*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

17 Ekim 2018 Çarşamba

toprağın bol olsun ARA GÜLER...o gün seni bir acı kahveye çağıramadığım için de hoşgör !!!



gün ne güzel başlamıştı...
önce ekim güneşinin kırık sarı ışıkları girdi yine içeri...
sonra sokaklara çıktım....
ama sonra,  bin türlü şey....


sonra "güvenli" ellerde verilen karar....
uygulanacak  süreç...


sonra akşam....
taaa bin yıl öncesinin muhteşem eserine yeniden bakmak...
                                       
                                         "hisarbuselik"....


ve sonra bir haber internette
                                   
                                     "ara güler ÖLDÜ !!!" 


90 yaşındaydı ara güler...
bu kavanoz dipli dünyanın kahrını çekmek için
çok uzun kaldı buralarda...


en unutulmaz kareleri çekti ara güler...
en keskin cümleleri kurdu zaman zaman....


çoook yıllar önce  gömeçte,  taşkın hocanın yazlığında
bir otomobilin içinden bakıyordu dünyaya ara güler,
bir ses vermiştim sevgiyle saygıyla ona
mukabele etmişti tarazlı sesiyle sağol delikanlı diye
boynunda objektiflerle...


ama basiretim öyle bağlanmıştı ki 
açıp otomobilin kapısını ara bey, buyrun çaya kahveye
diyememiştim....


hala içimde ukdedir...
o cümleyi kuramamak !!!



                                             ara güler öldü...


                                 türk ve dünya fotoğrafında 
                      kocaman bir insanlık ansiklopedisi kapandı...


isterseniz dünyanın en iyi makinelerini alın
hiçbiriniz şu yukarıdaki kareyi ara güler gibi çekemezsiniz....


toprağın bol olsun ara usta...
nur içinde yat...
o gün seni kahveye çağırmadığım için de hoşgör
ara güler usta.... 

     ( murat örem / 17 ekim 2018 / ankara )  

2 Ekim 2018 Salı

sanki bir papatyanın beyaz yapraklarını sayıyorduk birlikte...koparmak yoktu !!! yoktu koparmak !!! bir adım sonrası infilaktı...ikimiz de bilirdik bunu....



kaç yıl mı oldu...
çok yıl oldu...pek çok yıl...


neredeyse 2 yıl,  ehliyetsiz kullandım otomobilimi...
hem de memleketin en civcivli zamanlarında...
 
neden mi ....
 

içinde yüklü miktarlı paramın da olduğu cüzdanı
bırakınca bir müessesenin içinde...
ve saniyeler içinde cebellezi olunca cüzdan...
ve tek bir kamera çalışmayınca o anda...
soyunuz da kurumaz kötü insanlar sizin  derken oradakilere
ve sokaktan aldığım kestanelerin kabuklarını soyarken sakince
yana yakıla kredi kartlarını iptal ettirdim önce...


bir sonraki gün, tc numaralı kimliğimi çıkardım...
sonra sarı basın kartımı...sonra kurum kartımı...
sonra bir çok ıvır zıvırın peşine düştüm yenilemek için...
ama düşürmedim yolumu bir türlü yeni ehliyet için... 
haftalar ayları, aylar yılları kovalar oldu neredeyse....


ben ki yılların kurallı kaideli adamıydım
ama sevmezdim muhtar beyannamelerini falan filan eskiden beri...
gepgenç bir adamken de habire kaybettiğimde nüfus cüzdanımı
her seferinde zayi para cezalarını taşkın hocam öderdi hiç söylenmeden

nur içinde yatsın taşkın hocam...


işte geçerken günler, ehliyetsiz mehliyetsiz 
bir gün artık tamam dedi içimdeki dışımdaki ses
yeni ehliyet çıkarmazsan  anlatamayacaksın artık derdini...
anlatamayacaksın aklın bir karış havadayken başına gelenleri...


tuttum yolunu, o uzun ve meşakkatli hikayenin...
önceden randevular aldım, raporlar şunlar bunlar...
gözleri iyi görür, ama gözlükle iyi görür minvalince...
çektirdim biyometrik fotoğrafları...


