*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

12 Aralık 2012 Çarşamba

Özdemir Asaf Ne Zaman Ölecek ?




Takvim 28 Ocak 1981’i gösterirken Türkiye kapkaranlık bir kışı yaşıyordu. 12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden beş ay bile geçmemişti daha. Büyük bir iç savaşın eşiğinden döndürüldüğü iddia edilen ülkede darbe sonrasında çok şey yasaktı. İnsandan, emekten, umuttan söz etmek zordu. 

Darbe ve keyfiyet günlerinden geçiyordu, Türkiye de insanları da. 

Herhangi bir nedenden dolayı sakıncalı damgasını yediğinde biri, yalnızca kendisi değil etrafındaki çok kişinin hayatı etkileniyordu. Türkiye bunları yaşarken, Türk şiirinin, edebiyatının hatta felsefe dünyasının nev-i şahsına münhasır bir ismi de geride kalanlara hoşçakalın diyordu 28 Ocak 1981’de. 

Elli sekiz yıllık ömür yolculuğunu son limanda tamamlayan isim  şair Özdemir Asaf , gerçek ismiyle Halit Özdemir Arun’du...

11 Haziran 1923 tarihinde Ankara'da doğan Özdemir Asaf, Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun olmuş,  farklı bölümlerden sonra yüksek öğrenimini yarıda bırakmıştı. 

Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler” dizelerinin sahibi  Özdemir Asaf  bir başka şiirinde şunu soruyordu “Soru bir, senin yüz fotoğrafın çekilecek / sende çekilecek yüz var mı / soru iki , senin yüz fotoğrafın çekilecek / yüzünde çekilecek yüz var mı ?”   

Haldun Taner Usta da  Özdemir Asaf’ı şöyle tanımlamıştı yıllar önce ; “Özdemir Asaf, şairden başka hiçbir şeye benzetilemezdi. Gençliğinden beri, bakışından, duruşundan, yürüyüşünden ve özellikle düşünüşünden bohem, özgür, şair kişiliği kolaylıkla okunurdu. O’nun kadar nezaketini ve akıl ölçüsünü bir an bile yitirmeyen başka insan tanımadım. Nezaket, Özdemir’in takısı değil, özüydü...”

Türkçe’de özdeyiş olarak nitelendirilen aforizmaları da çok vurucu ve keskindi Özdemir Asaf’ın. Nasihat etme, öğüt verme konusunda şunu söylemişti mesela; "Zamanında taze yenmemiş  bir ekmeği, başkasına bayat yedirme denemesidir öğüt vermek."   

Özdemir Asaf’la anılan kısa ama anlamı çok derin cümlelerden biri de şöyleydi;
" Kendi bahçesinde dal olamayanın biri,  girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor....”

Asıl adı Halit Özdemir Arun olan  şairin soyadı olarak  kullandığı Asaf, babası Mehmet Asaf Bey’den geliyordu. Mısra ve yazılarında   görülen ironi, anlam kaymaları, çelişki ve şaşırtmacalar Özdemir Asaf’ın kitap adlarında da yaşar;  Dünya Kaçtı Gözüme, Yuvarlağın Köşeleri, Çiçekleri Yemeyin, Dün Yağmur Yağacak.   

Dün Yağmur Yağacak isimli kitabındaki falcı başlıklı yazısında, bir falcının söylediklerine peşinen inanmaya hazır kişilere şu cümleleri kurmuştur Özdemir Asaf; “…Sana, sevgilin seni çok seviyor diyen falcı aksini söyleyip seni buna da inandırabilirdi. Sen, beni bırakıp başkalarıyla bana dair konuşmaya, başkalarından beni dinlemeye devam ettikten sonra… Ve sen bana değil, onlara inandıktan sonra… Benimle yaşayabileceğin zamanı falcılara verdikten sonra… Ben neden korkmayayım. Çünkü onlar her şeyi söyleyebilir, hele kendilerine ait olmadıktan sonra… O falcıya bir teşekkür borcun var sevgilim, iyi tarafına rastlamayıp fena zamanıyla da karşılaşabilirdin.”

