*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

13 Aralık 2019 Cuma

"keşanlı ali destanı" cılız bir dere misali aktı ve oyun bitti...oysa keşanlı ali bittiğinde seyirci çakılır kalır koltuğuna...!

çıktık evden akşam üzeri...
ahmed arif şiirlerindeki gibi  
"akşam erken inmiş şehre..."
aralık ayındayız, kış zamanı...

gerçi daha ne kar gördük ne yağmur ne soğuk; günlerdir...

bunlar iyi şeyler değil...
nasıl herkes üzerine düşeni yapıyorsa, 
"kış da, üzerine düşeni yapmalı..."
böyle karsız yağmursuz soğuksuz kış olmaz....

çıktık evden akşam üzeri....
yokuş aşağı  yürüyeceğiz...
önce atakule'nin önünden geçip
sonra dört güzergahtan birini yeğleyeceğiz... 

yolumuz çok uzun değil...
ama kısa  hiç değil...
seri adımlarla en az bir saat...
en sıkıntılı yanı da hangi yolu yeğlesek de
mutlaka yokuş aşağı yürüyeceğiz...

hani deveye sormuşlar, 
"yokuşu mu seversin inişi mi..." diye...
deve bu, homurdanmış da 
"bu, bilmem ne yaptığımın (!) yolunun düzü yok mu ?" 
deyivermiş....

evet, düzü yok bu yolun...
çankaya'dan;  tunalı kızılay ulus'a yürüyeceksen
mutlaka o yokuş(lar) inilecek...

ineceğiz biz de yanyana...
idmanlıyız yürümenin her türlüsüne...
hem yanyana idmanlıyız 
hem de yarım asrı geçen 
iki ayrı ömürden  idmanlıyız... 

HALDUN TANER USTA'NIN
"keşanlı ali destanı" oyunu gelmiş 
ulus küçük tiyatro'ya...
tiyatro tarihimizin dev oyunu...

inilecek o yokuştan aşağı, hem de güle oynaya...
hele bir de, son dakika biletler bulunmuş ki...
daha ne olsun...

 yürüdük yürüdük yokuşlardan aşağı, vardık tunalı'ya...
önce yapı kredi yayınlarına uğrayıp kitabımızı aldık...
sonra nurdilek hanım'ın :)) tuzlu ve tatlılarını....

vakit  ilerleyince de, kalan yol için
artık bindik tunalı'dan geçen "317 numaralı otobüse"
o 317 numara ki, ömrümün çeyrek asrı geçmiş gölgesinde... 


KÜÇÜKESAT / KIZILAY / BAĞCILAR hattının 
1000 yıllık numarasıdır 317, ankaralılar iyi bilir...

son 3 aylık molayı saymazsak, 
çeyrek asırdır,  bir otomobilin direksiyonu hep olmuş önümde...
yıllarca şehrin keşmekeşinden, 
otopark kabusundan öyle gözüm yılmış ki
317'yi hep sevmişim basın kartımla...

ve çokça da  yürümüşüm yokuşları inişleri...
bugün bile, yokuşu inişi düzü güzü yağmuru demeden 
oflayıp puflamadan, ter atmadan, 
çarpıntım var diye mırıldanmadan
günde 20 KM'yi yürürüm ...
yıllardır 80'li kilolarda olsam da, 
100 kiloluk zamanlarımda da
yürürdüm yine;  tık demeden....

neyse konuyu dağıtmayalım :))
KEŞANLI ALİ DESTANI için 
ankara ulus'taki  tarihi küçük tiyatrodayız....
oyunun başlamasına yaklaşık yarım saat var...
son anda bulunan biletlerin teşekkürünü de ettikten sonra, 
ve çay tütün faslı da bitince,  girdik salona...

1985'ten beri, kaç oyun izlemişimdir bilmiyorum...
ama hiç abartmadan söyleyeyim 
istanbul şehir tiyatroları
istanbul devlet tiyatrosu
ankara devlet tiyatrosu
genco erkal'ı, 
kenterleri, 
ferhan şensoy'u...
derken 
"BİN"  oyunu 
kesin geçmiştir...


övünmek olacaksa olsun,  
biraz :))) anlarım

tiyatrodan, 
yazıdan, 
şiirden, 
sesten, 
aktörden
güzelden çirkinden, 
yalandan dolandan 
ve "insandan..."

neyse , konuyu yine dağıtıp
kızdırmayalım daimi okurları :))
zaten, en son yazıyı, blogda taa ağustos'ta yazıp
tembelliğin hasını yapmışım aylardır...


ben ki taaa 1989'da
istanbul şehir tiyatrolarında
 HALDUN TANER USTA'NIN
en hakiki talebesi FERHAN ŞENSOY'un
yönetimindeki istanbul şehir tiyatrolarında da izlemişim
keşanlı ali destanı'nı, ne büyük bahtiyarlık ki... 

yine aynı yıl TRT tarafından 
eskişehir anadolu üniversitesinde çekilen
TV uyarlamasını izlemeyi falan saymıyorum...
onlar zaten, elde var bir....

bu yüzden dünüyle kıyaslamak için 
biraz temkinliyim oyunu izlemeden önce...
tek kelime etmedim  nur'a , beklentime dair...
istedim ki , tümüyle kendi söylesin gördüklerini....

başladı oyun,
sahnenin solundaki "mini" orkestranın müzikleriyle...
aktı oyuncular sahneye birer birer, beşer beşer, onar onar...
bilenler bilir, keşanlı ali destanı, çok kalabalalık bir kadrodur...
ki oyunun bitiminde sahnedekileri saydığımda 39 kişi gördüm...

belki bir eksik iki fazladır, bilemem...
artık yaşlı bir adamım ben:)))

ama şunu bilirim ki, 
bazı isimler iki üç role girerler bu oyunda...
buradan anlayın sahnenin kalabalığını
ve HALDUN TANER USTA'NIN 
oyun yazmadaki dehasını....


hiç lafı eğip bükmeden söyleyeyim; 
OLMAMIŞ...

KEŞANLI ALİ DESTANI oyunu 
nasıl başladıysa,  öyle de bitti (!) 

zaten , çok çok istisnai  bir durum olmazsa
bir tiyatro oyun nasıl başlarsa öyle gider ve biter...

bir yazı gibidir , bir tiyatro oyunu da...
bir romanın ilk cümlesi sizi ya sarıp sarmalar
ya da sası bir tat bırakır zihninizin tortularında ya...
tiyatro oyunları da daha ilk sahneden bellidir...
sahne kelimemi  "dekor" ya da "efekt" olarak anlamayın...
oyunun ilk "trükü" olarak anlayın...
oyuncuların enerjisi olarak anlayın.... 

