*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

24 Kasım 2016 Perşembe

beşiktaş da kah yenecek kah yenilecek..ama sahaya bu gücü ve bu ahlakı koyup sonuna kadar direndikçe gönlümüz hep onda olacak..hakkımız beşiktaşa hep helal olacak !!!!






doksan dakika süren oyun;
doksan gün hatta doksan yıl anlatılabilir…


sever çünkü insan oğlu  
epopeyi, mitosları, efsaneleri…


bir futbol maçının içinde de hayatın ta kendisi vardır…
tarihin  katman katman fotoğrafları  vardır…


kazananlar kaybedenler
hak edenler hak etmeyenler
vardır... 



ne der sofokles;

" hiç kimse son nefesini verene kadar 
                                    mutlu bir hayat yaşadım demesin... "



bu cümlenin futboldaki karşılığı da
“ maç doksan dakika..”      tabiridir



dün bir maç izledik….
izledik tabiri tabii lafın gelişi…
izlemeye çalıştık…


taraftarı olduğum beşiktaş
yine kendisinden bekleneni yaptı…
tam da beşiktaş gibi yaşadı yaşattı 
o doksan dakikayı...


kıdemli Beşiktaşlılar bilir…
tarihimizde çoktur öyle ,
son 5 dakikada ardarda yenilen gollerle
buruk vedaları takımımızın 
bir çok turnuvada…


bu kez öyle olmadı…
umut bir sonraya taşındı…

daha da önemlisi mücadele etmeyi
hatırlattı beşiktaş bize...
tıpkı hayattaki gibi.... 


bin tane şey söylenebilir….
bu maç hakkında da…


" niye 3 golü pat diye yiyip
sonrasında göbeğimizi çatlattınız"
diyenler de haklıdır…


"bu takım son yıllarda
müthiş bir direnç gösteriyor
çünkü yönetimde 
çok şükür futbolu  
ve hayatı bilenler var" 
diyenler de…



araya yüzlerce farklı yorum da sıkıştırabilirsiniz…


ama tüm bunlar şu gerçeği değiştirmez…

beşiktaş çok şeyin hepimizi yorduğu zamanlarda 
ülkenin güzelliklerinden olmaya devam ediyor...



her spor takımı gibi 
beşiktaş da yener yenilir…
o olur,  bu olur…

tıpkı hayat gibi…


size 3-3’lük benfica maçına dair de
yüzlerce hikaye anlatılabilir…
bunların çoğu doğru da olabilir….


ama siz gördüğünüze bakın öncelikle…

ben mesela gördüğümü yazıyorum burada;

beşiktaş 
ülkemizin 
en güzel 
siyah beyazıdır…

yener yenilir…bilemem…


benim için beşiktaşın farkı
yenerken de yenilirken de
tarihini unutmamasıdır…


tarih yalnızca galibiyetlerle de anılmaz…
anılmamalıdır…


bireysel tarihimiz de böyledir…
şu hayatta neler yaşayıp geldik çoğumuz….
kim bilir neler yaşayacağız bundan sonra da…




beşiktaş da hep varolurken 
                                          kah yenecek kah yenilecek !!!


ama yenilirken de yenerken de
sahaya bu gücü ve ahlakı koydukça
sonuna kadar direndikçe.... 
hakkımız hep helal olacak…

                       ( murat örem / 24 kasım 2016  / ankara….)

23 Kasım 2016 Çarşamba

onu yeni tanıdım....konuştuk dereden tepeden uzun vakitler bakışa bakışa…çın çın vuruyordu kaşıklar fincana çay denizinde…şekerler eriyordu hayatın dağdağasında…




onu yeni tanıdım…
çok eskiden tanımam gerekirken….


ben ki  toprağı çakılından
insanı cürufundan ayırmakla övünen
iddialı adem oğluyumdur….


ama onu yeni tanıdım…
tanıyabildim…


kalabalık bir gülümsemenin ağzında gördüm…
onca sentetik çiçeğin arasında
ben asil ve gerçek bir şebboyum / sıklamenim diyordu…


iddialı bir iddiasızlık içinde
dimdik duruyordu kemikli  hüzünlü ve güzel yüzü…



bazen hayat böyledir…
benzer istasyonlara uğrasa da katarlar
tutmaz vakitleri yolcuların yolların…
heyhat…..
ve makas değiştiren makinistler verir hayatın hükmünü….