Ölümünün üzerinden onlarca yıl geçtiği halde düşünmeye, sorgulamaya, sevgiye, sevdaya  meyilli olan her yeni kuşak,  hayatının bir çok döneminde mutlaka Özdemir Asaf dizeleriyle karşılaşır hala ve o dizelerin anlamlarında uykusuz geceler geçirir.... 

Edebiyata, hayata ve sevdalara yakın hemen her insanın iyi bildiği   Seviyorum eşit / seviyorsun demektir / Doğrusu / tam orada başlar / yitirmek korkusu” dizeleri Özdemir Asaf’ındır. “Ne an yaklaştımsa / ittiniz / ve ne zaman geldimse / gittiniz / siz hep büyük ve önce idiniz /  gerçekten öyle oldu / önce siz bittiniz”  dizeleri de...

Bir şiirinde de “Vurdun / daha acısı geçmedi  / ama geçecek / öyle ağır konuştun ki ardından / o, gittikçe gerçek...” der Özdemir Asaf... Ölümüne çok yakın zamanda, üyesi olduğu Türkiye Yazarlar Sendikası kartını koyduğu zarfın üzerine de şu dizeleri yazar ;  "Günler geçiyor, sanki şakacıktan / Gidiyorlar mı geliyorlar mı / Belli değil / Düşekalka mırıldanmalarla / Ölüyorlar mı yaşıyorlar mı / Belli değil!"  

Belli olan bir şey varsa  Özdemir Asaf ‘ın hala yaşadığıdır.... 

Daha da belli olan başka bir şey de, insan , aşk ve  Türkçe yaşadıkça Özdemir Asaf'ın hiç ama hiç ölmeyeceğidir... 

Tıpkı Yahya Kemal gibi, Cemal Süreya gibi, Edip Cansever gibi...

( murat örem /  2011 / ankara )

11 Aralık 2012 Salı

Aradığınız İnsanlığa Ulaşamadığınız Günlere Hoşgeldiniz...






Geceleri, her şey gibi çalan telefonun sesi de daha güçlüdür. O büyük sessizlikte, bırakın evinizin duvarında asılı duran pilli saatinizin adımlarını yürek gümbürtüsü misali tak tak tak diye duymayı, pencereyi açtığınızda kar tanelerinin yere düşme sesini bile algılayabilirsiniz. Gece olduğunda günün hayhuyu durmuş, el ayak çekilmiş, iyice sevimsizleşmiş televizyonlar belki bir umut kapatılmış,  belli belirsiz aşina olunan farklı seslerin zamanı başlamıştır. 

Mesela buzdolabının motoru aynı sesle çalışsa da siz başka algılarsınız. Buz kalıplarının genleşme büzüşme çıtırtıları çatırtılara dönüşür. Genleşip büzüşen kalorifer petekleri, çıtırdayan perdeler de katılır ahenksiz koroya zaman zaman. Evin içinde yalnız değilseniz, karınız , kocanız , çocuklarınız, büyükleriniz varsa  bu sesler pek de rahatsız etmez  sizi ama   yalnız olduğunuz zamanlarda  bu seslerin  her biri, tahrip gücü yüksek saatli bombalara dönüşebilir...

Gece gelen telefonların da böyle bir yanı vardır işte. Hele zaman makul saati aşmış gece yarısına doğru ilerlemişse çalan her telefon sesi,  saliselik süre  içinde ürpermelerle karşılanır... Telefon açılana kadar akıldan onlarca soru geçer bir çırpıda;  Kim olabilir bu saatte, annem mi, babam mı, yoksa... evladım mı, bilinmeyen biri mi, ne oldu, ne olacak…” diye diye açılır telefon. Bazen yanlış numaradır, bazen gecenin bir yarısı insan sesine hasret kalmış çaresiz ve tanıdık bir isimdir karşıdaki. 

