*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

18 Aralık 2013 Çarşamba

kokinalar....yeniden....

kokinaları anlatmamızın
bir yıl geçmiş üzerinden…
hatta bir gün de fazlası…

aşağıdaki yazıyı paylaştığımda
günlük okur trafiği 20 olduğunda
mutlu oluyordum…

bugün,
bir yılın ardından
reklamsız  tanıtımsız
gürültüsüz patırtısız  biçimde
ortalama olarak her yeni günde
100’ün üzerinde okur ağırlıyor bu blog…

kimi günler iki tane 100 yanyana geliyor
neredeyse…     

onlarca ülkeden
yüzlerce şehirden takipçimiz var…

ilk günlerin telaşında unutulmasın
aşağıdaki yazı o zaman…
yeniden yeniden okunsun…
tam zamanında…

merak edenler için de söyleyelim ki ;
kokina , yunanca kırmızı anlamına gelen kokinodon  gelmekte…

( murat örem / 18 aralık 2013 / ankara…)


http://yedigunyazilari.blogspot.com/2012/12/kokina-olumun-elinden-kurtardgmz-hayattr.html

15 Aralık 2013 Pazar

bu soru "patlar" kenan bey...ben, "afyon sucuğumu" alıp gidiyorum...


            siz bu yazıyı okuduğunuzda ,
biz Bora’yla 
daha memlekete rezil olmamış olacağız…
        
birkaç gün daha var ,
arkamızdan atıp sıkmalarınıza…

birkaç gün daha var ;
Matrix cahili olarak yaftalanmamıza…

         büyük oğlum Umur’un deyimiyle
ekşi sözlüklere   bile düşme ihtimalimize…

neyse hikayeyi  özet geçeyim…
13 aralık Cuma…iki gün önce…
-bak şimdi dikkat ettim 13.Cuma gibi-
telefon çaldı…
yalçın ergir, yalçın abey karşımda…

“benim yeğenim yarışmacı adayı olmuş
telefon jokeri olmamı istiyor
ben de seni söyledim , sakıncası var mı ?”

diye soruyor kibarca….

oysa ikimiz de biliyoruz,
böyle bir soru sormasına
hiiççç gerek olmadığını…

değil telefon jokeri olup olmamak
“bülten sokak’ta sabah 3-5 nöbetin var
ilk kar tanesini  karantinaya alacaksın
diye talimat vermesi bile mümkün…

itirazsız kabul ederim….
hem de gönülden….
hem de hiççç  sorgulamadan…

o benim yalçın abim yahu…
benim gibi huysuz kere huysuz bir adama
sorgusuz sualsiz emir bile verme kontenjanı sınırsız
üç beş kişiden biri o…
yalçın ergir o…
düş hekimi o….
boru mu ?

neyse efendim uzatmayalım,
yalçın ergir’e
“abi sen varken bize ne oluyor..”  dese de
doktor bora’nın  telefon jokeri oldu murat örem…

hızlı biçimde
doktor bora’yla iki üç telefon görüşmesi…
dilekler şunlar bunlar….

         hadi size bir dedikodu;
         bu doktor taifesinin hatırlı bir kısmı
hakiki manada  uzaylıdır…

doktor bora da bana,  çok para kazanırsa
çeşit çeşit fidanlar ağaçlarla
orman yaratacağını söylüyor kazandıklarıyla…

yahu kardeşim
sizin içinizden hiç mi adam(!)  çıkmaz
hiç mi bencil adam çıkmaz…
git kendine crossover alma hayali kur…
git kendine yat al kat  ev al
para kazanırsan…

orman yaratmak ne demek ?
böyle hayali olan adama
iyi saatte olsunlar bile yardım eder mi ?

hasılı kelam değerli okur
yalnızca telefonla konuştuğumuz halde bile
ben bora’yı pek bi sevdim…
insanlığını sevdim…