onu yeni tanıdım..
eflatun bir kuş konmuştu hareli gözlerine…
hayatın kahrını yenen bakışları konmuştu…
umudun gölgesi de konmuştu rujlu dudaklarına….



konuştuk dereden tepeden uzun  vakitler bakışa bakışa…
çın çın vuruyordu kaşıklar fincana,  çay denizinde…

şekerler eriyordu hayatın dağdağasında…
                                               


ve günlerden bir gün ben
“ yalan gelip başköşeye oturur”   dediğimde bilgiç bilgiç,
“ yalan ağırdır….oysa tüy gibidir gerçek …”
cümlesiyle bağladı sohbetin ağzını tam on ikiden uzun saçlarıyla


dilerim;  tüy gibi gerçeklerin yolcusu olur hep…
dilerim ; gerçeklerin tüy gibi hafifliğiyle geçer ömrü…


ve dilerim
uzaklarda bir yerlerde  o katara  her bindiğinde
güzel şeyler düşünmeye devam eder ;
hayata insana  aşka ve paylaşılanlara dair…


onu yeni tanıdım…

isterdim,  çok isterdim

onca yolu yürürken de tanımak

çok ama çok  öncelerden….
     
                         ( murat örem / 23 kasım 2016 / ankara…)
  
     -müzik/türkiyenin en güçlü erkek seslerinden alpay-
      gitme / yanımda kal  / garlarda yankılanmasın ayrılığımız
             raylarda düğümlenmesin hıçkırığımız.. / gitme..


18 Kasım 2016 Cuma

yıl 1999'du...ve ağustosun 17'si geldiğinde çok sıcak ve çok kahırlı günlerin nasıl olacağını hepimiz görecektik...her evde öncesi ve sonrasıyla ayrı bir hikaye yaşanacaktı...bu da bizim ailenin ucuz atlatılmış hikayesiydi....

                                                    


-sabahın 6'sında  o eski tuğla kılıklı cep telefonum mu bağırıyordu bana mı öyle geliyordu....olan biten rüya mıydı gerçek miydi...anlam veremiyordum...uzaklardan uzaklardan bir ses geliyordu...uykuda mıydım...uyanık mıydım....öyle ölü gibi uyuyan biri hiç olmamıştım...aşağı mahallede biri kapısını açsa duyardım uykuda bile olsam...ama bu kez sesler var mıydı yok muydu çıkaramıyordum...oysa gecenin  1'inde işim bitmiş, odama gelip  kitabımı okumuş ve tam geceyarısı 3'ü iki dakika geçerken şak diye kesilen elektrikten sonra  uyumaya çalışmıştım...elektrik kesilince kısa süre sonra jeneratör devreye girmişti ve gar gar gar ses çıkarıyordu o derin sükunette...odada birden derinden bir çat sesi duydum, önemse/ye/medim artık...uyumuştum...ninni gibi gelmişti o gar gar gar sesi...



zorlukla uzandım telefona...uyku uyanıklık  arasında... "biz iyiyiz hiç merak etme..."   diyordu karşıdaki ses...kim iyiymiş diyordu içimdeki ses....bu sesi ben tanıyorum diyordu aklımdaki ses...evet, bu ses çocukların annelerinin sesiydi...bu ses o zamanlar 10 yıllık evli olduğum  sarıdamarlının sesiydi....aslında çok  dingin ve çok huzur veren bir sesi vardı özellikle ilk yıllarda sanat müziğini hakkını vere vere mırıldanıp söylerken...fakat telaşa düştüğü ve kendini kaybettiği anlarda  yırtılan bir metale benzerdi sesi...her kelimesi farkında olmasa da önce kendi ağzını kanatırdı...ben daha şerbetliydim kelimelerin hakkından gelmede...bu telefonda da çok telaşlı olduğu için yine metal kesiği gibi geliyordu sesi...niye iyiyiz deme gereği duymuştu ki sabahın köründe...o kısacık kesik kesik görüşmede ancak bu kadarını duydum ve bir daha uzun süre haberleşip anlaşamayacaktık gün akşama dönene kadar..önce cazırtılar kondu geldi aramıza sonra ses gitti geldi...ben zaten gerçeklik duygumu daha oluşturamamıştım...hemen ve peşpeşe hem o aradı hem ben aradım ama bir daha birbirimize ulaşamadık...sonradan anlayacaktım ki o telefonun üç beş saniyeliğine düşmesi  bile mucizeydi bizim için....