gittiğimde mahşer yeriydi ortalık...
biri yanıp diğeri sönüyordu bankoların...
pat pat vuruyordu soğuk sıcak mühürleri görevliler...
her şey bittiğinde de adresinize iki günde gelir diyorlardı...


bütün bu işler  saatler alıyordu yine de...
içimden oflayan, sakin görünümlü ak saçlı adam halimle dolanırken
şak diye tanıdım yine o hüzünlü güzel yüzü...
yine öyle duru yine öyle güzel yine öyle üstten bakıyordu gözleri...
şak diye tanıdı sakin görünümlü asabi yüzümü...
yine öyle ukala, yine öyle bıkkın, yine öyle keskin bakıyordu...
demiştir muhtemelen,  o da benim için...


saatler saatleri kovalarken, bankoların ışıkları yanıp sönerken
kah o döndü baktı bu taraflara kah ben dolandım o taraflarda..


bir ara, önce  önlü arkalı sonra yanyana oturduk upuzun sıralara...
ama kimse kimseye zinhar,  merhaba demedi...
bir merhaba deseydi biri,  bitmezdi artık o merhaba...!!!


                              herkes herkesten korkar gibi 
                           biz de korktuk işte o merhabadan...


zaman akarken,  akarken zaman 
benden hemen bir önce yandı onun ışığı bankolardan birinde...
upuzuuuun soyadını yazdı kırmızı led lambalar....
ve upuzun saçlarını savurarak ilerledi bankoya...
küçük bir gülümseme yerleşti yüzüne benim tarafıma bakarken...
üzerime alınayım mı alınmayayım mı diye düşünürken ben,
bu kez benim kısa soyadım yandı söndü, kırmızı led lambalarda...



yıllardan sonra yanyana gelmiştik işte, ama bu kez merhabasız...


ben onu tanıdığımda yine böyle upuzun saçları vardı...
yine böyle çok güzeldi, dupduru yüzü kibirli ve çok çok güzeldi....


o beni tanıdığında simsiyah saçlarım sakallarım vardı...
keyfim yerindeyse benim de yüzüme yansırdı o gençlik ışığım...

yanyanayken şiir okur sorardı hemen hınzırca bana kimin şiiri diye...
bu kez bilemeyeceksin ama demeyi de ihmal etmezdi...
bilirim ben bilirim  der,  tak diye söylerdim şairin ismini :)))
ve bir de tashih yapardım o dizedeki kelime şöyle söylenir diye...

30 yaşında ya vardım ya yoktum...
onun bir kaç basamağı vardı 30 kapısına...


aradan geçen yıllarda defalarca karşılaştığımızda kapı önlerinde
ya o eğmişti başını ya ben havaya bakmıştım ıslık çalarak....

öyle var yok arasında yaşamaktı bizi cezbeden...
sanki bir papatyanın beyaz yapraklarını sayıyorduk birlikte...
koparmak yoktu !!! yoktu koparmak !!! 

o kadarın bir adım sonrasına geçersek infilaktı ikimiz için de...
ben onu kendi haline bıraksam infilak ederdi...
o beni kendi halime bıraksa infilak ederdim...

                                ikimiz de bilirdik bunu...


aradan yıllar geçti...
aradan asırlar geçti....

herkes yazdı çizdi söyledi...
uzaklara gitti geldi....
yakınlarda durdu yürüdü....


duydum ki yeni acılar katmış eski acılarına...
acının bile yakıştığı yüzler vardır ya, öyle bir yüzdü/r onunki...


beyaz sakalların bile kapatamadığı hüzünlü yüzler vardır ya...
öyle oldu son halini duyduğumda yüzüm....


şimdi şu dizeleri sakince  okuyun...bir daha okuyun...bir daha ... 

"bir tren makas değiştiriyor kalbimde 
bir vapur yan yatarak eğleniyor denizle 
sanki iki sevgili beşiktaş motor iskelesinde karşılaşmış gibi 
                    tuhaf bir his var, kırgınlık var...."    altay öktem

öyle işte !!!!

( murat örem /// 02 ekim 2018 /// ankara ....) 
 