üstüne basa basa da
edebiyatta sanatta sporda buradayım ,
için pek rahat olsun dedim…

aman yabancı müzikte kırk kere düşün… dedim.
ama galiba sinemayla ilgili ben de bir şey demedim
o da sormadı…

bu arada  araya bir de
vesikalık fotoğraf gönderme telaşı sıkıştırdık….
telefon jokerlerinin
vesikalık fotoğraflarını istiyormuş prodüksiyon…
onu da hallettik paldır küldür…

basın kartları değişirken yeni fotoğraf  istediler diye
bir sabah apar topar çektirdiğim
vesikalık fotoğrafı ilettim bora’ya
yahoo sağolsun….

o fotoğrafın da ayrı bir hikayesi var…
en son milattan önce kravat taktığım için
fotoğrafı çektirdiğim stüdyoda bulduğum kravatı
kareli gömleğin üstüne kelebek gibi kondurmuştum çünkü…

neyse efendim…
cumartesi oldu….
bora iki üç kere aradı…
elemeleri de geçtim…
deneme çekimleri tamam dedi…
hazırım dedim…
ben de…

ankaranın sokaklarında bir cumartesi günü
kitapçılar , alışveriş şu bu derken
akşamın beşinde çaldı telefon…
0 216 …bilmem ne diye….

hah dedim dananın kuyruğuna geldik…

murat örem bir markette yakalandı  yüzyılın(!)  sorusuna….
küçük oğlan Arda’ya afyon sucuğu alırken hem de…

marketin uğultusundan uzak bir yerde
gümbürdeyen bir yürekle beklerken
yarışma mizanseni gereğince
telefon çalıyor dedi kenan bey…
oysa telefonum açıktı ve bekliyordum…

kenan bey , hakkıyla kibar adam…
iki üç merhaba cümlesi kurdu…
bir de üstüne cevabı  bileceğinizi sanıyorum dedi…
ben yarışmacıdan daha heyecanlıyım falan dedim…

ki  onlarca yüzlerce binlerce kez
kameranın  mikrofonun  önüne  arkasına  geçmişim
ömrümün yirmi küsur yılında,  ama…

yine de zor bir telaş bu …
ters köşe soruları beklemek zor iş…

geldi soru…
cümle morfolyus (!!!) diye başladı
sonra da kırmızı mavi hap diye devam etti galiba
hayal meyal hatırlıyorum…

saliseler içinde
bu iş patlar murat dedim kendi kendime…

ben ki animasyon action film izlemeyeli bin yıl olmuş…
salakça gelmiş bu masallar…

sonra şıkları sıraladı bora…
hayal meyal matrix ve inception başlıkları kaldı zihnimde…

yekten, bir çırpıda
sevgili bora yardımcı olabileceğimi  hiç sanmıyorum dedim..
bir de işgüzarca ekledim
ama sezgilerim inception diyor…

bora’nın sesi düştü…
gitti bizim fidanlar, orman diye düşündü muhtemelen…
gitti bizim karizma diye düşündüm ben…
bir yarışmacı daha gitti diye düşünmüştür muhtemelen
kenan bey de…

telefonu kapattım…
ilk şoku atlattım…
markettekilerin yüzüne baktım alık alık…
gerçeküstü bir film karesi gibiydi her şey…

şarküteri bölümüne gittim cool bir tavırla…
şu benim afyon sucuğunu alabilir miyim dedim…

sonrasında hemen umur’u aradım ,
mavi hap kıl tüy derken
matrix cevabını hemen çaktı oğlan…
sonrasında yalçın abey’i aradım…
sonrasında bora aradı….

sonrasında….
         öyle işte….

         bin yıl önce de Jack Lemmon’u bilememiştim bir yarışmada…       
         içinde sinema sorusu olmayan bir yarışma olursa haberim olsun…
         bugünlerin yarınları da var…!!!!!