bildiğim şuydu; iyiydiler....
biz iyiyiz demişti...
ama sesi hiç de öyle değildi...


hikayeyi merak edenler için daha başa alıp devam devam edelim; 

                                            ******



ilk kez 1999 yazında  gittim oralara...sıcak çok sıcak bir yazdı...gecenin 10'unda   ankara kızılaydaki  tarihi gökdelenin üzerindeki dijital termometre 28 dereceyi gösteriyordu....aştiye giden servise bindiğimde  sıcakla hiçbir zaman seviyeli bir ilişki :) kuramamış haleti ruhiyemle ilgili  kendi kendime mırıldanmaya başlamıştım meczup gibi...oradan hesaplayın işte yaz sıcağını...bir de gündüzün sıcağını ve memleketin daha da güneyinin harını ve alevini... 



ancak, ağustosun 17'si geldiğinde 
esas çok sıcak  ve çok kahırlı  yaz mevsiminin  
nasıl olacağını hepimiz yaşayarak görecektik...
daha o günlere vardı...




-aç parantez -
evet bir zamanlar ankara kızılaydaki tarihi gökdelenin üzerinde dijital bir termometre vardı teknoloji bu kadar pervasızca  azmanlaşmamışken...ve ben her geçişimde kadim bir ahbaba bakar gibi selamlardım o termometreyi...sonra onu da bir vesileyle tadilat şu bu derken battala çıkardılar...kırıp attılar...tıpkı yıllar yıllar önce kuzgun acar rölyefinin 12 eylül darbesiyle birlikte gökdelenin duvarlarından sökülüp haddehanelere gönderilip eritilmesi misali...memleketimizde heykellerle resimlerle alıp verememeler çok da yeni değil yani ... kimse olan biteni son 10/20 yıla bağlayıp  düşman taşlamasın...ayrıca bir ara size kuzgun acarı da anlatmak isterim..genç yaştaki  ölümüne kadar güzel sanatlarda neler neler ürettiklerini ve bugün artık hakiki  ölüm sessizliğiyle nasıl unutulup unutturulduğunu..!!!-
-kapa parantez-





şimdi  anılara devam zamanı...!!!

1999 yazında,  göreve gitmeden bir kaç gün önce can eriklerim  umur örsan ve arda erhanı anneleriyle birlikte apar topar erdek bandırma susurluk üçgenine göndermiş, yine  kaderimle:))  başbaşa kalmıştım...babalar en çok çalışmak için vardır çünkü....




bu cümlemde en ufak bir sitem de yok...bana sorarsanız her vesileyle hala dile getirdiğim gibi bir erkek bu kadar bubi tuzaklarıyla dolu bir dünyaya çocuk getirmek için asla ve kat'a  çok da hevesli olmamalı..hatta hiç hevesli olmamalı..karısının ısrarlarına rağmen havaya bakarak ıslık çalmayı bilmeli...ama benim gibi fazla özgürlükçü demokrat olursanız, ev içindeki herkesin hakkına  insaniyet namına fazla fazla riayet etmeye kalkarsanız o tuzağa mutlaka birden fazla düşersiniz :))  




vicdan büyük bir  kuyudur çünkü böylesi insanlar için.....



yine de bir erkek o veya bu nedenle bir kez baba olduktan sonra da oyunu  hakkıyla  oynamalı...ne olursa olsun ne olacaksa olsun; 
 
yan yattı çamura battı dememeli...
bahane üretmemeli...
baba gibi baba olmalı....
kaya gibi baba olmalı..

oyunlara da katılmalı...
kitaplar da okumalı...
şiirler de söylemeli...

ne yapıp edip 
o küçücük çocuklara
"bu evin içinde babam da var
iyi ki de var iyi ki de var..."  
dedirtmeli....
 