 

 





22 Ağustos 2018 Çarşamba

2 gün önce aynı hastanede baba olan lokman usta bu kez bir ceset torbasının içinde yatıyordu morga konmak üzere...bunları düşündüm taşkın hoca'nın yazlığında denize bakarken !




körfezdeyim/z....
günlerden 20 ağustos....
bayram  arifesi...

25 günlük tatil koşturmacası bitti biter...
iç anadolu zamanlarına hazırım, 30 yıldır olduğu gibi...

tatilin son günlerinde deniz kenarındayım/z...
çocuk sesleri, dalga sesleri birbirine karışmış...

bir şezlongun üzerinde ağustos güneşinden kaçmak güzel..
başımda balıklı ve masmavi bir deniz havlusu....
karşı kıyıya bakıyorum bulutların arasından....


veee....

lokman usta'yı düşünüyorum...
2008 temmuzundayım... 10 yıl öncedeyim...


eşini doğuma getirmiş lokman usta, edremit kazdağı hastanesine...
biz de ailecek, o yaşlarda kabına sığmayan umur'un başındayız...


bisikletten düşerek bacağını kırmış umur lise öncesinde...
öyle böyle bir kırık değil...açık yaralı büyük kırık...
ameliyatlara girmiş çıkmış umur....iyileşme yolunda...
umur o haldeyken, acılara batıp çıkmışız biz etrafındakiler de...


tam o günlerde geldi işte, hastaneye lokman usta...
doğum yapmak üzere olan eşini getirdi...
bir kızı oldu lokman usta'nın doğumda, güle oynaya...


lokumlar dağıttı lokman usta mutluluk ve sevinçten...
biz, hasta yakınları da, tebrik ettik lokman usta'nın babalığını...


sonra mobiletine atlayıp evine gitti lokman usta...
sabah yeniden karısını ve evladını ziyaret etmek üzere...

yeni günün sabahında bir telaş oldu hastane kapısında...
sigaramı yakıp kahvemi içerken ben, bahçeden geldi uğultular....

öyle çok trafik kazası geliyordu ki hastaneye, çoğu tatilci olan...
onlardan biri sandı herkes....oysa bu kez yaralı yoktu...ölü vardı...


yeni baba olan, elinden lokumlar aldığımız lokman usta'ydı ölen...
mobiletiyle ziyarete gelirken otomobilin altında kalmıştı...

2 gün önce aynı hastanede baba olan lokman usta
bu kez bir ceset torbasının içinde yatıyordu 
morga konmak üzere...

                                                 *****

körfezdeyim/z....
günlerden 20 ağustos....
bayram  arifesi...

25 günlük tatil koşturmacası bitti biter...
iç anadolu zamanlarına hazırım, 30 yıldır olduğu gibi...

tatilin son günlerinde deniz kenarındayım/z...
çocuk sesleri, dalga sesleri birbirine karışmış...

bir şezlongun üzerinde ağustos güneşinden kaçmak güzel..
başımda balıklı ve masmavi bir deniz havlusu....
karşı kıyıya bakıyorum bulutların arasından....


veee....
lokman usta'yı düşünüyorum...
2008 temmuzundayım... 10 yıl öncedeyim...

öyle işte....

( murat örem / 22 ağustos 2018 / ankara )










19 Temmuz 2018 Perşembe

9 yaşımdaydım....ölümü bilmiyordum...ama "BEŞİKTAŞLI ŞÜKRÜ GÜLESİN" küt diye ölmüştü bir "temmuz" günü... 55 yaşındaydı...büyüdükçe büyüdükçe ben de daha ne ölümler görecektim...!!!




nasıl sıcak bir temmuz günü...otel kervansaray'ın  berberinde traş sıramı bekliyorum…bilenler bilir, artık yerinde yeller esse de  otel kervansaray balıkesir'in güzelim simge yapılarındandı ve eski garajla tarihi istasyonunun burnunun dibindeydi...berberde beklerken elimde tuğla gibi aziz nesin kitapları var...10 yaşında bile değilim...her karne döneminde aldığım yıldızlı pekiyilerin ödülü aslında bu kitaplar…alın terimin özeti şöyle....