Bazı durumlardaysa gerçekten de korkulan olmuştur ve kötü haberi verecektir karşıdaki birileri.

Ev telefonu ya da cep telefonu gecenin bir yarısı çaldıysa genellikle kem küm ede ede verilir karşıdaki sese cevaplar. Bu, arayanla sert bir tonda konuşmak da olur, münasebetsiz zamanda arayan arkadaşa kızgınca “Yarın konuşalım” demek de... Hele evliyseniz, sevgi saygıyla birlikte aranızdaki güven de uçup gitmeye hazırlanmışsa, çalan her telefonun ardından binlerce alarm sesi çalmaya devam eder zihinlerde,  yürek ve beyinde.

Gençlere geceleri gelen telefonlar neredeyse tümüyle cep telefonlarınadır. Ya bir şey soracaktır en yakın arkadaşı ya da koca gün boyu birbirinin gözünde eridikleri halde sesini özlemiştir saatin kaç olduğu umurunda bile olmayan sevdiceği. Belki de bu yüzden artık hepimizin yeni bir uzvu olan cep telefonlarını ya sessizde ya da titreşimde tutar gençler, büyüklerin yüreği kalkmasın diye.

Cep telefonları deyince bir de mesajlar vardır. Bin kanallı televizyon yayınlarının, dokunmatik cep telefonlarının içine doğan kuşakları saymazsak, insanların büyük çoğunluğu, manyetolu, çevirmeli, ankesörlü telefon günlerini yaşayarak gelmiştir bu zamanlara. Telefonlu evlerin koca mahallede bile bir ikiyi geçmediği yılların tanığıdır hemen hepsi. 

Bu kuşaklar  için çocukluk ve gençlik günlerinde  gece gelen telefonlar yerine, gecenin bir vakti  gelen telgraf günleri vardır en çok. O zamanlarda da,  gece gelen telgrafın verilmesi için görevli tarafından çalınan ev kapılarının sesi yetmiştir,  yürekleri ramazan davulu gibi güm güm attırmaya.

Ne çok şey değişiyor hayatımızda hem de ne kadar kısa zamanda ve ne kadar da büyük bir hızla. Uyuyan insanın burnunu, kulağını yemeye karar veren farenin ısırmadan önce o yeri nefesiyle uyuşturmaya çalışması gibi, teknoloji de uyuştura uyuştura nasıl teslim alıyor zamanımızı, ilişkilerimizi, hayatımızı. 

Ne kadar bağımlıyız artık, elektriğe, cep telefonlarına, internete, bilgisayarlara, ekranlara, ful otomatik arabalara, makinelere. O kadar bağımlıyız o kadar hızlı ve değişik şeyler yaşıyoruz ki, neredeyse hiçbir şey bizi şaşırtmıyor artık. Belki korkutup ürkütmüyor da. Her akşam evimize giren haber bütenlerinde aktarılan vahşi cinayet haberlerine vah vah diye bakıp, kendimizi kameralı hayatlarla, çelik kapılarla garantiye aldığımızı düşünmek istiyoruz.
 

Yaşı kırkı geçenler eski günleri hatırlayıp yaşayanlar dışında,  gece gelen telefonlar  sanki hiç de eskisi kadar korkutmuyor yeni kuşakları...Telefonlarına yeni bir mesaj düştüğünde de biliyorlar ki  ya görülmemiş indirim ve tüketim çılgınlığına davet var bir şirketin pazarlama bölümünden ya da uykusuz arkadaşlarından bir selam. 

Yaz akşamları kapı önlerinde yaşıtlarıyla aylaklık eden, masum aşklar yaşayanlar da yok artık, bir masanın etrafında toplanıp saatlere yayılan coşku dolu yemekli akşamlar da.... Herkes yorgun, herkesin acelesi var. Herkesin bin bir derdi var ve herkes herkesten şüphelenmeye hazır. 