evet,  görev nedeniyle pat diye  türkiyenin en güneyine gitmek hasıl olunca ev halkını erdek bandırma susurluk üçgenine göndermiştim çünkü  iki çocuklu anne baba olarak ikimizin de ata topraklarıydı oraları...sarıdamarlı gelin de severdi zaten her vesileyle çantasını toplayıp olay mahallini terketmeyi...atadan babadan öyle görmüştü...başkasını görmemişti...kurulan yeni denklemi de görmek istememişti...onun tek bildiğine göre babalar günlerce evden gider, bir şekilde işleri  yapar paralar kazanır anneler de yenge teyze şu bu beşgenleriyle cümbür cemaat evlat yetiştirirdi...o cümbür cemaette çocuklar gümbürtüye giderse de kader böyleymiş denir yeni çocuklar yapılırdı...




bir babanın , öncelikle sorumlu olduğu ailesinin iaşesi için defalarca evlatlarından 20 gün boyunca ayrılmasının nasıl bir kahır olduğuna bir kez kafa yormamıştı sarıdamarlı gelin...vicdanına bu duyguyu zinhar sormamıştı...onun için hayat böyle bir şeydi...doğal olanı buydu...nesine kafa yoracaktı ki...evde her şeye haddinden fazla kafa yoran bir de  spartaküs :) vardı zaten....aslında belki ben normal bir baba olsam haklıydı da...ama ben normal bir baba değildim...



ve dahası ben çocukluğumda evimde de asla böyle görmemiştim...her yere ailecek gidilmişti...ailecek  ağlanmış ailecek gülünmüştü....bu yüzden her dış göreve gidişte aklım bu muhakemeleri ve anıların içinde takılıp kalmayı beller olmuştu....çocukların işleri güçleri görülmeyecek iyi bakılmayacaklar diye olmazdı bu duygum...gayet de iyi bakardı anneleri bedenlerine çocukların...evet bedenlerine iyi bakardı...ama benim çok ağrıma giderdi çocuklarımdan  uzak kalmak....gün gün büyümelerine tanık olurken arada böyle zorunlu kesintilere toslamak...




işte yine benzer iç seslerle, huzursuzluklarla, sıcaktan bunalmanın ihtimalleriyle dolu bir zihinle  gecenin bir vakti otobüse binerken otogardaki  kalabalıklar da asker uğurlamanın telaşı sevinci üzüntüsü şaşkınlığı mutluluğu içindeydi...anonslar yapıldıkça analar babalar evlatlar birbirine sarılıyor, yavuklular sözlüler nişanlılar  ana babaların dayıların halaların yengelerin arasında kenarda kalmanın burukluğunu yaşıyorlardı...


oysa
her ayrılık da  biter...
öyle ya da biter...


ömür gibidir ayrılık da...
başlar ve biter....


ama doğrudur ; 
ayrılık yeri gelir 
ölümden bile 
ağır çeker....




otobüs gece yarısı kıvrıla kıvrıla ilerlerken iç anadolunun güneyine iniyorduk. son durağımız hataya , antakyaya daha çok vardı...amanos dağlarının teror yüzünden yine tekin olmadığı zamanlardı...belen yaylasının da....oralardan da geçecekti gün ışırken otobüs...o hatta gidenler içinde her haliyle farklıydı bindiğim firma...türk hava yolları servisiyle yarışıyordu  sunum da içerik de....muhtemelen hala öyledir....thy deyince şunu da eklemeliyim hemen...antakyaya direkt seferler yoktu o dönemde...amik ovasının ve kuşların göç yollarının perişan olacağından dem vuruyordu havaalanına karşı çıkanlar....muhtemelen artık vardır havaalanı orada da ...ve yine muhtemelen ne amik ovasına ne kuşların göç yollarına hiiiçbir şey de olmamıştır :))  dolayısıyla otobüsle gitmek bence daha mantıklıydı...uçakla  adana şu bu yapmak yerine...


zaten yıllar boyunca uçak yolculuklarını hiç sevmemiş ve gerildiğim için yapmamış biri olarak benim de canıma minnetti böyle otobüs yolculuğu...bir ara yoğun görev nedeniyle arka arkaya bindiğim uçaklardan ve şimdi artık  uçak yolculuklarında gönüllü jübilemi yaptıktan sonra bir kez daha söylemeliyim ki hava  yolculuklarında   taaaa güvenlik aşamasından başlayarak insan fıtratına , insanın eşrefi mahlukatlığına aykırı gelen,  ruhen ve bedenen defalarca ezen  adını tam da koyamadığım sası bir duygu var...


