*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

17 Şubat 2015 Salı

"insan denilen insanın düşmanları olmalı ve düşmanları onu sevmemeli. ama düşmanları bile ona saygı duymalı…”




         İnsanın hayatta dostları olmalı…
         İnsanın hayatta arkadaşları olmalı…
         İnsanın hayatta düşmanları da olmalı…

         Aziz Nesin konuyu kendince kitabın ortasından konuşarak özetlemiş
Mum Hala isimli Güncesi’nde ;

Bence insanların en aşağılığı
kendisini herkese sevdirmeye çalışanlardır.

Düşmansız olmaya çalışan insanların düşmanıyım
çünkü onlar kendilerini düşmanlarına bile sevdirmek için
insanlıklarından ödün vererek küçülürler.
        
         İnsan denilen insanın düşmanları olmalı
ve düşmanları onu sevmemeli.
           
Ama düşmanları bile ona saygı duymalı…”

diyerek...

Türkiye gibi toplumlarda bu kadar keskin cümleleri edenlerin sayısı hem çok azdır hem de bu insanlar  pek sevilmezler,  hatta hiç sevilmezler ne yazık ki…

Bu tür insanların da başlarına gelen , genellikle yalnızlıktır…

       "Çoğunluğumuzun karşısında, azınlığın azınlığısın..." tanımlamasıdır.

       Daha doğru bir ifadeyle söylersek başlarına getirilen
“yalnızlaştırma operasyonudur..”

Bir de bu insanlara en büyük hançeri , bu tercih edilmiş yalnızlığı yaşayan insanların uzun yıllar boyunca yanında duruyormuş gibi yapanlar indirir;            “ sen yalnız kalmaktan çok korkuyorsun…”      diyerek…

Oysa bu insanların en çok korktukları,  kendi yalnızlıklarından ziyade insanlık ailesinin içinde olduğu yapayalnızlık duygusunu habire iliklerinde hissetmiş olmalarıdır…

Onlar çok uzun süredir yapayalnız olmanın ne olduğunu yaşamışlardır çünkü, birilerinin yıllardır etraflarında duruyormuş gibi yapmalarını acılar içinde seyrederken…

Bakın, benim aksi zor ve güzel zamanlarımın da  hakiki dostlarından  olan büyükinsanlıkailesininaydınlıkyüzünün ilettiği ve  kitabın tam ortasından konuşan şu cümlesinde  Carl Gustav Jung ne demiş ...

       Bence , bu Jung'u biraz da olsa merak edin  eğer kendinizi ve büyük insanlık ailesini de merak ediyorsanız....

“ Yalnızlık insanın çevresinde insan olmaması demek değildir.
İnsan,  kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder…”              Carl Gustav Jung....

( murat örem / 17 şubat 2015 / ankara…)

-başlıktaki resim / vincent willem van gogh /1853-1890-

15 Şubat 2015 Pazar

bir toplum, şiddete teslim olur şiddeti kutsarsa, o toplumda insana ve hayata her an şiddet olur…




her gün onlarca televizyon kanalında
kimin eli kimin cebinde  dizileri maaile izleniyorsa…

milyonlar  düşünmeden kaçıyorsa…
fikir yürütmek  ve kendini  ifade etmek  temel  değilse…

adına medya denen kuyuda
kadınlara ayrı
erkeklere ayrı
çocuklara gençlere apayrı
yavanın yavanı
basitin basiti
rezilin rezili
hayat reçeteleri sunuluyorsa…

çocukluk,  korku denizinde yaşanıyorsa
kadınlık riya üzerine bina ediliyorsa
erkeklik  kaba güç ve iktidar diye tanımlanıyorsa…

o toplum hastadır…

o toplumda yalnızca kadına şiddet yoktur…
o  toplum şiddete teslim olmuş,
şiddeti kutsamış bir toplumdur…

o toplumda  insana ve hayata  her an şiddet vardır…

bir çocuğu sevgisizlikle terbiye etmek de şiddettir…
bir erkeği en ihtiyaç duyulan zamanda yalnız bırakmak da şiddettir…
bir öğrenciyi disiplinle korkutmak da şiddettir…
bir kadını en şuursuz halinde istismar etmek de şiddettir…

şiddet o toplumun genlerinde vardır…
şiddet o toplumun dna’sına mühürlüdür…

okumayan öğrenmeyen düşünmeyen toplumlarda
şiddet bin kılıkla gelir insanın üstüne….