HALDUN TANER'in yarım asırlık (!)
sarsıcı ve enfes oyunu KEŞANLI ALİ DESTANI'nı 
sahneleyen BURSA DEVLET TİYATROSU için
bambaşka  cümleler kurabilseydim keşke...
onca emeğe, onca paraya, onca şaaşaya değmiş diyebilseydim...

kadirbilirlikle , çok büyük emekle sahnelenen oyun
ankara'da da unutulmazlar arasına girdi diyebilseydim...

diyemedim...
diyemem...
diyemeyeceğim....

o güzelim keşanlı ali destanı oyunu 
orta kararı  tutturan oyunculuk girdabında 
gürüldeyemeyen bir dere misali 
aktı aktı aktı ve oyun bitti...
oysa, keşanlı ali destanı bittiğinde, 
seyirci çakılır o koltuğa....
çakılır ve kalır....
öyle montunu ve kabanını aramaz , 
bir taraftan alkışlarken (!)

hadi ben, zor beğenen murat örem'im :))) 
nemrut , elitist , kerameti kendinden menkul
kibirli  bir tiyatro seyircisiyim...
hatta, sahnedeki isimlerin başarısını da kıskanırım diyelim...
olacak iş değil de , hadi bunu da diyelim...

peki, sevgili nur
niye oyundaki onca harala gürele arasında
habire saatine baktı oyun boyunca...
iki perde arasında kapının önünde sigara içerken
"muratcım , çok sıkıldım ben, 
çok demode oynuyorlar...."
diyerek işaret fişeğini niye çaktı...

bence de güzelim ötesi oyunun 
hiç de hakkını veremedi
ne koro, ne oyuncular.....

ne keşanlı ali ne de zilha (!)...
hem de hiç veremedi....

oyunun yan rollerinde iki satırlık replikleriyle bile
güller açtırabilecek oyuncular da neredeydi sahnede...

o kadar yoktular ki, 
bir hanım  konuşurken öyle tıslıyordu ki, 
bir ara, dişleri mi fırlayacak diye korktum...

inanın bana bu cümleleri yazarken yüreğim sıkışıyor...
ben ki HALDUN TANER'i ; babam gibi severim...
ki merhum babam taşkın hocamın 
en çok aklını ve adalet duygusunu sevdiğimi
onbinlerce okurum da adı gibi biliyor yıllardır...

burada da isterdim ki , 
Haldun TANER ustamın  efsane oyununu
dünya gözüyle 50 küsur yaşımda yeniden izledikten sonra 
gözyaşlarım huzurla ipil ipil aksın da , 
ben de buralarda şakır şakır yazarken
bir daha dolsun gözlerim....

hiç de öyle olmadı....
OLMADI...
OLAMADI....!

daimi okurlarım bilir ki,
DEVLET TİYATROLARI denince
her yazımda, her sohbetimde 
sevgiyle ceketimin önümü iliklerim
çok az şeyi beğenen, bir adem oğlu olarak...


devlet tiyatrolarına pozitif ayrımcılığım her dönem bakidir ...

ankara devlet tiyatrosu da 
gönül köşkümdeki baş yerindedir daima..


şunu da söyleyeyim ki ;
bursa devlet tiyatrosu'nun da 
murat örem'in hayatındaki yeri 
çok müstesnadır...

susurluklu öğretmen ailenin ilk evladı olarak
1970'lerdeki  öğretmen maaşlarıyla 
tiyatro için özel olarak tutulan  
susurluk / bursa dolmuşuyla gittiği ilk sahnedir 
bursa ahmet vefik paşa devlet tiyarosu,
murat örem'in...

ve 9 yaşından küçüklerin alınmadığı 
devlet tiyatroları (bursa) sahnesinde
büyük adam misali gıkını çıkarmadan
ahmet kutsi tecer'in KÖŞEBAŞI oyununu  izlediğinde
7 yaşında bile değildi  murat örem....
ve vakit , 1975'in ilk ayıydı...


işte o gece neşeyle tangır tungur giderlerken 
bursa yolundaki o dolmuşun içinde

bir başka öğretmen ailenin çocuğu 

merhum UFUK TUNA  :((( oturuyordu
tam da murat örem'in yanında dolmuşta

-bir gün  yazacağım o günleri de....
bir gün mutlaka  :)))-

dolayısıyla; 
bu yazıda bursa devlet tiyatrosu için 
böylesi hüzünlü cümleler kurmak 
duygusal olarak hiç  kolay değil benim için...

ama geleneği yıllardır oturmuş 
bursa devlet tiyatrosu da 
çok çok daha iyisini yapmalıydı...

hele  bursa devlet tiyatrosu müdiresi de olan aktris hanımın
oyunun en etkileyici karakterlerinden olan 
ZİLHA  baş rolünü almasına veya rolün ona verilmesine
ve sahnede  çok renksiz vasat bir  zilha çıkarmasına 
falan hiç girmek istemiyorum...


neticede, 
GÜLRİZ SURURİ gibi ustalar ustasının oynadığı bir rolü,  
aktris olarak oynamayı istemek   anlaşılabilir...

amma...
böyle bir işe talip oluyorsanız
ya da size böyle bir vazife de veriliyorsa
sesle , endamla, oyunculuk meziyetleriyle
çıtanın tam da orada
"yani çok çok çok yüksekte"
olduğunu bilerek çıkmalısınız yola.... 



yazı , çok uzadı...
üç beş dal sigara içtim yine...
izlediği film bitince 
bir sevgi busesi vermeye geldiğinde nur,
hani bize meyve yok mu nur hanım :)) 
diyerek şımarıklık da yaptım...
selam verdik borçlu çıktık :)) dese de 
şımarıklığımın ödülü olarak 
ayıklanmış narları ve kivileri de koydu önüme 
nur hanım...

ve aylardan sonra 
yeni yazımı yazarken...
saat gecenin 3'üne gider oldu yine....

ama oyundaki , "keşanlı ali"  rolüne dair de iki satır yazayım...
1989'da istanbul şehir tiyatrosunda
jilet gibi , çakı gibi erhan yazıcıoğlu'ndan 
izlemiş adamım ben keşanlı ali'yi....

yine TV'deki engin cezzar usta'nın  
keşanlı ali'sine hiç değinmiyorum bile...
engin cezzar misali dört başı mamur  aktörü 
türk tiyatrosu bundan sonra muhtemelen hiç görmeyecek...
o kadar diyeyim....


bizim sahnede izlediğimiz 
bursa devlet tiyatrolu,  "keşanlı ali"
benim 1990'lı yıllardaki iki çocuklu baba olarak :)))
o zamanki 100 küsur kiloluk halimin 
üç beş santim uzunuydu...