Sanki gece gelen telefonlardan eskisi kadar korkmaya bile takati yok yeni kuşakların. Hele bir de ekranda tanınmayan / bilinmeyen numara görünüyorsa o telefon sonsuza dek çalabilir gece de olsa gündüz de...

Hiç tanımadıkları insanlara sofralarını, evlerini açan insanların Türkiye’sinden; ekranda tanınmayan / tanımlanmayan numara göründüğünde,  telefonlarını bile açmaya tenezzül etmeyen insanların Türkiyesine hoş geldiniz...

Aradığınız insanlığa ulaşamadığınız günlere hoş geldiniz...
İnsanı kaybettiğiniz günlere hoşgeldiniz...

murat örem / ocak 2011 / ankara "

7 Aralık 2012 Cuma

" Anne ben geldim ...üstüm başım uzak yolların tozlarıyla perişan..."




     "  Ben memur çocuğuyum. Bizi bize benzeten bazı şeyler vardır. Öyle çok uyanık değilizdir. Elif Demirsoy demişti, varsa cebimizde para, faturanın son tarihi gelmeden gider öderiz. Borçlu yatağa girsek uykusuz kalkarız. Kedi yavrusu görsek sokaktan toplamalara kalkarız. Pazar akşam üstüleri az geriliriz. Yaşımız büyüse de belli belirsiz bir çamaşır kokusu duyarız, anneler önlüğü ütüler, pek bir sinirli olur. Babalar hep meşguldür... 

     Babalık ne zor zanaat, bütün işleri kadınlar yaptığı halde hep onlar meşguldür. Bir de benim gibi tembel ruhluysanız, bitmemiş ödevleriniz gelir aklınıza. Pazar gecesi yatağa girerken ayrı bir sıkıntıya kapılırsınız. Kışsa yorganı çeker unutmaya çalışırsınız. Olmaz. Derin nefesler de işe yaramaz. Postacıysanız zarfların, şoförseniz direksiyonun, memursanız evrakın, hocaysanız ödev okumanın ağırlığı tatil sonrası daha bir artar...."  

     Koray Çalışkan bir yazısında paylaşmıştı bu cümleleri...Şair Mehmet Müfit de ‘Yaprak Kasırgası ‘ isimli unutulmaz şiirinin bir yerinde şöyle der ; ‘Sınavlara ve sevdalara her an hazırdım / orta halli memur çocuklarının kaderinde yazılıdır bu ...’  Eğitim süresinin uzaması, tıbbi gelişmelerle  insan ömrünün gün gün artması bir yanıyla büyük bir nimet ancak öte yandan da yeni sorunlar demek...

   Hayata atılmak için donanımlı olma zamanının gittikçe ileriye atılması demek...İlköğretim, ortaöğretim, üniversite , yüksek lisans , doktora derken yılların peş peşe akıp gidivermesi demek....

      Şairin de dediği gibi, her daim sınavlara ve sevdalara  hazır olmak demek ....

     Günümüzde  sınav sözcüğü kullanılsa da biraz eskiler hala çocuklarına, torunlarına şu soruları sorar: ‘İmtihanın nasıl geçti ?‘  İmtihan kelimesi , aslen Arapça’dır ve mihnet kavramına dayanır. Zorlama,  çabala(t)ma, çaba harcatma gibi anlamlarla yüklü bir kelimedir imtihan. Günümüzde imtihan sözcüğünün yerine konulan sınav kelimesi de  sınamak , yoklamak, tartmak kavramlarını barındırır bünyesinde. Bu bilginin ardından sınav kelimesinin imtihan kelimesinin yerini  tam karşılayıp karşılamadığının  kararı sizlere kalsın. 

