*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

26 Şubat 2013 Salı

Ferhan Şensoy ; "son kavuklu" aramızda yaşarken...

seksenlerin ikinci yarısından doksanların başına kadar istanbul’da geçti ömrüm…

öğrenciydim…eski beş yüz liraların arkasında bulunan o tarihi kapıdan içeri girmeye hak kazanan afili üniversitelilerden olmuştum hayli hayli yüksek bir puanla…

doksanların ortalarına kadar meraklısı tarafından yalnızca meşhur  ayranı ve tostuyla bilinen,   bir kaza neticesinde ülke tarihinin en derin hesaplaşmalarından birine ev sahipliği !  yaptığı için sonrasında  ismi çok uzun süre  gündemden düşmeyen ilçeden istanbul’a gittiğimde 18 yaşını bile doldurmamıştım daha….

istanbul’u hiç sevmedim içinde yaşarken…
öyle sanmışım…

bugün aradan çok yıllar geçti,  45 yıllık ömrümün çeyrek asrını ankara’ya rehin verdim …

veriyorum…

şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki istanbul’u çok sevmişim meğer içinde yaşarken…

 pek farketmesem de…

istanbul en çok tiyatrolarıyla büyütmüş beni bir de tabi med cezirli aşklarıyla…

çünkü ve meğer benim için ;

istanbul en çok akm’ydi…
harbiye muhsin ertuğrul şehir tiyatrosuydu…
taksim venüs sahnesiydi…
açık hava tiyatrosuydu….
artık yerinde yeller esen  spor ve sergi sarayıydı…

istanbul’daki öğrencilik günlerimde
yüzlerce oyun izledim…
onlarca konser…
azımsanmayacak sayıda basketbol maçı…


ismet ay’ı izledim sahnede…
ertuğrul ilgin’i…
sadrettin kılıç’ı…
savaş dinçel’i…
erhan dilligil’i…
zuhal olcay’ı…
ahmet kaya’yı..
timur selçuk’u…
yeni türkü’yü…
fikret kızılok’u...
nedret güvenç’i…
toron karacaoğlu’nu…
daha onlarcasını alkışladım…
eleştirdim…de…

şehir tiyatrolarının büyük mü büyük ustalarını  yakından tanıdım aktör dayım erhan dilligil aracılığıyla…
kardeş çocuklarıydı çünkü erhan dilligil’le annem…
bu yüzden dayı dedim ona ölümüne dek…


sanatçıların bir çoğuyla sohbetler ederken boyumu aşan büyük laflar da ettim gençliğin toyluğuyla çay içimi zamanlarında…mesela suna pekuysal’la…hazım körmükçü’yle…türkiye’ye gelmiş en unutulmaz erkek seslerinden olan yalçın boratap’la…. erhan yazıcıoğlu’yla…savaş dinçel’le…

aliye rona’yı gördüm yaşarken …

siyah beyaz türk filmlerinin aktörü özdemir han’ın gemi gibi kocaman amerikan arabasıyla seyahatler ettim dayımın çok yakın arkadaşı olduğu için…

ismini andığım anmadığım bir çok ismin emeği çoktur üzerimde…

oysa istanbul’un emeği tarifsizmiş meğer üzerimde…

bugün istanbul denince önce  kendi öğrenci gençliğim gelir aklıma hemen…

parası pulu sınırlı olan , o sınırlı parayla kitap almak mı , yemek yemek mi sorusuna her seferinde kitap almak , konsere gitmek cevabını veren  toy çocuğu selamlarım bir gözümü kırparak…

sonra haldun taner düşer aklıma istanbul denince hemen…
haldun taner’in hemen ardından da onun en güzel evlatlarından olan  ferhan şensoy ‘u hatırlarım saygıyla…

içinden tramvay geçen bir şarkı çalar durur zihnimde…

her yazıp söylediğine katılmasam da,
gereksiz polemiklerle kendini ve yorgun bedenini çok hırpaladığını düşünsem de ; ferhan şensoy benim için tek başına bir kalemin ve kelamın gücüdür…

ferhan  şensoy yine  benim için ; hocası haldun taner’den bugün bile söz ederken hala gözü yaşaran ve hocasına tiyatronun peygamberi diyen bir güzel insandır…

o ferhan şensoy ki seksenlerin sonuna doğru şehir tiyatrolarında konuk yönetmen olarak sahneye koyduğu “keşanlı ali destanı” isimli oyunun tanıtım kitapçığında   “ haldun taner benim hem annem hem babamdı ama annem babam bunu bilmezler..”  diyen ve  ahde vefanın ete kemiğe bürünmüş insanoğluinsan halidir…

yine böyle bir 26 şubat’ta doğan ferhan şensoy daha nice yıllar görsündür….