1970'lerin başında, o zamanlar da memleketin güzel şehirlerinden olan  balıkesir'in derli toplu ilk çocuk mağazası olarak açılan ÖREM BEBE'nin sahibi,  nur içinde yatası dedem selahi örem her karne döneminde en büyük kağıt banknotla  ödüllendirirdi  beni de,  yıllarca bütün torunlarına yaptığı gibi…ben de hemen kitaba yatırırdım dedemden aldığım sermayeyi :)  akıl/sız/lık işte :) yıllar boyu, yarım asırlık ömrümde kendi kazandığım hatırlı paraları da o kadar çok kitaba yatırdım ki,  her ev taşınmasında koli koli istiflenen kitapları taşımak da taşıtmak da kahır oldu daima…akıllanmadım yani…hatta bir taşınmada nakliye şirketinin çalışanı şunu bile dedi bana gözlerime gözlerime bakarak; “ abi bu ceset gibi kitap kolileri yerine 50 tane buzdolabı taşısam inan bu kadar ağrıma gitmezdi…” güldüm geçtim ben de ….ne deseydim...ah benim güzel kardeşim insanlar ölür buzdolapları çürür ama kitaplar kalır deseydim , muhtemelen ona davulcu yellenmesi gibi gelecekti ve yapacağı işi bile sündürecekti...ah benim memleketim...ah benim sevgili halkım....



temmuz sıcağındaki hikayeye döneceğiz ama şunu da ekleyeyim….dedem  PTT müdürü olarak emekli olmuş ve saat gibi çalışkan bir adam olarak hemen  ÖREM BEBE'yi açmıştı...öncelikli derdi hiçbir zaman para olmadı selahi dedemin...üreten bir insandı...üretene saygı duyan insandı..bir azim ve kararlılık abidesi olarak yaşadı selahi dedem, son gününe kadar....hala hatırlarım örem bebe açılmadan önce torba torba giysiler eve yığıldı...dedemlerin evi o zamanlar balıkesir'in en güzel yerlerinden olan 52 evlerdeydi...ve bugün bile hala 52 evlerin önünden geçerken burnumun direği sızlar...evin içindeki o tatlı dağınıklıkta babaannem de bir şaşkınlık yaşıyordu...biz çocuklara her şey oyundu zaten...aradan 40 yıldan fazla geçse de, yaşananların  hepsi kare kare gözümün önünde....


işte böylesi günlerde açılan ÖREM BEBE balıkesirin tarihi istasyonundan yukarı çıkan milli kuvvetler caddesinin hemen solundaydı...muhtemelen hala faaliyetine devam eden askeri gazinonun 50 metre yukarısında...örem bebe'nin çapraz karşısında da 1970'lerde balıkesirin en büyük gazete ve kitap bayii vardı... emin amcanın dükkanıydı orası...balıkesirliler biraz sert mizaçlı olduğu için deli emin de diyorlardı emin amcaya ama ben severdim onu...o da beni severdi....oğulları ve kızları da vardı emin amcanın....dedemden her seferinde aldığım banknotlarla oraya her gittiğimde kitaplara kalemlere saatlerce bakmama izin verirdi dükkanda kim olursa...işte emin amcadan aldığım kitaplarla kervansaray otelin altındaki lüks(!) berberde 9 yaşın çocukluğuyla traş sıramı beklerken, sehpada duran MİLLİYET gazetesi çarptı gözüme...çocukluğumun milliyet'i ne kadar dolu dolu bir gazeteydi...basında güven yazardı gazetenin başında...ve hakikaten basında güvendi milliyet....çünkü başında ABDİ İPEKÇİ vardı...içinde milliyet isminin olduğu her şey kalite ve emek demekti...

eve de alınıyordu MİLLİYET...ama o günkü gazeteyi orada görüyordum ve 1977 temmuzunda o manşet çakılıyordu zihnime ;  

"ŞÜKRÜ GÜLESİNİ 
GÖZYAŞLARI ARASINDA 
TOPRAĞA VERDİK !!!


