*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500"ziyaret ! *her cümle"5846" sayılı yasa korumasında ! *fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir ! *sağ alttakiküçük dünya?
içerisi de dışarısı da arı kovanı gibi... genç kızlar gepgenç oğlanlar koşturuyor...
onlar koştururken bekliyor birileri de sırasını, sakince... babalar göbeklerinin üzerinde taşıyor şehirli çocuklarını... camekandan seçiyor çocuklar, antin kuntinli turtalarını....
burada sıra beklemenin de bir ilmi var... statüsü bile var beklemenin, hatırlıca...
ellerinde ispirtolu kalemler
latte tall & latte grande plastik bardaklara kavisli çizgilerle ahmet , suna , kemal... yazıyor genç kızlar... çıt çıt giriyor şifreleri müşteriler, latte parası diye...
habire yeni isimler düşüyor kumbaralara sedat oylum alkan beril diye.... tın tın ediyor isimler, çarptıkça kasalara...
isimlerin bile rengi değişik ... isimlerin bile ismi değişik...
birden gururlu bir gülümseme oturuyor... ismi, bardağa yazılan müşterinin yüzüne
daha bir tepeden bakıyor dünyaya ismi çiziktirilirken naylon bardaklara... sanki, insanlık için büyük emek harcamış da ismi sonsuzluk duvarına yazılmış bir hal var çoğunun yüzünde... hızla bitiyor grande bardaklar... yerine yenileri konuyor yeni isimlerle betül ırmak deniz diye diye...
çok ihtiyar kalıyorum ben 50 lik halimle bu 30 yaş altı populasyon ummanında...
bakıyorum da hiçbir gemide neredeyse pusula yok... neredeyse hepsi palamarı kopmuş bir gemi bu gençlerin
yağlı göbeklerini büyük bir özgüvenle açan genç kızlar sakallarına perma yaptıran genç erkekler büyük hikayeler anlatıyorlar birbirlerine... grande latte & espressolar içilirken....
hepsinin sözü başından aşkın... hepsinin lafı tomar tomar....
derin bir uğultu var her yerde sigara içilen mekanlarda da bebekleriyle gelen şehirli annelerin oturduğu bölümde de...
şairleri düşünüyorum çorba kasesi kılıklı kupada yutkunarak içmek zorunda kaldığım kahvemi yudumlarken.... gezerken akıllı telefonun içinde yoklarken midemi bulantılar mehmet müfit geliyor aklıma "...annem annem tüm kapıları çivilemek geliyor içimden."
diyen mehmet müfit geliyor aklıma...
artık bir ölü şair olan mehmet müfit...
ne diyordu pis bir trafik bir kazasında ölen aşık özlemi;
eğitimin her aşamasında kazanılmış deve dişi imtihanlar da dahil
başarının abartılmadığı, şımarık övgüyle karşılanmadığı hatta görmezden gelindiği (!) evde
muallim baba muallime anneyle büyümek nasıldır, bilir misiniz ?
ben
bilirim….
içilecek lezzette
çay bulun(a)madığı için
1970’ lerin sabah kahvaltılarında ıhlamurlarla güne başlamak nasıldır , bilir misiniz…
ben bilirim....
çay yerine içilen o
ıhlamurun ekşimsi tadının
kahvaltıdaki güzelim
kelle peynirinin
canına
okuduğunu (!) bilir misiniz…
ben bilirim…
öyle
işlemiştir ki içime
ıhlamurun o ekşimsi hali
bin
yaşında oldum;
hala sevmem o tadı ,
içine
tarçını karanfili
bilmemne otunu koysanız da
sevmem….(!)
nohut kahvelerini,
benzin
kuyruklarını ,
5 günlük
su kesintilerini ,
15
saatlik elektrik yokluklarını
bilir misiniz…
ben bilirim….
susurluk garajı’ndan,
1980'lerin karlı zamanlarında üniversite talebeliği için bir
otobüse atlayıp 12 saatte bile istanbul’a
varamamayı (!) bilir misiniz…
ben bilirim….
istanbul sarayburnu'ndan kalkıp marmara denizini aşıp
bandırmaya’nın ağzına kadar gelen feribotun
fırtınada yanaşamadığı için
gerisin geri istanbul'a döndüğünü
bilir misiniz
…
ben
bilirim….
talaş
sobası yakmayı talaş dolu kovayı bir bilim adamı ustalağıyla doldurmayı bilir misiniz ?
ben bilirim…. hem de iyi bilirim…
bir ara
enikonu anlatayım size
talaş sobası
yakmak için kovayı doldurmanın
talaşları ayrı bir tokaçla kovada sıkıştırmanın ilmini…
simsiyah
saçlarınız ve sakallarınızla
elinizde
kocaman PTT jetonlarıyla
17, 18, 19, 20 yaşındaki hallerinizle
boş kulübe aramak nasıldır bilir
misiniz…
ben bilirim....