otobüs gecenin içinde kıvrıla kıvrıla ilerledi....pozantı mozantı deyip molalar verdi...gün ışırken yüksele yüksele dağları tırmandı...sonra bir an geldi bir şehrin garajına girdi otobüs...kapı açıldı ve içeriye başka bir şey doldu...yıllar içinde yarım asırlık ömrümde memleketin neredeyse köyleri dahil her yerini görmüş halimle söyleyeyim ki , bir daha hiç öyle nemli ve yapış yapış bir sıcakla karşılaşmadım ben...iskenderundu durduğumuz yer...



biraz daha biraz daha diye diye antakyadaydık artık...yolun sonuna doğru dümdüz bir ovanın üzerine kayarak ilerledik ve adeta her tarafı surlarla çevrili bir vahanın içine demir attık...antakya da çok sıcaktı...ama yapış yapış sıcaklıkta iskenderunla yarışması söz konusu bile olamazdı... 



çok güzel bir şehirdi antakya....tarihi bir kentti...bakımlı medeni bir şehirdi...cana yakındı...ülkenin en fazla sayıdaki etnik yapısı birbirine yan gözle bakmadan yaşıyordu...sokaklarda insanların yüzüne yansıyan temkinli huzuru ve saygıyı görüyordunuz ilk andan itibaren....insanları  güleryüzlü esnafı bol kepçeydi...nereye giderseniz gidin yemekten önce önünüze öyle bir yeşillik deryası getiriyorlardı ki doymaya gözünüzle başlıyordunuz... işimi yaptıktan sonra günler içinde ne çok gezdim antakyayı / hatayı...harbiyesi mitolojik adıyla dafnesi, müzeleri, otantik çarşısı şusu busu derken hiç de sıkılmadım...



bunları yaparken yine çocuklarımı çok özledim...biri 4 yaşındaydı, diğeri yaşına bile gelmemişti daha...yine gittiğim her yerde yaptığım gibi şehrin tek kitapçısını buldum ve can yayınlarının sudan ucuz kitaplarından kelimenin tam anlamıyla kapış kapış aldım...günler ilerlerken önce can yücelin ölüm haberini aldık...bekleniyordu...seke seke geldim  / s.ke s.ke gidiyorum demişti son şiirinde can yücel her zamanki sevimli argosuyla...bademcik kanseri de arsızdı işte hayattan bile arsızdı...tuttu mu yakanızı bırakmıyordu....tarihi güneş tutulmasını yaşadık yine ağustos 1999'da....



günlerden bir gün harbiyede ipek böceği kozalarının olduğu ve el işi ipek ürünlerin satıldığı kocaman bir merkeze gittik...içeri girdiğimizde önce sarıdamarlı aklıma geldi...ona her seferinde yaptığım gibi gittiğim yerden bir şey almalıydım ilk önce...çok severdim bu duyguyu...hala çok severim en yakınımdan en uzaktakilere kadar çam sakızı çoban armağanı misali de olsa bir şeyler almayı...fakat esnaf alışılmışın dışında çok ilgisiz ve mutsuzdu...sorularım havada kalıyordu...alışık değildim böyle şeylere...büyük aile işletmesinin sahibini sordum...birini gösterdiler bana...yanına gittim ve neden böyle umursamaz bir tutum içindesiniz diye sordum yekten...oturduğu yerden kaşını kaldırdı ama mahçup bir ifadeyle bugün hiç gelen giden olmadı içerdeyiz / zarardayız dedi bana...severdim hazır cevapları ve atalar sözlerini...olmaz böyle dedim...gün vardır ayı besler...ay vardır yılı besler...yakışmaz size...yakışmaz bizim kültürümüze...hem ben girdiğim yere ayağımı sürür de girerim....benim gönlümü kırmayın diye bağladım sözü...hık mık edip herkes alaycı biçimde işine baktı...ben de tek bir çöp almadan çıkıp gitmeye niyetlendim...

ama hakikaten bir mucize oldu...