hepsi iliklerine kadar BEŞİKTAŞLI olan babam taşkın hocadan, dedemden, amcalarımdan o kadar çok dinlemiştim ki ŞÜKRÜ GÜLESİN'i ve onun meşhur KORNER GOLLERİNİ...kendine özgü samimiyetini...italya yıllarını... gazetedeki haberi görünce aileden biri ölmüş gibi donup kalıverdim...alnımdan sırtımdan sıcak terler aktı  kervansaray otelde traş sıramı beklerken.... içim karardı 9 yaşın çocukluğunda...berbere amca ben sonra geleyim traşa deyip çıktım kervansaray otelin altındaki berberden...yüzüme güneşli bir temmuz rüzgarı dokundu....nasıl üzgünüm....dedemin dükkanı 5 dakikalık mesafede bile değil...yürürken yürürken şimdi şükrü gülesin  öldü mü yani ? dedim  cıklayarak....




anne ve baba tarafımdan büyük ve kalabalık ailemden daha hiç kimseler ölmemişti...ben 9 yaşımdaydım....ölümün nasıl olduğunu bilmiyordum...en yakınlarının ölümünün nasıl olduğunu hiç bilmiyordum....dedelerim sağ ve dipdinçti...babaannem , anneannem amcalarım dayılarım teyzem eniştem hepsi o kadar genç ve sağlıklıydı ki...anne babam kardeşim zaten her an yanıbaşımdaydı...

yıllar geçtikçe o kadar çok ölüm gördüm ki...o kadar çok...ne dedelerim kaldı, ne amcalarım....ne babaannem ne anneannem...ne büyük halam...ne erhan dayım...ne eniştem...ne çocuklarımın annesinin babası annesi....uzak akrabalarım....yazarlar çizerler düşünürler edebiyatçılar sanatçılar...bu usturuplu okur yazar takımının önemli bir kısmı arkadaşımdı...çok yakınımdı bazıları...yıllar içinde hepsini usul usul bıraktım/k geldikleri yere...

en son 2017'nin pis bir şubat gününde, babam taşkın hocayı bıraktık, eski güzelliğinden artık  eser kalmayan susurluk'un, hala tartışmasız  en güzel ve en huzurlu yeri olan susurluk kabristanına.... 

kapattım bir  büyük  parantezi daha, 
gönül hanemde saklayarak !!!


her ölümle ben de biraz daha büyüdüm...
her ölümle ben de biraz daha eksildim...
her ölümle ben de biraz daha nasırlaştım...


şimdi geriye dönüp bakıyorum da sanki ailemden ilk ölüm gibi geliyor bana BEŞİKTAŞLI ŞÜKRÜ GÜLESİN'in 55 yaşındaki sonsuz yolculuğu....şükrü gülesin"in ölüm haberini artık yerinde yeller esen balıkesir kervansaray otel'in berberinde milliyet gazetesinden okuduğumda  9 yaşındaydım...


bugün 50 yaşıma geldim....ve onca yaşanmışlıkla, benim güzel ölülerimin anılarıyla yürüyorum  günışığıyla ...

ve biliyorum ki  
                      "insan sunulmuş bir armağandır hayata 
                   ve hayat sunulmuş bir armağandır insana...."

öyle işte....





21 Haziran 2018 Perşembe

2002 dünya kupasında "3." olduğumuzda, arda erhan 4, umur örsan 8, ben 34 yaşındaydım...görüp göreceğimiz başarı da buymuş meğer; "şenol güneş" varolsun !!!




                      

bir önceki yazıyı virgüllerken;“1994 dünya kupasının bende apayrı yeri vardır, hem brezilya şampiyon olmuştur hem de ilk gözağrım umur örsan örem dünyaya gelmiştir onca maçın ve hayhuyun arasında”  demiştim …devam edelim o zaman….



                                                  ******
1994 //// takvim  2 temmuzu gösteriyor….yıl 1994….günlerden cumartesi….türkiye tam 1 yıl önce,  2 temmuz 1993’te  tarihinin en acılı en katastrofik günlerini yaşamıştı...aradan tam 365 gün geçmiş…nasıl sıcak bir ankara günü….konur sokakta  yürüyoruz doğum öncesi kontrolüne gitmek için….ilk evladımızın aramıza katılmasına 2 hafta var….meğer biz öyle sanıyormuşuz :) meğer acele edecekmiş umur örsan örem… muayenehaneye  giderken geçtiğimiz yüksel caddesinde yalçınla karşılaşıp sarılıp öpüşüyoruz…yalçın, heyecanlı ve hüzünlü biçimde konur sokaktaki 2 temmuz sergisi için koşturuyor….