çalışan jetonlu telefon bulma duygusunu
bilenler
bilmeyenlere anlatsın …
her şeyi
de bana yazdırmayın :)))
dedenizle uzuuun yürüyüşler yaparken
onunla sohbet etmenin ve hep daha başkayı öğrenmenin
iki erkek evladın babası olmanın manevi yükünü ve tarifsiz coşkusunu
bilir misiniz ...
ben bilirim...
50 yıllık babanızı, TAŞKIN HOCA'yı ellerinizle kara toprağa usulca bırakmayı bilir misiniz...
ben bilirim....!!!
yürüdüğünüz upuzun yol boyunca, her vesileyle bin didişme yaşayıp en sonunda yolları külliyen ayırsanız da; eş durumundan sizin de babanız olmuş bir başka "balkan baba'nın" sohbetini çok çok özlemek nasıldır, bilir misiniz.... ben bilirim....
bir kalem erbabı
bir hikaye anlatmanın başına geçtiğinde
"sizi yine size anlatabilmek için..."
kaç kalp krizi,
kaç beyin kanaması, kaç gönül travması geçirir
bilir misiniz...
bilmezsiniz....(!)
bilmemnerenizde bile değildir...
ancak göz kenarıyla okumayı bilirsiniz...
oysa;
yazarlar sizin yerinize de ölür....
yazarlar sizin yerinize de sevda acısı çeker
yazarlar sizin yerinize de
baba olur ana olur evlat olur...
terk eder...terk edilir...parasız kalır...
dünyanın en büyük aşklarını yaşar...
kainatın en zenginleri olur....
siz. bunları da bilmezsiniz...
bilirsiniz de bilmezsiniz...
kurnazlık, derisi olmuştur milyonların ....
ha, bu arada
siz fecri ebcioğlu’yla
1970'lerde yeni yıla girmek nasıldır
bilir misiniz ?
ben bilirim…
onu da bilirim..
bir ara onu da yazayım size...
hadi şimdi gidin, televizyonunuzu açın....
elinizdeki trankilizanlar misali TV kumandalarınızla....!!!
yıl 1999.... aylardan kasım... ayın 12'si.... ankara'dayız çoluk çocuk... ilk evladımız 5 yaşında... diğeri 1 yaşını yeni geçmiş, ekim'de....
dört kişilik "örem" ailesiyiz 4. kuşaktan...
kızkardeşim ayşın da bizde kocasıyla.... temmuz'da evlenmişler... hemen arkasından da 17 ağustos 1999 gölcük depremini yaşamışlar hepimiz gibi...
aylardan kasım olmuş.... kasım'ın kasveti bir yana güzel kısmı , cuma gecesi olması... 2 günlük tatil soluklanması çoğunluk için.... bizim için de.... güzelliği buradan...
televizyon açık bir köşede.... saat akşamın 7'sine 5 dakika var.... yemek yenecek birazdan gülüş cümbüş... masaya tabaklar kondu mu hatırlamıyorum...
evet, bir zamanlar ben de 30 yaşındaydım.... hatta 20 bile oldum....15 yaşında da oldum... 10, 9, 8 , 7, 6, 5....diye gider bu... anneme sorsanız 1 günlük 1 saatlik halimi bile anlatabilir....
kimse bu dünyaya 50 yaşında gelmiyor yani :))) gençler size söylüyorum :)) yazın bir tarafa bu vecizemi :))) neyse konumuza dönelim.... derken bir ses geldi bardacık sokaktaki evimizin kocamaaan "L" biçimli 70 metrekarelik salonundan.... -laf aramızda ne basket maçları yaptık o salonda ailecek- ama alışık olduğumuz bir ses değildi bu... takır takır ediyordu vitrindeki porselenler... aynı anda kitaplıktaki eğreti ciltler atmaya başladı kendini yere... derken kolonlar kirişler de katıldı koroya çat çat çat diye...
sanki asırlarca baktık birbirimize 4 yetişkin... kocaman cam bilyalar gibi açıldı 5 yaşındaki umur'un gözleri.... kocaman yeşil cam bilyalar gibi....