kalemi , kelamı ve oyunculuk yeteneğiyle bir daha benzeri gelmeyecek bir tiyatro fabrikasıdır ferhan şensoy ama ona sorarsanız  yalnızca haldun taner’e öğrenci olmanın gururuna bunların hepsini bir kenara atabilir bugün bile…

her fikrine katılmasanız da,
bazen söylediklerine biraz sitemle yaklaşsanız da
gördüğünüz yerde bilin kıymetini ferhan şensoy’un…

nasıl bir başka haldun taner’i , muhsin ertuğrul’u gelmeyecekse türk tiyatrosunun,  inanın bir başka ferhan şensoy’u da olmayacak ondan sonra…

bilin kıymetini ferhan şensoyların …
hala sağlıkla yaşarken…
aşağıdaki yazıyı da biraz bu gözle okuyun….

( murat örem / 26 şubat 2013 / ankara…)

 .................................

ŞEHİR TİYATROLARI BENİM NEYİM OLUYOR ?
 Yirmisine bile gelmemiş gepgenç biri olarak, 80’li yılların ikinci yarısıdır İstanbul’la tanışmam...
Vee yine 80’li yılların ikinci yarısıdır, tarihi kapılı İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinin koridorlarıyla, anfileriyle, Beyazıt Meydanıyla, Sahaflarla, Çınaraltısıyla, Hüseyin Avni Dede’siyle göz göze gelmelerim.

80’li yılların ikinci yarısıyla başlamış ve Ankara’ya göç edene kadar sürmüştür İstanbul Şehir Tiyatrolarıyla kurduğum kadim dostluk... Aynı zamanlara denk düşer Gencay Gürün’lü Şehir Tiyatrolarının her yılın Mayıs ayıyla birlikte düzenlediği Gençlik Günlerindeki onlarca etkinliği çölde yolunu kaybetmiş suya hasret meczup misali kana kana içmem...

Onlarca defa kapısından içeri büyük bir huzurla girip oyunlar izlediğim Muhsin Ertuğrul Sahnesinin kulisinde, aktör Erhan Dilligil vasıtasıyla Zihni Göktayları, Burçin Oraloğluları, Suna Pekuysalları, Özdemir Hanları, Murathan Munganları, Yalçın Boratapları, ikinci kuşak Hazım Körmükçüleri, Erhan Abirleri, Savaş Dinçelleri , Erhan Yazıcıoğullarını ... canlı kanlı tanımanın hazzına varmam da aynı dönemdedir..

Bugün bile 1985-1990 arasında sahnelediği onlarca oyunu bir çırpıda sayabilirim İstanbul Şehir Tiyatrolarının ve İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun...Aradan çeyrek asırdan fazla geçmiş olsa da o zaman sayıları çok daha az olan şehir tiyatroları ve devlet tiyatrosu sahnelerinin geçmiş dönemlerdeki kendine özgü kokusunu hala hatırlayabilir anlatabilirim..

Mesela Atatürk Kültür Merkezi Oda Tiyatrosu’nun o samimi ufacıklığı...Bir keresinde Avni Dilligil Ödül Töreni yapılırken töreni sunan Müjdat Gezen’in gözlerinin içine içine bakarak bir fındık faresi kat etmişti oda tiyatrosunun sahnesini boydan boya...Mesela Zuhal Olcay’ı orada izlemiştim Arbutzov’un Söz Veriyorum isimli oyununda harikalar yaratırken Engin Şenkan ve Alev Sezer’le birlikte...İnsan Maier oyununu da orada izlemiştim...Galiba Oğuz Atay imzalı Oyunlarla Yaşayanlar oyununu da aynı sahnede seyretmiştim Sadrettin Kılıç’ın emekli tarih öğretmeni Coşkun Ermiş olduğu....

Mesela kırmızı rengin bütün albenisi ve kışkırtıcılığıyla başrolü oynadığı Taksim Venüs Sahnesi vardı Devlet Tiyatrolarının...Ne güzeldi salonu biz seyirciler için....Ertuğrul İlgin’i orada izlemiştim, Oyunun Oyunu isimli eserde bin yaşındayken bile devleşirken ...Şimdi kaç kişi hatırlar acaba Ertuğrul İlgin’i? Yine kimbilir kaç kişinin aklına düşer o çok karakteristik ve gevrek sesin sahibi bir başka aktör Sadrettin Kılıç ?

