine,  
mekanik bir sesle...

otobüsteki yüzler yine hemen bana döndü  
az önceki mekanik sesle birleştirip....

alıştım bu durumlara....
saçım sakalım da fazla entel :)))  işi olunca
habire bazı aktörlere muhabirlere  benzetip 
şu kişi misiniz diye sordukları için, 
bakışları yadırgamadan
usul usul nur hanımın yanına oturdum....

ama rahat da durmadan 
"meşhur olmak da  amma zor yahu :)) " dedim...
"hadi len..." diye cevap verdi bana nur 
diye devam edeceğim ama...

hiç de  öyle olmadı....
hiç de öyle demedi nur...

kibar kadındır çok kibar kadındır nur...
ben ne kadar  sokak çocuğuysam:)))
nur da o kadar hanımefendidir...


ne zaman akıllanacaksın sen 
kötü espriler yapan  murat örem
der gibi, şefkatle baktı yine nur bana...

ben de hemen telefonumu çıkarıp,
instirigam:))da  yeni aldığım layklara bakıp (!) 
oyalanmaya çalıştım yol boyunca,
 uslu görünen ama çok şımarık 
dörtgöz :)))  bir çocuk gibi .....


    ( murat örem / 13 aralık 2019 / ankara ) 


HALDUN TANER konulu aşağıdaki 8 dakikalık kısa filmle, taaa 1992 yılında ödül almıştık...yönetmen ve senarist, çok kişinin ustası  sevgili murat karahüseyinoğlu'ydu...ben bu kısa filmde 24 yaşındaydım :)) ve genç bir yazarı canlandırmış, filmin metnini de seslendirmiştim...o dönemde TRT'de yayınlanan AKŞAMA DOĞRU programında sevgili seynan levent için çekerdi bu filmleri murat karahüseyinoğlu ve ben de yanında olurdum seslendirmeyle, küçük rollerle ya da düpedüz  filmlerin hamaliye işleriyle...görüntü dijital olmadığı için bu filmdeki ses kısıktır....biraz dikkatlı izlemek ve dinlemek gerekir... durum bundan ibaretttir :)))) isteyenler buradan izleyebilir...