         başa dönersek ;

          siz bu yazıyı okuduğunuzda ,
biz Bora’yla 
daha memlekete rezil olmamış olacağız…
        
birkaç gün daha var ,
arkamızdan atıp sıkmalarınıza…

birkaç gün daha var ;
Matrix cahili olarak yaftalanmamıza…

büyük oğlum Umur’un deyimiyle
ekşi sözlüklere   bile düşme ihtimalimize…

( murat örem / 15 aralık 2013 / ankara…) 

               hikayenin ergir.com'daki devamı da şöyle ; 
         http://www.ergir.com/2013/mor_feyus.htm 


13 Aralık 2013 Cuma

oğuz atay ; " kelimeler albayım....bazı anlamlara gelmiyor..."



“ Ey zavallı milletim dinle!
Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz.

Çünkü ey milletim, senin hakkında,
“az gelişmiştir, geri kalmıştır”
gibi söylentiler dolaşıyor.

Ey sevgili milletim!
Neden böyle yapıyorsun?
Neden az gelişiyorsun?
Niçin bizden geri kalıyorsun.

Bizler bu kadar çok gelişirken
 geri kaldığın için hiç utanmıyor musun?

Hiç düşünmüyor musun ki,
sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden,
biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz.

“Bu milletin hali ne olacak..”  diye hayatı kendimize zehir ediyoruz.

Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskiler zehir oluyor.

Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerde ağız tadıyla içemiyorlar.

Ey şu fakir milletim! aslında seni anlatmıyoruz.
 Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz.

İşte onun için sana yanaşamıyoruz.
Senin yanında sığıntı gibi yaşıyoruz.

Peki hiç utanmıyor muyuz?
Hiç utanmıyoruz....”

‘Türk Edebiyatının Oyunbozanı’ tanımlaması da yapılan Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar isimli tiyatro metninin baş karakteri Coşkun Ermiş’in ağzından yazmıştı  yukarıdaki cümleleri çokkk yıllar önce...

13 Aralık 1977’de  43 yaşındayken aramızdan ayrılan Oğuz Atay geçen 36 yılda unutulmak bir yana;  yeniden yeniden sahiplenilen, dönüp dönüp okunulan,  tartışılan  isim oldu...

Hakkında onlarca kitap , yüzlerce değerlendirme yazısı kaleme alındı Oğuz Atay’ın...

Çoğu orta okul müsameresi bile olamayacak belgeseller , kısa filmler çekildi, sempozyumlar düzenlendi ....

Yaşarken,  günlüğüne
‘canım insanlar, sonunda bana bunu da yaptınız’
demişti Oğuz Atay...

Elbette çok ama çok nitelikli yazılar kitaplar da yayınlandı Oğuz Atay hakkında ...

Tatyana Speyel’e göre “ Oğuz Atay tam da tahrik edici bir noktadaydı....” 

Belki de Oğuz Atay’ın herkesi tahrik ettiği nokta , her şeyi siyah beyaz , sağ sol diye etiketleyip kamplara ayrılmaya dünden hazır bir toplumda bulunduğu yerin imkansıza yakınlığındaydı.

Zamanında iki ayrı bölüm halinde yayınlatmak için bile kırk kapının tokmağını  çalmak zorunda kaldığı,  Tutunamayanlar romanı onlarca baskı yapıyor bugün...

Korsan baskılarını  hiç saymıyoruz  bile..

Oğuz Atay, Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar, Oyunlarla Yaşanlar, Korkuyu Beklerken isimli kitaplarında da  yeni ve her daim tekrar tekrar okunması gereken şeyleri söyledi...

İnşaat mühendisi ve akademisyendi Oğuz Atay.
Edebiyat dünyasının ‘gıllıgışlı’ kapılarını aralamak bu yüzden  daha  zor ve meşakkatli oldu onun için.

Hariçten gazel okuyan bu mühendis de kimin nesiydi ?