Mesela Şehir Tiyatrolarına ait olan ve yıkılıp yeniden yapılmadan önce kahverengi ve krem - beyaz renklerin uyumuyla, seyircileri alicenaplığı, görmüş geçirmişliğiyle karşılayan Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi....Mesela Nedret Güvenç ve Toron Karacaoğlu’nun devleştiği Günden Geceye oyununu izlediğim Cep Tiyatrosunun huzuru Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin üst katındaki...

Biz Aşağıda İmzası Olanlar oyununu Muhsin Ertuğrul Sahnesinde izlemiştim...Keşanlı Ali Destanı oyunundaki Erhan Yazıcıoğlu ve Savaş Dinçel’i de...Pirandello’nun oyunlarını, Lüküs Hayat’taki Suna Pekuysal’ı da....Kuşlar oyunundaki Erhan Dayımı da...Tıpkı Katherine Blumm’un Çiğnenen Onuru oyununda olduğu gibi...
 
Hele Gençlik Günlerindeki Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesinin bayram yerine benzeyen dokusu...Tiyatronun önündeki renkli minderler, flamalar, afişler...Paneller, toplantılar, söyleşiler...Uğur Mumcu da gelirdi oralara, Murathan Mungan da, Emre Kongar da, Selim İleri de , Gökhan Dabak ve Gencay Gürün’ün kendisi de...Bazen üstümüzden helikopterler uçardı panel sırasında çünkü seksen darbesinin rüzgarı kesilmemişti daha...Afife Jale filmini orada izlemiştim...Murathan Mungan imzalı Taziye oyununu da...Oyundaki ak sakallı ermiş Erhan Dayım kuliste tanıştırmıştı turuncu kravatlı zamanın genç oyun yazarı Murathan Mungan’ı...Keşanlı Ali Destanı oyununu sahneye koyan Ferhan Şensoy konuk yönetmen olarak Harbiye Muhsin Ertuğrul sahnesine gidip gelmişti aylarca ve ustası Haldun Taner’i anlatmıştı oyunun broşüründe en bi güzel...1986 yılının mayısında öldüğünde Haldun Taner Hoca kocaman bir şiiri asılmıştı duvara şair Can Yücel’in Haldun Taner’i anlatan ve ‘yepyeni bir istan-buldun’ diye seslenen....
Şehir Tiyatroları Reşat Nuri Güntekin Sahnesi daha renksiz ve kimliksiz bir binaydı ama orada da Vedat Türkali imzalı Dallar Yeşil Olmalı oyununu izlemiştim ki, Yalçın Boratap tek başına alıp götürmüştü ....Nora, Bir Bebek Evi oyunu Henrik İbsen’in yine orada çıkmıştı karşıma bir genç adamken ...

Öylesine çok gidip gelmiştim ki Şehir Tiyatroları sahnelerine...Her günün seyircisinin farklı tepkilerine dair notlar verecek kadar hem de... Mesela hafta içi bir gün öğle sonrasında da oynardı Şehir Tiyatroları ve en renksiz seyirci bu oyunlarda olurdu sanki... Zeki ve algısı yüksek olurdu Perşembe gecelerinin seyircisi ne hikmetse...Şehir Tiyatrolarında da , Devlet Tiyatrolarında da Cuma akşamı ve hafta sonları seyircisinin en önemli kusuru tiyatroya sinema muamelesi yapmaya daha teşne olmasıydı...Olur olmaz çok şeye gereksiz biçimde gülmek isterdi bu seyirciler....O yüzden son tercihimdi hafta sonları oyun izlemek....
Mesela Medea’nın kanlı ellerini de Harbiye Muhsin Ertuğrul’da izledim ben, İsmet Ay’ın dönüp dönüp devleştiği Vişne Bahçesi’ni de....Daha onlarca oyunu da....

Çok yıllar oldu İstanbul’dan ayrılıp Ankara yollarına düşeli.Evlenip barklanalı...
Üniversiteye gidecek kadar büyümüş çoluk çocuklara karışalı....

Duydum ki şimdilerde bir bulut dolanıyormuş Şehir Tiyatrolarının üstünde...
Duydum ki biraz farklıymış bu kez işler...

Şimdi fırsat bu fırsat deyip ; Ey efendiler, sanatçılar yıllar yılı asli işinizi, mesleğinizin nevi şahsına münhasırlığını ihmal etmenizin kefaretini ödüyor olabilirsiniz , bir de işin bu yönünü unutmayın demek aklımdan geçer ama yine de söylemek yakışmaz...Bilirim çünkü çok usta aktörler, aktrisler de, yönetmenler de geçti aranızdan....Aman rolüm olmasın deyip dublaja , televizyon dizisi setlerine koşmak isteyenler de maalesef...