beşik gibi sallandı küçükesattaki ev.... gacırdadı kolonlar....kapakları isyan etti dolaplara....
ben ki, böyle durumlarda en kötüyü pek umursamam... yaşanacak ne varsa yaşanacak derim her seferinde.... ölüm varsa, o da yalnızca bir yaşanacak diyerek kapatırım kitabı...
ama bir çatırtılara baktım saliseler içinde bir de oğlumun kocaman açılmış cam gibi gözlerine... geçecek oğlum dedim... geçecek...şimdi... birazdan geçecek....
geçmedi.... geçmedi.... geçmedi.... !!!
hani kavgalı aşklarda taraflar, zihnindeki her şeyi nasıl fırlatırsa kelimelerle karşısındakine ve sakinleşip sakinleşip, yeni kelimeler öfkeyi bir daha başlatırsa tıpkı öyle oldu....
artık geçmeyecek bu deprem.... geçip gittiğinde de biz buralarda olmayacağız (!) derken, içimden içimden....
birden durdu her şey.... birden durdu.... birden...
bir trafik kazası yaşadıysanız bilirsiniz her şey "o ana" kadardır ... o çarpışmanın gürültüsü ve tozu bittiğinde saniyeler içinde kainatın en sessiz anları yaşanır....
öyle bir andı işte... geldiği gibi gitti, o kabus çatırtılar... kolonlara kirişlere tavanlara baktık.... camlara pencerelere kapılara.... sıvalara boyalara....
her şey yerli yerindeydi.... inanılmazdı ama her şey yerli yerindeydi....
yine de hepimiz bekledik bir yeni darbeyi daha.... boş bir akılla, yere düşen kitapları topladım sakince.... avizelere baktı birileri evde, hala sallanan avizelere...
büyük çok büyük bir depremdi.... ve ihtimal merkez üssü ankara değildi... ankara'yı böyle salladıysa yine alıp gitmişti birilerini yüzer yüzer.... kesindi bu ...kesindi....
televizyona döndü gözler sonra.... atv haberde ali kırca stüdyodan sesleniyordu kağıt gibi bembeyaz yüzle...
biz de sallandık çok sallandık istanbul'da diyordu.... zaten haber masasındaydı haberleri sunmak için... büyük deprem 19 haberlerinin 3 dakika öncesinde yaşanmıştı... ve hemen haber yayınına girmişlerdi dakikalara falan bakmadan....
ve kameralar da kayıttaydı muhtemelen....
sonrasında telefonlar çalıştı birer birer... evimizdeki 2 sabit telefon susmadı... 446 83.../ 446 69....la başlayan iki hat da...
evdeki herkesin cebindeki telefonlar da çalmaya başladı birer birer..
aradan bir iki saat geçtiğinde bir telefon daha geldi BANA... yeniden afet yayınına geçmiştik biz de.... olay mahalline de gidilmesi gerekiyordu... ekipler isimler dönüşümlü olarak hazırlanmıştı ışık hızıyla... sorgusuz sualsiz, herkes koşarak işinin başınaydı....
31 yaşında gepgenç adamdım.... babaydım...abiydim...evlattım...kocaydım...
2 çocuğum vardı biri neredeyse kundaktan yeni çıkan... telefon sonrasında yıldırım gibi çıktım evden... daha az önce evlerine giden kardeşimi aradım hemen, yalnız kalmasın istiyorum ev halkı, yeniden gelir misiniz diye. sağolsunlar, kırmadılar abilerini "geri geliyoruz hemen...." dedi kardeşim...
ben dışarı çıktığımda daha sonbahardı ama jilet gibi kesiyordu ankara'nın kasım soğuğu... çevirdim ilkgözağrım orijinal italyan UNO 60 S 'in anahtarını... hemen yola koyuldum...
ben, işimin başına geçmek için yola koyulurken.... birilerinin, bu dünyadaki yolu bitmişti... bitmişti işte....
türkiye 12 kasım bolu kaynaşlı düzce depremini de böyle yaşamıştı.
bazı sonbahar gecelerinde, zihnimden mırıldanarak konuşurum... evde kim varsa garip garip bakar yüzüme... yine ne tilkiler dolaşıyor bu adamın zihninde diye...
oysa böylesi anlarda yalnızca o büyük dizeleri dolaşır kalbimde aklımda, nazım'ın; "memleket mi yıldızlar mı gençliğim mi daha uzak....." ( murat örem / 14 kasım 2018 / ankara )
" bütün renkler aynı hızla kirleniyordu birinciliği beyaza verdiler...." der....