Selim Işık’ı,
Olric’i,
 Emekli Albay Hüsamettin Tambay’ı,
Hikmet Benol’u,
Süleyman Kargı’yı,
 Coşkun Ermiş’i.... anlattığı cümlelerinin  fonunda hüzünlü ve yalnız, coşkulu ama ürkek, kırılgan ve uyumsuz, yalın ama karmakarışık gölgeler vardı suretlerin önüne geçen...

Oğuz Atay’ın Günlük’ünü okuyanlar bilir, zor bir yolculuk ve mücadeleyle geçmiştir ömrünün son yılları.

O çok girift ve  çelişkili olanla ince ince ve çok zekice dalgasını geçen  beyninde ur vardır çünkü Oğuz Atay’ın...

Londra’da bir klinikte tedavi görürken İstanbul’daki dostlarıyla mektuplaşmış, berber arkadaşı İlhami’nin kendisine gönderdiği kartı  aldığında da fazlasıyla duygulanmıştır....

Yurtdışındaki tedavi günleri, “ Saat gibi işliyor alimallah ecnebinin  her bir şeyi ” diye belletilen batıyı ve batı insanını  daha yakından gözleme ve tanıma imkanı sağlar Oğuz Atay’a.

Yazdıklarında, doğu insanının adam sendeciliği, kaderciliği, bir şey olmaz abicimliği ve çalışmamak  için bin dereden su getirme yeteneğiyle de , batının insan ruhunu ve samimiyetini törpülemiş  kuralcı ve dakikliğiyle de  didişen  Oğuz Atay  iki dünyadan birini tercih etmesi gerektiğinde insandan yana olmuştur...

Turgut Özben, Tutunamayanlar romanında, içindeki ses Olric’le birlikte hayatla oyun arasında bilinmez ve bilinen bir yolculuğa çıkan kahramanının adıdır..

Korkuyu Beklerken  isimli kitabında Beyaz Mantolu Adamı, Ubor Metanga’yı anlatır  Oğuz Atay...

1977 yılının Aralık ayının on üçünde öldüğünde 43 yaşındadır Oğuz Atay.

Son çalışması Eylembilim yarım kalmıştır.
Günlük yarım kalmıştır, oyunlar yarım kalmıştır....
Fakülte yıllarında öğrencisi olma mutluluğunu yaşayarak sonrasında hayatını da kaleme aldığı Mustafa İnan’ın aziz hatırası yalnız kalmıştır.

Turgut Özben, Hikmet Benol, Selim Işık, Süleyman Kargı, Hüsamettin Tambay ve diğerleri de yalnız kalmıştır elbette....

Ölümünden yıllar sonra, gazeteci  Engin Ardıç o zamanlardaki farklı  kalemiyle   unutulmaz  bir yazı yazar Oğuz Atay’ı anlatan , Yazar Denen Garip Yaratık başlığıyla.

İnsanların çoğu bunları bilmez...
Merak de etmez...
Onların hayattan anladıkları, alacakları zamlar ve televizyondan gördükleriyle sınırlıdır tıpkı bir  Oğuz Atay romanında anlatılanlar  misali...

Edebiyat ve akıl dünyamızın kutup yıldızlarından olan ; babası Cemil Bey’in çeşitli vesilelerle kullandığı deyimle, insanların aynadan zor görebildiklerini ‘dıvardan’ görüp gösterebilmeyi başaran Oğuz Atay’ı ölümünün 36. yıldönümünde bir kez daha saygıyla saygıyla saygıyla anarak...

( murat örem / 13 aralık 2013 / ankara...)

-meraklısı için not ;
oğuz atay’la ilgili  "çok daha kapsamlı"   bir başka yazı için
sayfanın sağındaki “en çok okunma listesindeki ilk on yazı”
sütunundaki ilk yazıya bakabilirsiniz...- 

                       - başlıktaki alıntı / oğuz atay / tehlikeli oyunlar..-