"bir epik destanda , 
sahnedeki  keşanlı ali böyle mi olmalı ..."
derseniz...

oluyormuş...deyip susarım....



yazı bitiyor....
sevgili nur'un ayıkladığı 
tabaktaki nar tanelerim çoktan bitti...


bir gün 15 yılda, taaa çekirdekten 
onlarca kere çoğaltıp yetiştirdiğim
ve herkeslere armağan ettiğim  
süs narlarımı da anlatacağım....


ama iki gündür göğsümün ortasına bir ağrı saplanıp durmuştu...
yazmalıyım şu keşanlı ali destanı oyununu diyordum....
gariptir ki, yazdıkça yazdıkça  geçti o göğüs ağrım...
bak şu yaradanın işlerine :)))


bir not da şu olsun; 
oyun bitti....
oyun başlarken 
kıymetli eşiyle koltuğuna otururken gördüğüm
TÜRK TİYATROSU'nun 
gelmiş geçmiş 
enbigüzel 
enbiemekçi 
enbihocalarınhocası
PROF DR AYŞEGÜL YÜKSEL 
hocamın yanına gittim sakince... 

iyi kötü tanır beni kıymetli hocam...
yıllarca ne zaman hangi programa kaç kez çağırdıysam
iki eli kanda da olsa koşup gelmiştir 
DTCF'den komşusu  
TRT ANKARA RADYOSU'na 

ayşegül hocam...


incelik gösterip, 
pehlivan tefrikası misali tiyatro yazılarıma 
yorumlar bile yapmıştır 
cevap yazılarıyla yıllar önce...


"kıymetli  ayşegül hocam, 
nasıl buldunuz oyunu " 
dedim gayet nötr bir sesle...

"ben beğendim, 
hem de hakkıyla beğendim...
peki siz nasıl buldunuz..."
dedi her zamanki nezaketiyle 
ayşegül hocam...

biliyor musunuz
bu nezaket de uçtu gitti memleketten...
tiyatro tarihine yaşım kadar hizmet vermiş ayşegül hocam
incelikle benim fikrimi soruyordu işte...

ki , ayşegül hocamın yanında
tiyatro üzerine ,desturla, en fazla iki laf etmem gerekir...
ama ben huysuz seyirci murat öremim :))) ya
"vallahi hocam, ben hiç beğenmedim, 
her manada hiç ama hiç yeterli bulmadım 
hüzünlenip, ağlamak istedim..."
dedim...


bu cümlelerimden sonra , sustuk karşılıklı...
biz izin isteyip, çıktık küçük sahnenin kapısından...
çıkarken teşekkürümüzü etmeyi unutmadık
tiyatro dostu güzel insana da, bir kez daha....

hava serin....
kapat önünü dedim nur'a...
belki nur dedi bana...
hatırlamıyorum...

ama içimden şu geçti; 

bırak bazı anılar 
bazı oyunlar öyle kalsın sende
ve seninle gitsin  murat örem...

gecenin soğuğu yüzümüze vururken 
bir kaç yüz metre yürüdük; 
bu kez 317'ye değil
-hadi bakalım tembel okurlar
hemen unuttunuz değil mi :)))
yazının başındaki 317'yi...-
413 numaralı otobüse bindik....

nur, ankara kart'ını okuttu dıııt diye
gitti bizim 3 lira 25 kuruş :)))

ben aheste aheste  çıkardım,
yıllarımı yayına verdiğim için 
ömrümün sonuna kadar 
kullanmayı hak ettiğim
daimi  sarı basın kartımı
ve dıdııııt diye okuttum....


basın kartı diye konuştu makine,  
mekanik bir sesle...

otobüsteki yüzler yine hemen bana döndü  
az önceki mekanik sesle birleştirip....

alıştım bu durumlara....
saçım sakalım da fazla entel :)))  işi olunca
habire bazı aktörlere muhabirlere  benzetip 
şu kişi misiniz diye sordukları için, 
bakışları yadırgamadan
usul usul nur hanımın yanına oturdum....

ama rahat da durmadan 
"meşhur olmak da  amma zor yahu :)) " dedim...
"hadi len..." diye cevap verdi bana nur 
diye devam edeceğim ama...

hiç de  öyle olmadı....
hiç de öyle demedi nur...

kibar kadındır çok kibar kadındır nur...
ben ne kadar  sokak çocuğuysam:)))
nur da o kadar hanımefendidir...


ne zaman akıllanacaksın sen 
kötü espriler yapan  murat örem
der gibi, şefkatle baktı yine nur bana...

ben de hemen telefonumu çıkarıp,
instirigam:))da  yeni aldığım layklara bakıp (!) 
oyalanmaya çalıştım yol boyunca,
 uslu görünen ama çok şımarık 
dörtgöz :)))  bir çocuk gibi .....


    ( murat örem / 13 aralık 2019 / ankara ) 


HALDUN TANER konulu aşağıdaki 8 dakikalık kısa filmle, taaa 1992 yılında ödül almıştık...yönetmen ve senarist, çok kişinin ustası  sevgili murat karahüseyinoğlu'ydu...ben bu kısa filmde 24 yaşındaydım :)) ve genç bir yazarı canlandırmış, filmin metnini de seslendirmiştim...o dönemde TRT'de yayınlanan AKŞAMA DOĞRU programında sevgili seynan levent için çekerdi bu filmleri murat karahüseyinoğlu ve ben de yanında olurdum seslendirmeyle, küçük rollerle ya da düpedüz  filmlerin hamaliye işleriyle...görüntü dijital olmadığı için bu filmdeki ses kısıktır....biraz dikkatlı izlemek ve dinlemek gerekir... durum bundan ibaretttir :)))) isteyenler buradan izleyebilir...