Ustaların ustalarını da, gölge gibi gidip gelenlerin çoğunu tanıdım ben hem sahnede seyirci olarak hem de günlük hayatta...Büyük Halam Nezahat Tanyeri çoğunun hocasıydı çünkü yıllar öncesinden...

Duydum ki şimdilerde bir bulut dolanıyormuş Şehir Tiyatrolarının üstünde...
Duydum ki biraz farklıymış bu kez işler...

Ferhan Şensoy’un çok büyük bir kadirbilirlikle ustası Haldun Taner için yazdıklarını yıllar sonra uyarlayarak söylersem ; ‘ Siz bilmesiniz de ‘sınavlara ve sevdalara her an hazır orta halli memur çocuğu’ olan Murat Örem’in hem annesi hem babası olduğu güzelim zamanları çoktur, İstanbul Şehir Tiyatrolarının, hepinizin...”
Yirmi yıldır elim kalem ve klavye tutuyor , sesim mikrofondan yayılıyorsa, ekmeğimi önce Türkçemle kazanıyorsam, öyle böyle değil hakkınız pek ama pek çoktur üzerimde Şehir Tiyatrolarının yaşayan yaşamayan insanları...

Bu yüzden , yaşasın isterim daima Şehir tiyatroları da kendi ayakları üzerinde...
İnsanlar ölür ama kurumlar kalır, kalmalıdır çünkü...

Yaşasın isterim ve bir yandan da her fırsatta her yerde her zaman söylemekten büyük onur duyarım tekrar tekrar, İstanbul Şehir Tiyatrolarının üzerimdeki büyük emeklerini...

Hasılı kelam, başlıktaki soruya cevap olsun diye söylersem; İstanbul Şehir Tiyatroları benim çok ama çok şeyim olmuştur o gençlik yıllarımda...

Ey ennnn büyük aktörler, aktrisler, dramaturglar, genel sanat yönetmenleri ;
Peki, sizin neyiniz olmuştu(r) yıllar yılı Şehir Tiyatroları ?
Eviniz mi , okulunuz mu, iş adresiniz mi ?

Bu soruya cevabınızı da ,
biz seyircilerinizden beklentilerinizi de
bilip öğrenmeyi çok isterim , hakikaten çok isterim...

Duydum ki şimdilerde bir bulut dolanıyormuş Şehir Tiyatrolarının üstünde...
Ama unutmayın , hiç unutmayın
bulut varsa güneş de var...
İnsan varsa umut da...

Murat Örem
19 Nisan 2012 / Ankara...

( ilk kez tiyatrodunyasi.com'da yayınlanmıştır...)







                            

25 Şubat 2013 Pazartesi

Sabahattin Ali ; " bahar vaktinde kırılan dal..."


41  yıllık ömre ne sığar ?

okullar, diplomalar, umutlar, sevdalar mı ?

iş hayatı, ekmek kavgaları mı ?

ne sığar 41 yıllık hayata ? 



yalnızca aşklar,

nişanlılıklar , evlilikler mi ?

çocuklar mı ?



Nedir 41  yaş?

Çocukluğun dünyasındayken kaf dağı kadar uzak  hatta neredeyse  ölünecek kadar ihtiyarlıktır  41 yaş...

Büyüklerin basamaklarına ulaştıkçaysa hayatın ortasıdır daha...



Ne sığar 41 yılık ömre ?

Arkadaşlığın, dostluğun , anne baba , evlat olmanın kıymetini daha bir bilmek mi ? 

Şiirler mi,  hikayeler mi..



Bir ülkenin acı gerçeğinin romanlarla tasviri mi ?

Kürk Mantolu Madonna , Kuyucaklı Yusuf ,  İçimizdeki Şeytan romanları mı ?



Dışarda deli dalgalar / gelir duvarları yalar / seni bu sesler oyalar /aldırma gönül aldırma  dizeleri mi ? 



Başım dağ, saçlarım kardır, / Deli rüzgarlarım vardır Ovalar bana çok dardır, /Benim meskenim dağlardır   mısraları mı ?  



Ne sığar 41  yıllık hayata ?

41  yaşındayken alçakça öldürülmeyip yaşasaydı daha neleri neleri  sığdıracaktı Sabahattin Ali...