iki üç dakika içinde birden ortalık toz dumana bulandı ve tam üç koca otobüs japon turist o büyük mekandan içeri  karınca ordusu gibi sırayla  girmeye başladı....birden gözgöze geldik az önceki büyük patronla....ayağımın uğurunu biliyordum çok da yaşamıştım ama bu kadarını ve bu kadar hızlısını ben de beklemiyordum....büyük patrona uzaktan uzaktan kinayeli bir sesle "artık yüzün de bal satabilir...ama marifet duman yaylaya indiğinde azığını düşmanla bile paylaşmaktır..." cümlesini kuruyordum ki etrafımı dört görevli  sardı...biri naneli  çay getirmişti...diğeri en fiyakalısından bir koltuk oturayım diye...öbürü hatay işi ceviz reçelleri...büyük patron da yavaş yavaş yanıma geldi bu arada....elinde top top ipek kumaşlar vardı...istediğinden istediğin kadar alacaksın delikanlı abim benim, kusurumuzu cahilliğimize ver derken terler yüzünden şıp şıp akıyordu....şaşkındı...utanıyordu...mutluydu...aklı da üç beş dakika içinde olan bitenden dolayı karışmıştı...kimdi bu adam....ermiş desen ne yaşı başı ne giyim kuşamı ne hali pür melali buna uygundu....ama vardı bir hikmeti :)))  böyle düşünüyordu...



orada oturup sakince çayımı içtim...30 lu yaşların toyluğuyla muhtemelen akıllar da vermişimdir büyük patrona...japon turistler kıtlıktan çıkmış gibi herşeyi adeta kapıştılar...böyle olunca kendini daha da suçlu ve mutlu hisseden işletme sahibi daha da bonkörleşti...zorla önüme konan paket paket şükür hediyelerini de  kavga dövüş bıraktım...içlerinden bir ipek gömleği ayırttım sarıdamarlı için...kavga dövüş maliyet parasını da verdim...olmadı bu olmadı bu hiç olmadı delikanlı abim derken büyük patron, kıyıda köşede atılmış küçük bir anforanın içindeki yağı ve etrafındaki çekirdekleri gösterdim...ille hediye vereceksen bunu alacağım dedim...güldü herkes...biz onları  öylesine tutarız...hediye vermeye ar ederiz dedi büyük patron...keyif benim değil mi ben bunu istiyorum dedim ben de artık kendimi kurtarmak için...helalleştik çıktım dükkandan....arkamdan temennalarla uğurlarken personel, mahçubiyetle bindim arabaya...açtım paketi iki taneydi anfora...içinde defne yağı vardı...sarıdamarlının ipek gömleği ayrı paketteydi...yine eşe dosta aldığım hatay işi örtüler de bir başka torbada...


aradan bir kaç gün geçti ki o depremi yaşadık işte...
türkiyeyi ağlatan depremi...


ve ben sabahki telefondan sonra  anladım ki sarıdamarlı iyi olduklarını bildirmek için çırpınmıştı bütün gece...


ve aynı gün neden sonra gördüm...başucumdaki hediye anforalardan biri çatlamış içindeki defne yağı komidinin üzerine sıvanmıştı....takvim 17 ağustos 1999'u gösteriyordu....


hayır olsun murat...hayırlara çıksın ...dedim ama diyemedim...biliyordum tarih öncesindeki bütün medeniyetlerde bir anforanın nedensizce kırılmasının hiç de iyiye alamet olarak yorulmadığını....


gece elektrik kesildiği anda gelen o garip ses, 
çatlayan anforalardan birindendi demek ki ????



sonrasında yıllar içinde hataya defalarca gittim...her gittiğimde bütün küçük anforalara korkarak baktım...elime bile almaya korkar oldum...düşer kırılır diye....



şimdi başucumda vakti zamanında hediye edilen o anforalardan biri sapasağlam duruyor....ama hala geceyarısı bir çat sesi duyduğumda gayri ihtiyari irkiliyorum ve gözlerim hemen o anforaya takılıyor....



(  murat örem /  17 kasım 2016 / ankara.....)  














15 Kasım 2016 Salı

15 kasım 1979....ıstanbulun kabus gecesi...

                                           -fotoğraf / haluk özözlü/ 15 kasım 1979-


yakından tanıyanlar  gerçek bir İstanbul aşığı der onun için…özellikle İstanbul’un ulaşım tarihi hakkında ayaklı bilgi hazinesidir  diye de eklerler… İbrahim Akın Kurtoğlu’dan söz ediyoruz…


İstanbul’u  Temelinden Sarsan Gece ; 15 Kasım 1979 başlıklı,  tarihe not düşen uzun ve akıcı yazısının farklı yerlerinde, tam 37 yıl önce yaşanmış  hadiseyi  anlatır Kurtoğlu...İbrahim Akın'ın  yazısından bölümleri  paylaşarak  o kabus gecesine  gidelim ;