 






















 









 

7 Ağustos 2019 Çarşamba

günümüzün büyük adam ve kadınlarının (!) çoğu, bir caz müziği gibi gelip geçti küçükesattaki evimizden....



ben bu fotoğrafı
çerçevelettiğimde 
yıl 1990'dı....


eczacıbaşı   takviminden enikonu kesip 
çerçeveciye gidip 
kimbilir kaç milyona yaptırmıştım....


sevgili nigar getirmişti bu takvimi izmir'den...
her sayfasında böyle  12 çarpıcı fotoğraf vardı...


nigar izmir'liydi ama hacettepe'de tarih okurdu...
akran sayılırdık nigar'la....
anne tarafımdan akrabamdı...
kıyıdan kenardan,  uzaktan yakından akrabamdı...


bu akrabalık işlerini bilirsiniz, 
akrabaların çoğu bir kara piyango gibi girer hayatınıza...

ve bir kısmını enikonu uzaktan sevmek istersiniz...
bir kısmı da  sizi uzaktan görmek ister ....


bu işler böyledir...olayları anlatırken de
objektif olmak, gerçeği anlatmak gerekir....
nalıncı keseri gibi hep kendinize yontmak olmaz....

ama  şunu da demek isterim, 
nigar eğer akrabam olmasaydı da
yine kardeşçe sohbet edeceklerimden  
çay kahve içeceklerimden olurdu..


aslında bir dönem , 
özellikle 1990'ların başlarında 
çocuksuz ve genç evli halimiz
abartmadan söylüyorum
imarethane  &  AŞEVİ :))) 
gibiydi...


özellikle 
benim tanıdıklarımdan 
susurluktan
istanbul siyasaldan
şuradan buradan 
hiç abartmadan 
ve yedeklerini de ekleyerek söyleyeyim
en az 5  futbol takımı kuracak sayıda insan
bir şekilde evimize  uğrar 
yemeğini mutlaka yer
çayını kahvesini de içerdi... 

şarabımdan da 
viskimden de içerdi 
gelenlerin çoğu....

ve içlerinden 
inanın ki çok ama çok azı 
bir yere  yeme içmeye , 
misafirliğe giderken 
"eli boş g.tü yaş" 
 gidilmeyeceğini bilirdi...!!!


belki bilmeyenler de 
bilmediklerinden değil de
yokluktan gelirlerdi 
öyle habire 
eli boş   g.tü  yaş :)))


cep telefonlarının hayalinin bile kurulmadığı 
ev telefonlarının bile çok az olduğu 
küçükesat ispir sokak'taki evimize 
bir şekilde yolu düşerdi tanıdık herkesin...

gece gündüz farketmez
zil çaldığında  
kapıyı açardık ki, 
yine bir gelen :))) var...

kah maç izlemek için
kah müzik dinlemek için
kah sohbet etmek için...
kah ev aramak için....
kah soğukta üşümemek için 
diye diye çalınırdı 
kapımızın zili...


gelenlerin çoğu 
elbette 
üniversite öğrencisi, 
genç aşıklar, 
yeni subaylar
taze memurlar
stajyer öğretmenler
falandı...

hepsinin ortak özelliği 
sınırlı koşulları olan Türkiye'nin
çok sınırlı paraları olan gençleri 

olmalarıydı....

ve elbette
bir şekilde, 
memleketten 
oradan buradan
arkadaşımız 
akrabamız 
hemşehrimiz
olmalarıydı...


o yok zamanların içinde 
evde ne varsa yenilir içilir , 
çaylar kahveler habire kaynardı....

evde ne varsa diyorum ama 
1990'ların koşullarında 
evimizin özellikle mutfak tarafında 
hep,  hatırlı ve göz dolduran gıdalar olurdu...


çünkü 
huzur içinde yatası,  
çoçuklarımın da büyükbabası  

ibrahim balkan'ın 
büyük bir gani gönüllülükle 
evlatları olan bizlere verdiği
ya da ankara'ya kolilediği 
susurluk peynirlerini 
yanturalı sucuklarını
taze köy yumurtalarını
kuru fasulyelerini, 
pirinçlerini 
tereyağlarını
zeytinyağlarını.... 
o gelenlerin içinde
inanın ye"ME"yen kalmamıştır....


herkese ama herkese
kısmet olmuştur o lokmalar....


yeni evli evimizin 
gepgenç  
güpgüzel 
ve hakkıyla inatçı :)) kadını 
hiç yüksünmeden
of pof demeden 
asla küçük hesap yapmadan 
ve kimseden esirgemeden
gelenlerin hepsine sunmuştur 
elindekini, elimizdekini...

zaten, 
gani gönüllü 
baba evinden de idmanlıydı 
insan ağırlamalara 
o gepgenç kadın...

ben, ters adam :))) olduğum için
o zaman da bilirdim 
bazı gelenlerin  zihnindeki tilkileri
yemeği bedavaya getirme isteklerini
ve asla bu kadar BONKÖR  bir adam olmazdım...
ama kanatsız melek olan, 
evin hanımına da karışmazdım....



şimdi geriye dönüp baktığımda
bu insanlara dair,  bir hüzün kaplıyor içimi...


hüzün kaplıyor çünkü 
ispir sokaktaki 
o eve gelenlerin içinden 
sayısı epeyi fazla
BÜYÜK ADAM da :))) çıktı...

büyük aktörü , 
dobra mı dopra (!) siyasetçisi 
uzman doktoru
ceza hakimi 
uluslararası avukatı
habercisi muhabiri
her bir şeyin uzmanı da çıktı....
diye başlasam 
inanın uzar gider liste...

memlekette artık
iyice vasat öğrencilerin bile tercih ettiği 
genç mühendisleri saymıyorum bile
aramızdan çıkan...



işte bu büyük büyük (!)  adamlar kadınlar
bir caz müziği gibi gelip geçti 
küçükesat ispir sokaktaki evimizden....

neredeyse hepsi yaş baş olarak 
bugün yarım asrı devirdi, bu gelenlerin...

ve neredeyse hepimiz 
yarım asrı devirdik, 
gidiyoruz, bizi bekleyen yere...

 
1990'ların üzerinden yıllar geçince 
isterdim ki , bir gece vakti
başlarını yastıklara koyduklarında
o ankara günlerini  o ankara gecelerini
ve esas olarak da, evin gepgenç hanımının
binbir emekle hazırladığı
çayları kahveleri sıcacık çorbaları
ŞÜKRAN duygusuyla ansınlar...
o büyük büyük adamlar kadınlar....