yalçın; bir zamanlar ışık hızıyla yaşadığım hayatımın, sanat ve tiyatro tarafından tanıdığım  heyecanlı bir genç adam…yaşıtım...tiyatro heyecanı hiç bitmeyecek yalçın’ın sonraki yıllarda da…o heyecanın üzerine başarılar da koyacak zamanla…sonra hayatın tecellisi mi bilmiyorum, sanatı tiyatroyu kitabı kağıdı kalemi pat diye bırakarak ticarete atılacak ve çuvalla para kazanacak  “yangın söndürme topları üreterek ve o topların benzerlerini   ithal ederek”  


2000’lerin başında küçükesat’ta bankamatikler önünde bir kez daha karşılaşacağız yalçınla, eşlerimiz de varken…sarılıp öpüşürken telefonlar da alıp vereceğiz ama bir  daha yalçınla hiç karşılaşmayacağız… 



hayat biraz da bu işte…
hızla giden trenlerin 
bir istasyonda yanyana durmaları 
ve sonra başka rayların üzerinde akmasının adı  hayat….





2 temmuz 1994 gününe dönersek....26 yaşındayım…baba olmama ramak var…acının bu kadar sıradanlaştırıldığı dünyada  baba olmaya dair büyük kaygılarım ve itirazlarım var hala çünkü hakkıyla babalık zor zanaat…ama umur örsan örem gelmek için saat sayıyor !!! 


entel murat örem kaygıları için artık vakit çok geç :)   
baba olunacaksa , onun da yapılabileceğinin en iyisi yapılacak…kendi kendime bin kez tekrar ettiğim ve bildiğim tek gerçek bu...bu kadar…




ben bunları düşünürken kaldırdı kaşının birini muayeneyi yapan doktor kurtaran ve “biz 2 hafta sonra bekliyorduk ama doğum başlamış bile !!! ” dedi…ve ekledi “eve gidin çantanızı alın, hemen hastahaneye geçin ve söyleyeceğim doktoru bulun…o sizi bekliyor  olacak…sezaryeni o doktor yapacak…” her şey ışık hızıyla oldu…oysa benim ne hayallerim vardı…eve gidip dünya kupasındaki çeyrek final öncesi son 16 maçlarını izleyecektim…1994 yılının 2 temmuzunda gün artık kararırken hastahaneye gittiğimizde bahçede mangal yapıyordu o esnada işi olmayan hemşireler doktorlar…televizyon da açıktı ve spiker “ almanya – belçika” maçını anlatıyordu bağır çağır…yenen 1994 dünya kupasında çeyrek finale çikacaktı…ben de bekliyordum…umur örsan örem’i bekliyordum…ilk göz ağrımı bekliyordum bir hastahane bahçesinde…bu zalim dünyaya çocuk getirmek daha da zalimlik , doğacak çocuğa yazık desem de,  yıllar içinde  teslim olmuştum “anne olmak benim de hakkım değil mi?" sorularına ve nemli gözlere…





1994  yılı 2 temmuz akşamında  büyük oğlum umur örsan örem dünyaya gelirken almanya da belçika’yı 3-2 yenecek ve çeyrek finale çıkacaktı…sonra çok maçlar izleyecektik evdeki yeni bebeğin varlığıyla...ve brezilya kaldıracaktı 1994 dünya kupasını...benim dünya kupalarımdan biri artık ömrümün sonuna kadar umur örsan örem olacaktı.... 

                                                  ****


1998 //// şu yazıyı yazarken düşündüm de 1998 dünya kupasına dair o kadar az anı var ki belleğimde...kupa fransa'da olmuş, bir çok dünya kupasındaki örtülü gelenek sürmüş ve kupayı  ev sahibi fransa kazanmış...hayatın ve dünyanın böyle bir yanı var işte...bal tutan genellikle parmağını yalayacak..!!!.dünya kupası düzenliyorsanız, kupaya direkt katılma hakkı zaten cepteyken bir de üzerine o kupayı kaldırmaya her takımdan bir adım daha fazla  yakınsınızdır...çünkü hakemler de sever kararlarını ev sahibi takım lehine kullanmayı...sıcak bir yazdı 1998....esattaki evin içine öğleden sonra güneş bir girerdi ve arsız bir misafir gibi akşamın 9'una kadar gitmezdi...klimalar milimalar bu kadar gözde değildi...şöyle bir geriye dönüp de bakın 20 yılda ne çok değişti hayatımızda....