     Sevda sözcüğünün yerine  kullanılan  kelimelerden biridir sevgi. Gerçi sevda, sevginin daha da tutkuya dönüşmüş hali olarak algılanır zihinlerde... Mesela, kara sevda deriz ama kara sevgi dememiştir hiç kimse. Sevginin, sevdanın tanımı ve nedenleri konusunda da insanlık daima farklı şeyler söylemiş. 

     Şair Metin Altıok, "kendine yöneliktir sevda dediğin, / sevgili onu varetmeye yarar ancak"  der bir şiirinde. Attila İlhan , ‘ayrılık da sevdaya dahil ‘ diyerek koymuştur noktayı...Kim ne derse desin sevda vardır hepimizin hayatında. Hüzün gibi, mutluluk gibi, keyif gibi, acı gibi vardır sevda da. 

    İnsan bir ağaca da sevdalanabilir, bir buluta da, bayrağına, vatanına da. İnsan bir başka insana da sevdalanabilir...İlle de karşılıklı olması gerekmez hem de. Nazım Hikmet ,

      yani sen elmayı seviyorsun diye / elmanın da seni sevmesi şart mı?
     Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık /yahut hiç sevmeseydi
     Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?   

      diyerek anlatır sevdadan ne anladığını...

     Hayatımızın her zamanında bugün ve yarın,  sınavlara, imtihanlara olduğu kadar  sevdalara, sevgilere de hazır olmakta yarar var....

     Sevda bu,  kimin nerede ne şekilde karşısına çıkacağı belli olmaz. 


     Hem  imtihanlar,  sınavlar , çoğu zaman önceden haber verir geleceğini. Oysa sevda öyle mi , sevdalar öyle mi ? Bazen rüzgarın en deli estiği zamanlarda ,  uzaklardan belli belirsiz ışıkları görünen liman gibi ‘o zorlukları aşarsan ben seni burada bekliyorum’ der  sevda da ...


     Sonrası size kalmıştır. Tıpkı hayat gibi...


    (murat örem / ocak  2011 / ankara ...)  


     - başlıktaki alıntı / ahmet erhan /  " oğul " isimli şiiri - 

5 Aralık 2012 Çarşamba

“ kitaplar , balıklardan akıllıdır “ diyen dedem benim....




ben çocukken bile adamdım...

hiç bilmiyorum öyle “isterim de isterim” diye tutturduğumu herhangi bir şeyi….

ar ederdim böyle süfli şeyleri konu etmeye...

mesela dondurma çok hitap etmezdi o zaman da bana...

alınırsa yerdim herhalde ama o kadardı…

annemden bir bardak su  babamdan olmayacak bir şey  istediğimi  hatırlamam…

onlar da hatırlamazlar...

anne babam ben  istemeden yaparlar  mıydı çok şeyi ?

“hayır  yapmazlardı”   dersem,  ikisinin de haklarını yemiş olurum…

“peki  çocuklarına sevgilerini göstere göstere  yaşarlar mıydı ?”  derseniz,
ona da “evet” diyemem ağız dolusu....

bunu dersem,  anne babaları(mızı)  aklayayım derken benim de içinde olduğum koca  bir çocuk kuşağın  hakkımı yemiş olurum…

çünkü anne babalarımız  sevmeye vardılar ama dolu dolu göstermeye yok…!!!!

oysa gösterilmeyen sevgi olmaz (mış)…

bu gerçeği bilselerdi, yine de yaparlar mıydı  o yanlışları.....

vallahi, herhalde  yine yaparlardı

‘yatılı okudukları öğretmen okullarının devlet derslerinde‘ mayaları en çok buna kodlanmıştı çünkü hemen hepsinin...

o yüzden altmışların,  yetmişlerin , seksenlerin   öğretmen kuşaklarının  çocukları canlarını dişine takarak iyi okullarda okuyup sonrasında  iyi işlerde de çalışsalar  hep öksüz ve yetim çocuk çığlıkları yankılandı göğüslerinde….

rutubetli öğrenci yatakhanesi koktu ruhları…

çocukken  uçurtma uçurmak, balık tutmak falan çok manasız şeyler gelirdi bana….
rüzgarın çıkmasını  beklemek, balığın oltaya gelmek için aptallaşmasını (!!!!) beklemek,  zekama hakaret gelirdi...

hakikaten acıklı bir  zaman kaybıydı...en az iki sıkı kitap biterdi o kadar zamanda...