çünkü ben de bir dönem öğrenciyken
hep gittim, böyle sıcacık sofralara...
yokluğun ve yalnızlığın içindeyken
adı yuva olan bir kapıdan içeri girmenin
tarifsiz huzurunu bilirim...

peki, 
o büyük büyük adamlar kadınlar 
o ahde vefaları ne kadar bildi....

aslında cevabı biliyorum da
bir kibar tarafım var yine de....
üç noktayla geçiştireyim diyorum....



aktör erhan dilligil dayımı 
dönüp dönüp anmalarım 
inanın  bundandır
öğrencilik günlerimden kalan
öden(e)meyecek 
ahde vefa duygumdandır....


böylesi emekleri 
üç noktayla geçiştirmenin bile
çok ayıp olduğunu, bilmemdendir....

hoş, 
ben, geçtim gittim bu günlerin üzerinden...


orhan veli'nin o büyük şiirinde dediği gibi
"girdim insanların içine,  
 insanları gördüm..." de...


herkes yine de ona göre yapsın isterim mizanını
ona göre tutsun defter-i kebirini...

hani ne diyor o büyük söz
"ben senin, cemaiz evvelini bilirim...." 

evet ben de bilirim hepsini/n...

iyi bilirim...


hepsini iyi bildiğimi 
bıçak gibi bildiğimi
o büyük (!) adamlar da 
iyi bilirler 



ben size 
şu fotoğraftaki  
güzelim amcayı 
anlatacaktım değil mi...


ben bu fotoğrafı
çerçevelettiğimde 
yıl 1990'dı....


eczabaşı   takviminden enikonu kesip 
 kazandığım paramla;  çerçeveciye gidip 
kimbilir kaç milyona yaptırmıştım....


sevgili nigar getirmişti bu takvimi izmir'den...
her sayfasında böyle böyle 12 çarpıcı fotoğraf vardı...


nigar izmir'deydi ama hacettepe'de tarih okurdu...
akran sayılırdık nigar'la da....
anne tarafımdan akrabamdı benim...
kıyıdan kenardan,  uzaktan yakından akrabamdı...


bu akrabalık işlerini bilirsiniz, 
akrabaların çoğu bir kara piyango gibi girer hayatınıza...

nigar onlardan değildi.....


ben bu fotoğrafı 
1990'da çerçevelettiğimde
22 yaşında gepgenç bir adamdım...
ilk kez baba olmama 4 yıl vardı....
ikinci kez baba olmama 8 yıl vardı...

babamın ölümüne 
27 yıl vardı...


ben bu fotoğrafı çerçevelettiğimde
yıl 1990'dı....

ihtimaldir ki 
bu güzelim fotoğraftaki 
dilekçe mühürcü amca :)) bile 
daha yaşıyordu....

ve o zamanlar; 
erhan dayım yaşıyordu...
hatice anneannem yaşıyordu...
bedia babaannem yaşıyordu...
mehmet selahi dedem yaşıyordu....
küçük amcam ali aşkın yaşıyordu...
büyük amcam hüseyin coşkun yaşıyordu...
inanç amcam yaşıyordu...
ismail eniştem yaşıyordu...
safiye nalan meral teyzem yaşıyordu....
ibrahim balkan yaşıyordu...
havva balkan yaşıyordu...


babam ismail taşkın hoca yaşıyordu ulan, 
taşkın hoca yaşıyordu....

 
şimdi kalkıp bik bik bik 
hayat yine de güzel 
falan diyeceksiniz


biz de biliyoruz
hayatın ne olduğunu 
MUHTEREMLER; 

"bir hayata 
40 ömür sığdırmış olarak

biz de biliyoruz 
hayatın ne olduğunu..." 

peki siz biliyor musunuz
şu  sesi ve müzikal altyapıyı...

gerçi adı çukur mudur nedir
bir müptezel dizide 
görmemişler gibi 
meze yapmış sesini ama 
şu sesi bir dinleyin....


isterseniz 
şarkıyı dinlerken 
yazıya BİR DAHA  dönüp
5 futbol takımının ESAMİ LİSTESİ'nin 
içinde ben de var mıyım :)) 
diyerek  ve utanarak da  bakabilirsiniz....!!! 

o listeye bakarken, 
kılım döndü, 
yüzüm kızardı 
diyenlere verecek
köpük helvamız
nane şekerimiz 
susurluk tostumuz
taze bitti ama :)))) 

zaten,  
ne 1990'lar kaldı...
ne  o simsiyah saçlı sakallı murat örem...
ne de ispir sokaktaki o ev....

evin 
gepgenç 
güpgüzel 
inatçı mı inatçı 
kadınının da 
ömrü uzun olsun, 
çok uzun olsun :)))



( murat örem / 07 ağustos 2019 / ankara ) 





22 Temmuz 2019 Pazartesi

küçükesat AKASYA dondurmacısı BURHAN abi; hepimiz biliyoruz KÜT diye ölüverdiğini!"

                                           "pal sokağı çocukları"  filminden bir kare

direksiyonun başındayım...yavaş yavaş gidiyoruz...
çankaya tunalı'nın yaz keşmekeşi sıvanmış dört bir yana...

az önce rutin bir sağlık kontrolünden çıkmış büyük  hala...

siyah gri tişörtünün içinde, gereksiz bir sen diliyle
"bak o kremi bastıra bastıra sürmezsen 
bacağındaki şişlik inmez, en az altı ay uğraşırsın"
diye kaba saba tekmiller vermiş uzman;  büyük halaya...


bu sevimsiz ! "SEN"  diline,    

kıllanan muratörem bakışı atınca 
kalın kollarındaki at nalı saatini sıvazlayarak,
yarısı tütsülenmiş kelle gibi sırıtmış bu kez, bay doktor...


direksiyonun başındayım...
yavaş yavaş gidiyoruz...
ankara tunalı'nın yaz keşmekeşi sıvanmış dört bir yana...


otomobiller, çekiciler, hanzo şoförler 
dondurmalarını döke saça yiyen çocuklar bir yanda;  
incecik elbiselerinin içindeki ışıltılı tenleriyle
bir bulutun  üstünde yürürcesine 
yolları nazikçe adımlayan yaz çiçeği kadınlar öbür yanda...


hepsi hayatın içinde...
hepsi burnumuzun dibinde...


hayatın çelişkili kara parçasında
cennet de cehennem de her an her yerde....


hırıldayarak çıkıyoruz tunalının yokuşunu otomobille...
dur kalk ! ilerliyoruz esat caddesinde....
ismin doğrusu küçükesat da , 
esat olmuş işte ağızlarda  bin yıldır...


otomobille esat'ta ilerlerken, 
kırmızı ışıkta durunca
birden üşüşüyor yine anılar ....