dünyada her şeyin güç ve para üzerine kurgulandığı zamanlardan geçerken, ben bu muhteşem şiiri çocukluğumdan beri hep şöyle yorumladım....bütün renkler kirleniyor, bu durum iyi kötü onlara uygun olabiliyor ama beyaz o kadar kusursuz bir temizlikte ki en küçük bir leke bile onun üzerine asla ve kat'a yakışmıyor !!!
bu şiirden yola çıkarak bir metafor yaparsak, dünyadaki bütün sektörler, alanlar, meslekler farklı renklerde olabilir ama kültür sanat alanındaki bütün çabalar yalnızca beyaz olmalıdır...ve bütün renkler kiri lekeyi kendince kaldırabilse de beyaz renk üzerindeki tek bir leke bile büyük kusurdur ! hülasa; kültür sanat alanındaki en küçük bir kirlenme bile beyazın üstündeki kir kadar dikkat çekicidir !!!
ama gerçek asla ve kat'a böyle değil !!!! medya kültür sanat alanları da bir başka hercümerc içinde...
tüm dünyada, özellikle sinema ve medya sektöründe , ingilizcede "unusual person" diye de tabir edilebilecek kişiler de dahil, aykırı kişilerin hayat hikayelerinin DRAMLAŞTIRILARAK ANLATILMASI tercih edilir.....en az 70 yıldır bu böyledir....
Türkiye sanat kültür (!) sermayesi bu tarzı yeni yeni keşfediyor ....böylesi hayatlar, duygulara, boş ümitlere , insanı zaaf ve özdeşliklere hitap ettiği için her zaman daha çok satar....marketing değerleri yüksektir....
mesela türkiyenin neredeyse bütün türkülerini yok olup gitmekten kurtaran MUZAFFER SARISÖZEN hakkında kimse film yapmaz...yapılırsa belgesel yapılır...onu da 80 milyonda YALNIZCA 5 BİN KİŞİ ya izler ya izlemez....oysa SARISÖZEN 500 yıllık türk türkü kültürünü aklı erip gücü yettiğince kurtarmıştır....
peki MÜSLÜM GÜRSESLER hangi özellikleriyle film yapılır...hayatlarındaki büyük kırılmalarla , acılarla, mucize eseri öne çıkan YIRTMA hikayeleriyle film yapılır...kendini en kenarda en aşağıda hisseden insanlara YALNIZCA KÜÇÜCÜK BİR UMUT OLDUĞU ve o toplumun en kenarında kalmış insanlarının temsilcileri olduğu için film yapılır...ve bu filmler çok da başarılı olabilir...
çok başarılı olmanın en temel kriteri de ÇOK PARA KAZANDIRMAKTIR!!! diğer unsurlar daha geriden gelir....
buradaki en temel MOTİVASYON yıllardır yalnızca paradır....! para kazanmadır....insanlar bu tür filmleri TÜM bunları BİLEREK izlerse mesele yok...ama genellikle asla böyle olmaz !!!
çünkü böyle figürler için çok paralı prodüksiyonlarla yapılan filmler; Türkiye gibi aklı çok karışık sosyal ve kültürel gruplardan oluşan toplumlar için iyi örnekler değildir...rol modelleri değildir...maalesef ki bu tür filmlerin yan etkileri çok daha kalıcıdır...!!!!
peki demokratik bir ülkede böyle filmler yapılmamalı mıdır ? bu sorunun cevabı da elbette YAPILMALI olmalıdır...böylesi çalışmalar için kimsenin kimseden izin alma sorumluluğu yoktur...ama birilerinin de böylesi çalışmaların arka planında neler olup bittiğini anlayıp anlatmaları, topluma nasıl yansımaları olacağı konusunda öngörülerini paylaşmaları hem bir SORUMLULUK hem GÖREV hem de HAKTIR....
bu yazıyı bana yazdıran da, 40 yıldır bihakkın okuyup yazan bir vatandaş olarak sahip olduğum hak ve içimdeki bu sorumluluk duygusudur... -anlamak isteyenler için not ; bu yazıda konu edinilen başlıklar müslüm gürses'in yaşamı ve emeklerine yönelik KÜÇÜMSEME ve önyargıyı kapsamamaktadır... anlatılmak istenen daha büyük ölçekli bir kültür politikasıdır...yine şunu da mutlaka belirtmek gerekir ki içinde timuçin esen'in olduğu her film aktörlük olarak en üstte yer alır...- ( murat örem / 1 kasım 2018 / ankara )