ahde vefayı unutmak da şiddettir…
bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın demek de şiddettir…
köprüyü geçene .....  demek de şiddettir…

bir evin içinde ben anayım diye diye onlarca yıl yaşayıp hiçbir çözüme kafa yormamak, akıl fikir gerektiren işlerde ben anlamam diyerek sıyrılmak  ve sonra her fırsatta bana karışmayın demek de şiddettir…

kadını yalnızca evin içine hapsetmek de şiddettir…bir ömür boyu çırpınan adamlara bunca kitabı okudun da ne oldu diye boyundan büyük cümleler kurmak da  şiddettir…

bir toplumda erkeği ve erkekliği her fırsatta abartılı biçimde kutsayıp o erkeğin çocukluğu dahil kaba emek gerektiren bütün işlerde sırtını sıvazlayıp öne sürdükten ve yıllar içinde ondan yalnızca bedenini kullanan bir canlı  türü !!! yarattıktan sonra  incelik bulamadığında “ama sen de duygusuzsun”  demek de şiddettir…

siyasi arenada farklı düşünenleri hasım ilan etmek de şiddettir…

ben bireyim diye diye içi boş laflar edip karşı tarafı tahrik etmek de şiddettir…

hak etmediğin parayı makamı işi arsızca talep etmek de şiddettir…

gepgenç insanları üniversite kapılarına yığmak , bir işe yaramayacak bölümler açıp onları oyalamak da şiddettir…

emir vardır mütalaa yoktur demek de şiddettir…

edilen bir cümlenin başını kıçını kırparak sağa sola çarpıtarak aktarmak ve ben çok mağdurum diye diye her fırsatta zırıl zırıl ağlamak da şiddettir….

yorgun argın eve gelen bir babayı ,  kadın olsun erkek olsun çocuk olsun mahkeme duvarı gibi bir suratla karşılamak da şiddettir…

beş para etmez dizileri çocuklarla birlikte izlemek de şiddettir….

birilerinin hayatında kötü giden bir şeyler olduğunda hemen bir taraf seçip diğer tarafı itin bilmemneresine sokmak da şiddettir…

işyerlerinde elinde küçücük bir yetki olanların diğerlerine takındıkları burnu büyük tavırlar da şiddettir…

böyle böyle onlarca yüzlerce binlerce  cümle yazabiliriz…

bütün bu meseleleri  bugün çözmeye karar verdik desek bile tüm bu zavallılıkları aşmamız en az elli yıldır…

çünkü bunlar kanun maddeleriyle çözülecek konular değildir…

bir kanun maddesinin içine  
bir bardak çayı sevdiğinize güler yüzle verin, 
çocuğunuza aldığınız sütü  diyet ödete ödete  
 burnundan getirmeyin… 
cümlelerini yazamazsınız çünkü…

bunlar insanı tavırlardır ve insan olanlar öğrenmeye meyillidirler….

toplumlar kişilerden oluşur…
kişilerin toplamıdır ….

ve bir toplumda kişiler kişiliklerinin içini doldurmak için büyük çabalar harcamak yerine menfaat şebekeleri gibi çalışırsa,  o toplum topluluk olmaktan öteye geçemez…

ve bu durum kadına tecavüz edenin bilmemneresi kesilsin diyerek
ve bu durum kısasa kısas diye haykırarak
ve bu durum afili cümleler kurarak aşılacak değildir…

aşılamaz…
aşılamayacaktır da…

daha çoookkk
özgecanlar ölecek…
neslicanlar doğacak…
sonra berkecanlar neslicanlara yan bakınca
büyük kalabalıklar haykıracak…
ama hiçbir şey değişmeyecektir…

 toplumda yalnızca kadına şiddet yoktur…
 toplum şiddete teslim olmuş,
şiddeti kutsamış bir toplumdur…
 toplumda  insana ve hayata  her an şiddet vardır…

bu durumun değişmesi için
hayata ve kadın erkek demeden insana baktığınız yerin
değişmesi gerekecektir çünkü…

bu da kimse kusura bakmasın ama 
emek ister çaba ister eğitim ister…
onlarca yıl ister…

ayak parmaklarını ve burnunu karıştıra karıştıra ç
ay yudumlayanların çoğunlukta olduğu,
kadınların adamları yolunacak kaz olarak gördüğü
erkeklerin kadınları bacak arasına indirgediği bir toplumda
hep birlikte silkinilmezse devran böyle dönecektir…

gerçekçilik duygusuzluk değildir diye diye
yeldeğirmenleriyle savaşa savaşa
bizim de üç günlük  ömrümüz bir gün nihayete erecektir…