çocuk kalbi’nin sayfalarında gezilirdi sıcak yaz günlerinde...
pal sokağı çocukları okunurdu pastör kardeşlerden nefret ederek..…
colnay ve barabas’ın artık barışmasını isteyerek...
terzi oğlu ernö nemeçek’e hüzünlenerek...

kırk küsur yaşında adam oldum ,  bugün bile elinde oltayla balık tutan birilerini görünce acımak gelir içimden   hala !!!!

dedem gibi,  “ efendiler kendinize gelin , kitaplar balıklardan akıllıdır “
demek isterim....

dedem bütün torunlarına yaptığı gibi yılda iki kere  yıldızlı pekiyili  karnemi eni konu görmek ister ve arasına benim için hatırlı sayılacak bir kağıt para sıkıştırırdı...

ptt müdürü emeklisiydi dedem  ve 1970’lerin balıkesir’inde çocuk giysileri satan ilk dükkanı açmaya karar verdikten sonra  vakti zamanında  memur ve müdürken   hiç ummadığı kadar para kazanmış, en çok  da kendisi şaşırmıştı bu işe....

doksana yakın yaşındaki ölümüne kadar dümdüz bir çizgide yürüdü  dedem…

pırasa dahil bütün zeytinyağlı yemeklere aynı oranda limon sıktı , tahin helvasını ve baklavayı aynı mutluluk duygusuyla yedi .  

“ bedia’nın şehriye çorbası gibisi yok” derken  sonsuzluğu keşfetmiş bir fizikçi kadar da ciddiydi...

bir de beşiktaşımızın tüm gollerine aynı sevinçle katıldı dedem  ömrü  boyunca…

karısı olan babaanneme bir tek gün bağırıp çağırmadı kalabalığın içinde...
teke tek kaldıklarında da  çok ileri gittiğini  hiç sanmıyorum....

dedem karısını , babaannem(iz) bedia’yı muhtemelen  hiiiiiiç aldatmadı…

muhtemelen,  başka hiçbir kadına , bir saniye bile yan gözle bakmak  aklına gelmedi…

seksenlerin sonunda babaannemle birlikte hacı olduğu  dönüş yolunda otobüsün içinde çerez yiyenlere de, hacı kafilesinin önüne bayrak asmak istemeyenlere de , sokaklarda  yüksek sesle konuşanlara   da aynı tepkiyle  kızdı dedem  kendini hala devletin memuru ve müdürü sanarak... …

istanbul’daki üniversite yıllarımda balıkesir’e gittiğimde “derslerin nasıl”  diye yirminci kez sorduğunda bana  “ dede ayıp oluyor önce bir nasılsın de”  şeklinde tepki gösterdiğimde de ne geri adım attı ne de bana kızıp  sitem etti …”oğlum sen iyi olmasan buraya nasıl gelirdin”  diye cevap verdi bıkıp usanmadan  ve karısına dönerek “bedia hanım bir kahveni içeriz” dedi….


ben  küçücük bir adamken tavlada da , bilek güreşinde de çok yenildi dedem bana…

o  zamanlar tabi ben dedemi bileğimin hakkıyla  yeniyorum sandım  bütün çocuklar gibi ….

ayaklarının üzerine çıkararak ellerimi sabunlamayı da ,  artık gitmeyi tümüyle bıraktığım bayram  sabahı namazlarında abdest almayı da,  bir davette söze nasıl girileceğini de  aynı ciddiyetle öğretti dedem bana da , ne eksik ne fazla…

formülü buydu ;  ne eksik ne fazla....