1998 dünya kupasında,  bir önceki kupanın tam ortasında dünyaya gelen umur örsan örem 4 yaşındaydı artık...eni konu arkadaştık onunla...evin içinde maçlar yapar, şutlar çeker kalecilik yapar ve kaleciliği öğretirdim...raketlerle pinpon topları sektirirdik...evin annesi hepimize soğuk limonatalar yaptığında oyuna ara verirdik...ve bir de iki erkek merakla beklerdik umur'un erkek kardeşinin ne zaman geleceğini :) biz bu merak içinde günleri geçirirken ev sahibi fransa finale kadar  geldi ve bir önceki şampiyon brezilya'yı net bir skorla yenerek kupayı kaldırdı...benim şu hayattaki ikinci sampiyonluk kupam olan arda erhan örem'i havaya kaldırmak için biraz daha beklemem gerekiyordu ama...14 ekim'i 1998"i....

                                                  ******


2002 /// türkiye tarihinin en anlamlı dünya kupası oldu,  2002 güney kore ve japonya ortaklığında düzenlenen turnuva...biz evde biri 8 diğeri 4 yaşında iki erkek evlatla umur örsan ve arda erhan'la dünya kupasını izlerken, anneleri de eşlik etti çoğunlukla bize....çünkü TÜRKİYE çok çok uzun zamanlardan sonra dünya kupası finallerindeydi....ve maçlar genellikle saat farkı nedeniyle gündüz oynanıyordu....umur örsan artık okulluydu ve bazen sınıflarında izliyorlardı ülkelerinin maçlarını....en fanatik izleyici zamanlarıydı umur'un...bir gece uzaklardan gelen telefonda babam taşkın hoca'nın sesi yankılandı kulaklarımda "oğlum, aşkın amcan, beyin kanaması geçirmiş akçay'da...müdahale etmişler ama olmamış...amcanı kaybettik..." dedi babam taşkın hoca...



54 yaşındaydı aşkın örem amcam...bir kaç yazıda da hep belirttiğim gibi hep acelesi vardı aşkın amcamın....hep acelesi vardı...varmış bir bildiği...!!! yapılması gerekenler yapıldıktan sonra bir kaç maçı ankara'da birlikte izledi umur örsan'la taşkın dedesi hop oturup hop kalkarak...taşkın hoca hep sıkı bir taraftardı...beşiktaşlılığı da milli takım taraftarlığı da tartışılmazdı...taşkın hoca'nın ömrünün son yıllarında, sporcuların ve teknik yönetimin spor ahlakından uzak davranışları da dahil,   her manada öyle perişan bir milli takım izlettiler ki bize taşkın hoca bile izleyemez oldu milli maçları kahrından....ama 2002 dünya kupasında fırtına gibi bir milli takımı oldu Türkiyenin....başında da her manada efendi olan bir isim durdu takımın....şenol güneş....bazı kendini bilmezler şenol güneş'in giydiği takım elbiselere bile dil uzatmayı marifet sansalar da o milli takım dünya 3.lüğünü çekip aldı güney kore'deki maçta....



2002 dünya kupasında 4 yaşındaydı arda erhan...milli takımımızın o büyük başarısına dair zihninde var mı bir kaç kare diye sorduğumda çok hayal meyal baba... dedi bana...8 yaşındaki umur örsan elbette çok daha net hatırlıyordu o başarılı günleri...sonraki dünya kupalarında bir daha böyle bir başarı görmedi arkadan gelen çocuklar...çocuklarımız...


anlaşılan bu dünya kupası maçları bir 3. yazıyı daha  hak edecek...koyalım bir virgül tam burada da....nasıl olsa daha çok var bu dünya kupasını portekiz'in almasına :))) 1974 dünya kupasıyla başlayan ilk yazımı okumak isteyenler bir yazı aşağı inerek ulaşabilir...


    ( murat örem / 21 haziran 2018 / ankara )