"akasya dondurmacısıydı, 
adı BURHANdı değil mi..." 
diye fısıldıyor yine,  
fil hafızam zihnime...


hıııı...akasyaydı diyorum...
pis pis, kendi kendime kafa sallayarak...

ne çok severdi çocuklar dondurmayı, büyürken...
anneleri de pek bir severdi...

oysa ben çocukken de, büyüdüğümde de  
hiç ama hiç sevmedim dondurmayı...


ama kendim sevmesem de, tıpkı  bir ayin gibi, 
her yaz akşamı alırdım dondurmasını da, ev halkının...

genellikle hepsi de
gün içinde esat / tunalı  turu yaparken yedikleri için 
ikinci piyango  olurdu dondurma seansı, ev halkı için...


çocukların ikisi de  büyüdü,  
at kadar :)) oldular...
o kadar büyüdüler ki , 
yüzleri sakaldan görünmez oldu, 


şimdi bütün bunlar olmuşken  
hala çok seviyorlar mı dondurmayı 
bilmiyorum...

ama ben hala sevmiyorum dondurmayı....

 
dondurmayı da sevmiyorum,
bir oltanın başında saatlerce taş gibi durup
balık tutmayı falan da hiç  sevmiyorum...

 
babam taşkın hoca da sevmezdi balık tutmayı...
ama dondurmaya hayır dediğini hiç görmedim :)))

çünkü büyük bir mutlulukla 
coşkuyla yemek yerdi taşkın hocam...


bir karpuzu dilimlerken de,
kestiği kabuğun altında kalan kısmı kaşıklarken de 
mutlulukla  kendinden geçerdi...

ben de, bazen ters ters bakardım
babamın bu aşkla yeme ayinlerine ....


mayıs'ta yine gittim ayağına taşkın hocanın...
çiçeklerini sarmaşıklarını suladım...
artık iyice yerleşen toprağına sakince  baktım...
mermer yastığını yatağını yorganını düzelttim kendimce...
herkes artık her yerde mırıldanıyor bir şeyler  
ama baba ben sana mayakovski'den şiirler okuyacağım
diye diye cümleler kurdum içimden içimden...



yarım asrı geçirmiş şu halimle bile 
hakkıyla tuhaf  adamım ya 
çocukluğumda da böyleydim...

 
az çekmedi taşkın hoca da şu tuhaf   oğlundan :)))
bir gün , artık baba oğul ikimiz de yaşını başını almışken
"oğlum,  med cezirli  zihnini  anlamak bize artık  zor 
ama bu  zihinle yaşamak,  en çok sana zor"
demişti bıyık altından tıslayan gülümsemesiyle....


durur durur , küt diye bir cümle kurardı taşkın hoca;
sanki sıradan bir çiviyi 
sıradan bir tahtaya çakar gibi...

oysa, tam o anda  bambaşka bir ışık yanıp sönerdi cümlede...
ışığı gördünüz , gördünüz...!
göremediyseniz "veleddalin amin.." dercesine 
yürür giderdi taşkın hoca, yeni bir maçı daha izlemeye...
tam o anlardan biriydi işte, bu cümlesi de...


dedim ya, çocukken, yaşıtlarım kendinden geçerken
dondurmalara falan dönüp bakmazdım....


yeşil nohut yerdim demet demet...
taze bakla yerdim sap sap...
leblebi tozuna bayılırdım...
kahve tozu kaşıklardım...


bir de habire okurdum, 
bacaklarımı tavana dikip :)))

zihin nasıl bir şey....
küçükesat akasya dondurmacısı BURHAN abiyi
anlatayım diye giriyorum söze, 
kelimeler nasıl alıp başını gidiyor...

hasılı kelam; 
iki evladım da büyürken 
ev halkının bir ferdiydi 
AKASYA DONDURMACISI 
BURHAN abi....

 
kasım geldi mi, kapatır giderdi dondurma dükkanını...
nisan'la birlikte o küçücük dükkan 
yeniden elden geçip boyanır, önüne iki masa atılırdı...

 
her seferinde, ayaküstü derin sohbetler ederdik burhan'la...
memlekete dair...çocuklara dair...insanlara dair...
onun da saçları benimkiler gibi gümüş grisiydi...
severdi uzun gümüş grisi saçlarını eliyle taramayı...
plastik kutulara koyduğu dondurmaların üzerine
envai çeşit soslar dökmeye adeta bayılırdı....


ah burhan abi, 
herkes sos sevmez ki :))) diyemezdim...

 
ki senin dondurmalarının 
sosa , süse ihtiyacı yoktu ki...burhan abi...

 
ve bir de çok severdi dükkanına giren çocuklara
bu bir top dondurma da benden hediye...demeyi...

ve her çocuğa  
"okuyun, iyi okulları hedefleyin.." derdi...
o kadar sık tekrarlardı ki bu uyarıyı, 
bazen oradaki çocuklarla göz göze gelip 
gülüşürdük bu ısrardan dolayı...


bir gün, daha da ışıltılıydı burhan'ın yüzü...
nasıl da kendinden geçen bir mutlulukla 
bizim evlat  dereceyle ODTÜ'yü kazandı...demişti...
bunu özellikle benimle paylaşmak istemişti
çünkü ben onun gözünde hakkıyla okumuş yazmış
"TRT prodüktörü & mürekkep yalamış" adamdım...


bu cümleyi az önce burhan'ın ağzından yazarken  

"bizim oğlan" diye yazdım ama;
sonra tereddüte düştüm burhan'ın evladı kız mı oğlan mıydı diye
evlat diye  cinsiyetini belirtmeden yazmam da bundan sevgili okur.


hayat böyle işte...
herkes herkese 
bir şekilde değiyor 
ve gidiyor....!


KÜÇÜKESAT   
AKASYA DONDURMACISI 
BURHAN ABİ de
esat'ın bir dönemindeki tüm çocukların 
hayatına dokundu ve gitti....