öyle ne neye göre eksik , neye göre fazla gibi felsefi sorulara girmez taa yirmi beş yıl önce hasan pulur’u okurken,  “doğru doğru”  derdi...

karne zamanlarında verdiği kağıt paralarla gidip onlarca kitap aldığımda da gururla baktı her seferinde ben daha onlu yaşların başındayken …

hayatta en çok kitap alın(ın)ca mutlu oldum galiba ben...

hayatta en çok torunları mutlu olunca mutlu oldu galiba dedem…

çocuklarını da çok sevmiştir mutlaka  dedem,   içlerinde babamın da olduğu...

en küçük  evladını tak diye beyin kanamasından kaybettiği gün bile hayatını değiştirmedi seksen küsür yaşındayken dedem …

yine balkona çıktı, yine kahvesi önüne getirildi, yine bahçeye çöp atanları kınadı ve yine gereksiz ampüllerin kapatılması gerektiğini söyledi  “milli servet, yazık “  diyerek…

o ciddi ciddi bunu söylerken yetmiş yıllık karısı babaannem de “öldürecek bu adam beni”   diye ağlıyordu yan odada….

oysa , ortada gerçekten bir ölü vardı ve yalnızca elli beş yaşındaydı daha ...

ölen  babam dahil   üç kardeşin en küçüğü olan Aşkın Amcamdı…

ikisinin evlatlarıydı…

seksen küsur yaşında babaannem ve dedem  kalmıştı....

her zamanki telaşı ve aculluğuyla sırayı   bozmuştu işte en küçük  evlatları  Aşkın Amcam...

çocuk giysileri sattığı  yıllarda,   ptt müdürlüğü günlerine göre çok büyük paralar kazanırken de  , Türkiye, serbest piyasa adı altında yüzde iki yüz karlara bile arsızca alışırken de asla ve kat’a  hiçbir malı , yüzde yirmi karın üzerinde satmadı dedem….

yüzde on dokuz da olmadı karı , yüzde yirmi bir de….

devleti ona ‘yüzde yirmi’ demişti ve o da devletinin iyi bir memuru, müdürü , emeklisi ve şimdi de esnafıydı…

karısına ağız dolusu onu çok sevdiğini belki hiç söylemedi ömrü boyunca dedem ama bedia sever diye haftada bir  beş  kilometrelik yolu yürüyüp kelle peyniri alıp geri döndüğünde yetmişli  yaşlarının sonundaydı…

yaşıtları odadan odaya ahlaya vahlaya bastonlarla salavatlarla giderken ihtiyarlıktan dolayı  dedem beş kilometreyi delikanlı gibi  yürüdü hep, ta ki parkinson olana kadar....

sevgi bile somut bir işe yaramalıydı dedem için…

mesela aldığı peynir hem ucuz  hem çok kaliteli, hem yağlı, hem az tuzlu olmalı hem de hayatındaki en  yakın kişileri  mutlu etmeliydi….

devleti ve karısını muhtemelen aynı kalple,  aynı teraziyle  sevdi dedem,  bunu hiç yadırgamadan...

bu yüzden,  elektrik makbuzunu zamanında öderken de , yetmiş yıllık karısını  kendi bildiğince  sevip önemserken de  aşinası olduğu  yolun dışına hiç çıkmadı…

yeni yol da aramadı....

gittiği yolu da hiiçç  yadırgamadı...kırk yılın müdür beyiydi o...devletinin memuruydu....

mesela bir tek demet çiçek alıp gitmişse eve,  çiçeği karısına vermek yerine masaya usulca koymuş  hemen arkasından da,  “bedia suyu çok harcamamak lazım  yazık milli servet” demiştir ….

muhtemelen  öyle yapmıştır...ve bunu hiç de rol yapmadan  yapmıştır....

babaannem bedia,     bütün kadınlar gibi biz torunlarına bile tatlı tatlı kocasından yakınırken,  dedem  tek kelime olumsuz laf etmedi karısıyla ilgili hiçbirimizin yanında son nefesine kadar.