2 Nisan 1948 deki  öldürülüşünün üzerinden 65 yıl
25 şubat 1907'deki doğumunun üzerinden tam tamına 106 yıl geçmişken...




adımız Sabahattin Ali olsaydı ve alçak bir pusuda başımız taşla ezilip öldürülmeden önceki yıllarda da sürgünler, acılarla geçseydi kısa ömrümüz 41  yıla biz  neler sığdıracaktık.......



Çok acelesi olduğunu bilirmişçesine kısa hayatına unutulmaz eserler sığdıran Sabahattin Ali hakiki ustalarından kalacak Türk edebiyatının, her daim...

Her vesileyle ve onurla  Sabahattin Ali adını saygıyla anıyor olmamızın sırrı bizim vefamızdan daha çok , onun Türkçemize vurduğu mühürde saklı....




Aldırma Gönül Aldırma, Leylim Ley, Göklerde Kartal Gibiydim , Geçmiyor Günler , Ben Yine Sana Vurgunum, Melankoli, Dağlardır Dağlar şiirleri farklı isimlerce bestelenip söylenen Sabahattin Ali’nin  gücü, anlattıklarındaki gerçeklik, sahicilik ve sahihliktir....



Bu sahihliktir ki en sonunda canına mal olacaktır Sabahattin Ali’nin  !!!! 



Elinde kalemi , klavyesi olanlara verilecek  tek cevabın yine kalemle, klavyeyle  olması gerektiğini herkes öğrenmek zorunda .

Kalemin, kelamın ve klavyenin yerini silahın , vesayetin , darbelerin  aldığı günleri de gören bir büyük ve acılı ülke, hiç olmazsa  21. yüzyılı iyi okumalı..

İnsanlığın en üst ligine , medeniyet merdivenine  yalnızca ekonomik verilerle çıkılmıyor...



Bir gün yolunuz,  şimdilerde  müze olan Sinop Cezaevinin avlusuna düşerse ; Burda çiçekler açmıyor, / Kuşlar süzülüp uçmuyor, / Yıldızlar ışık saçmıyor, / Geçmiyor günler, geçmiyor mısralarını fısıltıyla duyarsanız bu unutulmaz şiirlerin de şairi  Sabahattin Ali’nin gölgesi  de belirebilir önünüzde...Tarihte gadre uğramış yüzlerce binlerce  isimle birlikte Sabahattin Ali’den de bir koca özrü esirgemeyin....

( murat örem / 2012 / ankara...) 
fotoğraf / sabahattin ali -filiz ali / cafrande org ) 

24 Şubat 2013 Pazar

Ülkü Tamer ; " bana çiçek gönderme / bir kuş ağacı gönder..."

eskilerin  edebiyat , sanat,  çocuk , muhalefet  dergileri yok…
eskilerin dergicileri de yok…

marko paşa yok, merhum paşa yok ,  malum paşa yok…
ömürlerini   namuslu duruşa  pey süren güzel insanlar yok…
aziz nesin yok…
sabahattin ali yok…
rıfat ılgaz yok…

yaprak yok…
son yaprak yok…
bir parktaki siyah beyaz fotoğrafla daha da ölümsüzleşen ;
insanoğluinsan orhan veli kanık yok..
mikadonun melih cevdet andayı  yok…
bütün yaz çekirdek çitleyen oktay rifat yok…

papirüs yok..
en gözü kara dergici   çokbigüzelinsan   cemal süreya yok…
oteller kentinin , ruhi beyin edip cansever’i yok…

varlık var …
hala var…
ama gözlüklerine hurufat bulaşan  yaşar nabi nayır yok…


eskilerin  edebiyat , sanat,  çocuk , muhalefet  dergileri yok…
eskilerin dergicileri de yok…

1970’lerin , 80’lerin güzelim  milliyet sanatı  yok…
o zaman burun kıvırdığımız o eski hürriyet gösteri bile yok…

12 eylül 1980’in ufunetinden sonra
mavi logosuyla ışıldayan somut yok…

oğuz arallı efsane gırgır yok…
2000’e doğru yok…
80’lerin sonuyla  90’ların başının  güzel dergisi,  sokak yok…
70’lerin yankı’sı yok...

çocukluğumun en güzel atı,
milliyet çocuk yok…

ama çok şükür
çok şükür
o günlerin milliyet çocuk dergisinin 
gülen yüzlü  yayın yönetmeni
papirüsün görünmez görüneni
ülkü tamer var…

hala var…

nice yaşlar göresi ülkü tamer  var…
türkçenin tarifsiz güzel şiirlerinin şairi
          ülkü tamer hala var…
 
( murat örem / 24 şubat 2013 / ankara…) 
              “ Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,
                         Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün;..”

                                                             ülkü tamer….