şimdi bu yazıyı yazarken 
yeniden okudum ki , 
o dönemin çocuklarından biri, 
yıllar sonra  büyümüş de 
EKŞİ SÖZLÜK'te 
burhan abisi için şunu demiş; 


"TİPİTİP parasına , 
yani bir sakız parasına 
biz çocuklara 
çok büyük mutluluklar sattın 
onca sene burhan abi...
huzur içinde uyu...
yalnız ; 
dondurmanın üzerinde sos olmasın 
tamam mı burhan abi :)))" 



burhan abi, benim bu yazım bitiyor...
var mı diyeceğin yeni bir şey...

tahminen benden bir iki yaş büyüktün sen...
ve 5 yıldan fazla oldu öleli...

artık sıralama da  değişti burhan abi...
ben abi oldum, sen kardeş oldun...
sen 40'lı yaşların sonunda kaldın
ben 50'den devam ediyorum burhan abi, 
51,  52 diye...

burhan abi, yazı bitiyor
galiba bu seneki yaz da bitiyor, 
benim çocuklarıma da,  
yıllar yıllar önce 
çocukluklarını yaşarken 
bir tipitip parasına 
tarifsiz mutluluklar yaşatan 
aklının aydınlığından
gönlünün ganiliğinden
daima gülümseyen yüzünden
ve tabi ki gözlerinden 
sevgiyle öperim 
kardeşim (!) burhan abi...
      
      ( 22 temmuz 2019 / ankara / murat örem ) 
















19 Temmuz 2019 Cuma

yandım ki ne yandım; "SUSURLUKLU sadık abigil" beni facebooklarda engellemiş :)))



önce, "bu konu hakkında yazmayayım,  gerek yok"  dedim...sonra içimdeki  ukala ve doğrular için didişmeyi seven murat örem:)))  bu konuyu mutlaka yazsana,  böyle SAYGISIZ tavırları da güzellikler gibi mutlaka  yazmak, duyurmak  lazım... diye enikonu bastırınca yazmaya karar verdim...


siz de, bu yazılanları, akşam yemeği sonrası 
bol köpüklü sade kahve niyetine okuyunuz... 
gözünüzü seveyim, kahveye şeker eklemeyin :)))


olay çok kısa....
ama yazmasam olmazdı...
başlıyoruz....


bugün öğleye doğru elimdeki telefonla MAALESEF hepimizin hastalığı ve zaafı olan facebookta geziyorum....bir paylaşım gördüm facebook arkadaşlarım(!) arasında "....şuralara gezi düzenlendi...şu kadar gün şu kadar lira...şunca şehir gezilecek...ödemede kredi kartına taksit OLASILIĞI da vardır..." diye...


bu duyuruyu  paylaşan facebook arkadaşımın ismine baktım; SADIK YÖRÜKALP...şahsen tanımıyorum ama SUSURLUK'tan tanıdığım yörükalpler pek çok....


zaten aylar önce bana sadık yörükalp'ten gelen  arkadaşlık isteğini de bu referanslarla kabul etmiştim....eminim bundan....


-burada bir parantez açıp söyleyeyim; 2 yılı aşan facebook maceramda 600'a yakın isim içinde,  şahsen karşıya arkadaşlık teklifinde bulunduğum kişi sayısı   5 i bile bulmaz... 



bu konularda hep KİBİRLİ ve MESAFELİ  bir adam oldum ben....


arkadaşlık teklif ettiğim 5 kişinin de  hepsi siyasal bilgiler fakültesinden 70 yaşında, 35 yıllık hocalarımdır... ayrıca   sahte veya pespaye  bir hesap değilse,  kimsenin arkadaşlık teklifini de reddetmedim bunca zaman....1 saat bile bekletmedim, saygısızlık gördüğüm için...ve yine karşı taraf bana veya ortalığa çok aleni bir saygısızlık yapmadıysa asla ve kat'a  ENGELLEMEDİM....



ben demokratlığı kağıt üstünde veya lafta yaşayan biri olmadım hiçbir zaman...çocuklarımın mermi gibi lafları dahil, hatta en hareketli kurumların birinde 500 kişinin müdürlüğünü yaptığım dönemler  dahil, en ağır eleştirileri bile can kulağıyla ve sakince dinlemişimdir...büyüklerden ziyade, özellikle çocuklarımın eleştirilerinden ders çıkardığım dönemler de  çok olmuştur....olacaktır da....



ÇÜNKÜ 
DEMOKRATLIK ; 
HAMİLELİK GİBİDİR....


HAMİLELİK  GİBİ
DEMOKRATLIĞIN  DA
AZI & ÇOĞU OLMAZ (!)...


YA DEMOKRATSINIZDIR 
YA DA DEMOKRAT DEĞİLSİNİZDİR... 

BU KADAR...-



parantezi kapatıp devam edelim;  işte yukarıda anlattığım prensipler ışığında sadık yörükalp'in de arkadaşlık istediğini kabul etmişim zamanında...bugün,  o türkçe yanlışıyla dolu paylaşımını yapan kişinin teklifini yani...



zamanında sadık yörükalp'in arkadaşlık teklifini kabul etme kararı verirken , o ana dek tanıdığım kıymetli yörükalpleri mutlaka geçirmişimdir aklımdan...


mesela en sevdiğim yörükalp; TANER YÖRÜKALP'tir... bir zamanlar , eş durumundan her yaz,  upuzun aylarımı  geçirdiğim tatlısu / dalyan'da gepgenç parlak bir zihin olarak ne çok dinlemiştir murat örem abisini taner sigaralı biralı sohbetlerimizde....kendisi de ne çok anlatmış, sorular sormuştur...



zaman içinde başka yörükalpler de tanıdım elbette...çoğu yine zamanın akrabalık / hısımlık bağlarından olmak üzere....mesela bir GÜRHAN YÖRÜKALP vardır ki tanıdıklarım içinde, hakikaten her haliyle müstesna insanın, inancında samimi insanın  hasıdır....selam saygı hürmet olsun ona da, buradan....kulakları çınlasın....


işte yörükalplerle ilgili bunca olumlu çağrışımın üzerine, aylar önce sadık yörükalp'in arkadaşlık teklifini de kabul etmişimdir...