karısı bedia  ağır bir ameliyata girdiği gün, Ankarada ameliyathane kapısında torunu muratla/benimle beklerken, ben bir kantine ineyim de yılbaşı çekilişi için bilet alayım derken bile aynı adamdı  dedem.. şaşkınlık,  yadırgama ve sitem  içindeki gözlerime bakarak bunu söylerken yüzünde en ufak bir umut ya da umutsuzluk yoktu....

sanki samuell  beckett karakterleri gibiydi ve birazdan ostragonla gidecekti....

ben de vladimir’le kalacaktım...

godot  da nah gelecekti....!!!!

o benim dedemdi…

selahi dedemdi….

balıkesir   balya ‘daki nüfus kütüğündeki  ismiyle , mehmet selahi örem   dedemdi....

ben çocukken de   daha ziyade adamdım......

bilmiyorum öyle çocuk gibi tutturduğumu herhangi bir şeyi ….

dedem her karne döneminde yıldızlı pekiyili karnemi eni konu görmek ister ve arasına hatırlı bir kağıt para sıkıştırırdı bütün torunlarına yaptığı gibi....

o paralarla gidip hemen kitaplar aldığımda da gururla baktı her seferinde yüzüme....

hayatta en çok kitap alınca mutlu oldum galiba ben..

hayatta en çok torunlarının yanında  mutlu oldu galiba dedem…

yaşım kırk beş  oldu,  geçmişte okuduğum binlerce kitabı neredeyse ayrı ayrı kokusundan bile  ayırt edebilirim bugün ..

ve hala,  elinde kitap taşıyan birinin o kitabı hakikaten okumak için alıp almadığını da şıp diye bilirim…

dedem de bilirdi.....
hem de kavunun hasını keleğinden,  insanın hasını  da curufundan  ayırmayı bilirdi

eh ben de onun torunuyum…

bilirim kimin neyi hak ettiğini….

iyi bilirim….çok iyi bilirim….

muratörem  / 13.01.2012….

4 Aralık 2012 Salı

bazen hayat bir kapıdan içeri girmeye bakar




bazen bir metin bir hayatın önüne geçer...
bazen  hayat, bir kapıdan içeri girmeye bakar...

" sen muhtemelen şimdi uykunun güzel kapısından içeri girmişsindir...

dilerim öyledir...dilerim buz gibi ellerin ve ayacıkların ve o güpgüzel burnun ısınmıştır....bu nasıl bir duygudur bilmiyorum ama sanki seni hem bin yıldır tanıyor gibiyim...hem de her an her yeni adımını çocuksu bir telaşla merak eder haldeyim...

mesela, bir elmayı kabuğundan nasıl soyduğunu bilmiyorum...
bir hayatı nasıl dilimlediğini bilmiyorum...
yağmurlu bir sabaha uyandığında günaydını nasıl dediğini bilmiyorum....

çocukluğunu bilmiyorum...
geniş sokaklarda elinde bir demet çiçekle nasıl  yürüdüğünü bilmiyorum...
madrit'in büyük bulvarlarında arabayla nasıl kaybolduğunu biliyorum çünkü yaşadım...
erken inen akşamlarda hangi kelimelere sığındığını da bilmiyorum ...

patlamış mısırları sevdiğini biliyorum çünkü bana sen söyledin...
yarım kalmış şarkıları nasıl tamamladığını bilmiyorum çünkü senden dinle(ye)medim...

sana dair ne varsa merak içindeyim...
sana dair ne varsa  pazarlıksız kabulümdür demenin sözü içindeyim....

bu gece yazısını gündüz niyetine okursan,  bir de kocaman günaydın olsun kelimelerimin sonunda....

günaydın olsun...
günün aydın olsun...
yanında hayat olsun..." 

( yazan ; sensuan cortazar guadola
 çeviri : erkin belaztin )