İstanbul’da 15 Kasım gecesi sabaha karşı, derin uykularımızdan adeta evin duvarlarını zangırdatacak kadar şiddetli bir patlamayla uyandık (..) Türkiye’nin içinde bulunduğu o buhranlı dönemin klâsik ve kanıksanmış terör patlamalarından biri zannedildi (..)Ama o geceki patlama öylesine şiddetliydi ki, yataklarımızdan fırlamamızla birlikte camlara koşmamız bir oldu (..) Camları açıp dışarı bakmamızla birlikte, hâlâ gözlerimin önüne gelen o eşi bulunmaz görüntüyle karşı karşıya kaldık(..) Gök resmen alev alev yanıyordu!!!



(..) Patlamanın şiddetiyle havalanan on binlerce kuş, daha seher vakti gelmeden hareketlenmişlerdi ve oradan oraya boş boş uçup daireler çiziyorlar, hiçbir yere konmuyorlardı (..) Camlardan dışarıya bakarken, birden ikinci ve ilkini aratmayacak şiddette bir patlama daha oldu. Havada çok çok kuvvetli bir flaş yandı ve söndü sanki!... Evin bütün camları macunlarına kadar zangırdadı!...



On saniye öncesine kadar karşılıklı pencerelerden birbirlerine muallâktaki bu ilginç olay hakkında yorumlar yapan mahalle sâkinlerinden hiçbirinin kafası görünmez oldu birden camlarda... Herkes içeriye kaçtı korku ve endişeyle... Yeniden ışıklar söndürüldü (..) Radyonun sabah ajansı ilk haber olarak şunu geçti: “İstanbul Haydarpaşa açıklarında yabancı uyruklu iki yük gemisinin çarpışıp infilâk ettiği, olayla ilgili detaylı bir haber alınamadığı, çok miktarda ölü ve yaralı olabileceğinden endişe edildiği...”



İbrahim Akın Kurtoğlu’nun yazısında da aktardığı gibi 37 yıl önce İstanbul  Boğazında yaşanan facia herkese büyük korku yaşatmıştı...sabaha karşı yaşanan kaza öylesine şiddetliydi ki çarpışmanın ardından Haydarpaşa Garı’nın tarihî değerdeki rengârenk vitrayları dahil özellikle anadolu yakasındaki yüzlerce evin camları deyim yerindeyse tuzla buz olmuş, denize binlerce ton petrol sızmış, çarpışmanın ilk anında gemilerdeki mürettebattan  onlarca can kaybı yaşanmış ve gemilerdeki yangın için için ve alev alev olmak üzere aylarca evet aylarca  sürmüştü...



yangın söndükten sonra da çarpışan tankerlerin kalıntıları boğazın anadolu yakası açıklarında senelerce durdu…1990 lara  kadar yolu bir şekilde İstanbul’a, boğaza  düşenlere o günleri hatırlatmaya devam etti... 



bu satırların yazarı da yolu 1980’lerin ikinci yarısında üniversite için istanbula düştüğünde çok seyretti o gemi/tanker cesetlerini denizin ortasında….

        

bu tarihi kazanın ardından boğazda başka kazalar da oldu…muhtemelen alınan bütün önlemlere rağmen olacak da…ancak İstanbul tarihine geçen en büyük kazaydı 15 Kasım 1979’da yaşanan…

        

yaşananların bir de  traji komik hikayesi olmuştur kitaplara da yansıyan; “rivayet odur ki , sabaha karşı evine dönen şair  özdemir asaf,  aldığı alkolün etkisiyle gürültü yapmaktan çekinir…eve balkondan girmeye kalkar…tam içeri adımını atar ki ortalık tarifsiz bir gürültü alev topu ve dumanla kaplanır…özdemir asaf bir taraftan yere yuvarlanmış öbür taraftan da kendi kendine ve gürültüye uyanan ev halkına şunu söylemektedir; “ yahu ben bu kadar da gürültü yapmadım..”   



hakikaten de gürültü özdemir asaf’tan değil felaketten  gelmiştir…

ama hayat bazen hiç hak etmeseniz de suçlu  yapar…
bazen de çok hak ettiğiniz halde  görmezden gelir….
böyledir kavanoz dipli dünyanın halleri….

( murat örem / 15 kasım 2016 / ankara….)