(  murat örem / 15 şubat 2015 / ankara…)
                      -resim / salvador dali -

13 Şubat 2015 Cuma

"hava çelik bir ustura gibi / dışarda kar yağıyor..../ öyle masallardaki gibi incecikten değil / döne döne buram buram / dışarda kar yağıyor..."





1979 yılı da,  zor zamanlarındandı dünyanın....
Hoş ;  kolay zamanı oldu mu ki  hiç dünyanın !!!

Çin ve ABD arasında tarihi barış anlaşması imzalanmıştı ama İran  yurduna dönen Humeyni’yle, sonunun nereye varacağı, dengelerin nasıl değişeceği  belli olmayan günlere  hazırlanıyordu...

Mesela  Pakistan ve İran o zamanlar var olan Cento’dan çekileceklerini açıklarken, Pakistan başbakanı Zülfikar Ali Butto askeri darbeyle devrilip idam edildi 1979 yazında...Yıllar sonra , babası Zülfikar Ali Butto’nun ismiyle siyasete atılan Benazir Butto da öldürülecekti günün birinde…

Aynı dönemde Türkiye'de yaşananlar da iç açıcı değildi...
Terör ve  cinayetler gazetelerin genel yayın yönetmenlerine kadar tırmanmıştı ve Abdi İpekçi 1979 Şubat’ının başında arabasında öldürülecekti.

1980 yazında da  ülkede  bir dönem başbakanlık yapmış Nihat Erim’e gelecekti öldürülme sırası...Görev yaptığı yıllar ve sonrasında "demokrasinin üzerine şal örttük" cümlesiyle hatırlanan Nihat Erim  başbakanlık yaptıktan sonra öldürülen ilk ismi  olarak da geçecekti  Türkiye’nin  tarihine...

Bütün dünya bir hercümerç, bir çalkantı yaşarken Birleşmiş Milletler’e bağlı eğitim, bilim ve kültür teşkilatı Unesco 1979’u Dünya Çocuk Yılı ilan edecek , Türkiye de bu adıma destek verecekti canı gönülden...

Dünyanın dertleri o zaman da çoktu...
Zorla çalıştırılan, kötü muamele gören, emeği çalınan, sokaklarda yatıp kalkmak zorunda kalan, eğitim imkanlarına ulaşamayan , her anlamda istismara uğrayan  çocuklar o zaman da vardı dünyada...

Unesco’nun bir amacı da 1979’u  Dünya Çocuk Yılı ilan ederek bu sorunlara yeniden yeniden dikkat çekmekti...1979’ların Türkiye’si genç bir müzik insanını daha tanıdı bu arada. Dünya Çocuk Yılı’nın tam içindeyken Ünol Büyükgönenç sözü ve bestesiyle şu aşağıdaki şarkıyı söylüyordu…O Ünol Büyükgönenç ki yıllar sonra 1990’ların başında bir albüm daha çıkaracak ve kara kayıplara karışacaktı…

Oysa ne büyük bir müzik insanıydı Ünol Büyükgönenç…
Oysa ne büyük bir müzik insanıdır Ünol Büyükgönenç…

Ah…
Büyüklerin küçücük …
Küçüklerin dev aynasında gösterildiği   yurdumuz…

Ah…
Türkiyemiz…

"Hava çelik bir ustura gibi
 Dışarda kar yağıyor
Zemherinin en acımasız günleri
 Dışarda kar yağıyor
Öyle masallardaki gibi incecikten
 Ya da lapa lapa değil
Döne döne
 Buram buram
 Dışarda kar yağıyor
Hava ustura gibi soğuk
 Minicik elleriyle
 Üşümüş ayaklarını ovuşturan çocuk
Geceleyin araba vapurunda ürkek gözlerle
 Biletçiyikolluyor
Dışarda kar yağıyor.."

( murat örem / 13 şubat 2015 / ankara )
-fotoğraf / yalçın ergir / ergir.com-