bugün sadık yörükalp'in yukarıda anlattığım ifade yanlışı üzerine içimdeki türkçe dostu durmadığı için bir yorum yazdım gayet efendice ve şöyle dedim  " kredi kartına taksit OLASILIĞI olmaz...taksit OLANAĞI olur....çok yapılan yanlıştır bu... olasılık ihtimal kelimesinin, olanak da  imkan kelimesinin yenisidir....dolayısıyla bu cümlede  taksit OLANAĞI demeniz lazım..."



yorumun özü bu...hepsi bu....sonra unuttum gittim...yayına girdim...stüdyodan yüzbinlerce belki milyonlarca  insana seslendim canlı yayında...yayın bittiğinde , bahçede bir çay içerken,  baktım cevap gelmiş sadık yörükalp'ten....şöyle bir şey "benim KİMYA dersim çok iyiydi....dilbilgisini hiç önemsemedim...ciddiye de almam..." bu cevap cümlesinde, bir hatayı kabullenmek, yanlışı düzeltmek  falan olmadığı gibi , bana yönelik "sen işine bak, gazel okuma  oralardan, dünkü çocuk..." tarzı da vardı....


anladım ki burada sevgili sadık yörükalp ,  BABAM TAŞKIN HOCAMIN kimya öğretmenliğine atıf yapıp beni köşeye sıkıştırıyor (!!!) sıkıştırdığını sanıyor...birkaç yaş da büyük ya...hak görüyor bu langır lungur üslubu....oysa karşısındaki adam da YARIM ASRI devirmiş gelmiş :))) bembeyaz sakallarıyla...



cevabı okuyunca pis pis kafa salladım ama bir yanım yine de gururlandı...,babam taşkın hocamın,   ÖGRENCİLERİNE , HEM DE HİÇBİRİNİ AYIRT ETMEDEN  SEVGİYLE AKILLA SAHİP ÇIKAN yanını,  şu yaşıma dek o kadar çok duymuştum ki gururla... hele şubat 2017'deki ölümünden sonra kıymet bilen bu cümleler ne kadar çoğalmış ve ne hüzünlü gecelerde bana yoldaş olmuştu...


konuya dönersek....ben de iki satır cevap verdim yeniden  saygılıca ama çok net biçimde sadık yörükalp'e..."ben size yazının, ifadenin doğrusunu söylemiş olayım da, yanlışınızı göstermiş olayım da,  siz isterseniz ciddiye alın, isterseniz bildiğinizi yazmaya devam edin..." diye...


ve sonra olanlar oldu...
olmuş...


bir baktım ki 
SADIK YÖRÜKALP beyefendi, 
beni facebookta ENGELLEMİŞ....

karşılıklı yorumlarımız da 
yalan olmuş...silinmiş gitmiş otomatik olarak...

bunu görünce
nasıl dünyam karardı, 
nasıl dünyam karardı, 
bilemezsiniz :))))



size bir şey söyleyeyim mi; 
bu kadar hoşgörüsüzlükle, 
eleştiriye tahammülsüzlükle 
bir toplum iki milim ileriye gitmez....!!!!

bunu yapanlar da 20, 25 yaşında toy gençler değil...
torun torba sahibi insanlar....


hepiniz oturduğunuz yerden, facebooklarda falan,  sizi yönetenlere ya da muhalefete, benim hiç onaylamadığım biçimde SAYGISIZCA aklınıza geleni yazıyorsunuz ya...bunu kendinize hak görüyorsunuz ya...


ama birileri de size mesela;  bu paylaştığınız şiir nazım hikmet'in değil, zibidinin biri bir yerinden uydurmuş, altına da nazım hikmet yazmış .....özenli olunuz....deyince hemen  KÜSÜYORSUNUZ ya...


olmaz efendiler 
böyle olmaz....!!!


nerede kaldı sizin  
DOĞRUYU  ÖĞRENECEK 
yanınız...


bu çocuksu tavırlarla
YANLIŞSINIZ....
KÜLLİYEN YANLIŞSINIZ....


net olarak söylüyorum; içinizde böyle en basit eleştiriye bile tahammülsüzler varsa,  hemen çıkarın beni listenizden...engelleyin hemen...


sakın arkadaşlık da teklif etmeyin....
tam size ümit bağlıyorum :)))
sonra beni yarı yolda bırakıp 
engelliyorsunuz...
bileklerimi kesesim geliyor :))))


şunu hepiniz biliniz ki 
ben buralarda gördüğüm her yanlışı
dilbilgisi dahil, 
bundan sonra da herkesin içinde 
ELEŞTİRECEĞİM...!!!


siz de beni haklı yerde eleştirirseniz
çocukluk yapıp küsmek engellemek yerine 
bir de enikonu TEŞEKKÜR EDECEĞİM...


yazı bitti...
acı kahveniz de bitmiştir...


kesin karpuzları kavunları o zaman...
varsa bir de rakınız ,  
peynirler de benden :)))


hadi bir de rahmetliden  şarkı olsun 
yazının sonuna :)))) 


"gelen de yandı, 
giden de yandı...
dünya kime kaldı :))))

( 19 temmuz 2019 / ankara / murat örem )


4 Temmuz 2019 Perşembe

"annem annem / tüm kapıları / çivilemek geliyor içimden...."

                               yaşayan son has şairlerden hüseyin avni dede- 

küçük iskender öldü....
54 yaşındaydı...
kanserden öldü...
1 yıl direndi kendince
ve öldü....


şairdi küçük iskender...
artık şiir yazılmayan 
şiir okunmayan 
şiirin aşağılandığı 
bir coğrafyada
şiir yazıyordu....
şiir gibi yazıyordu....


küçük iskender 
1980'lerde 
son sınıfa kadar 
tıbbiyeli olmuştu....
sonra bir başka fakülteli...

edebiyatçıydı...
şairdi...
aykırıydı...
marjinaldi...
eşcinseldi....
küçük iskender....

bir insanın 
eşcinsel olmasına
vurgu yapmak anlamlı değildir...
şık da değildir...

ama o insanın kendisi
yıllar boyunca 
bu tarafını da 
önemseyip öne çıkardıysa
araştırmalara panellere
bu yanıyla da katkı sağladıysa
bunu  da bir başlık olarak söylemek 
ayıp olmaz...


50 küsur yaşındayım...
dünya şiiri dahil 
yüzlerce şiiri 
hala okuyabilirim ezberden...

ama hiç küçük iskender şiiri yok ezberimde....

fakaaat 
bir ahmet erhan şiirine meftunumdur...
ne kadar hüzünlüdür ahmet erhan şiiri...

kimseler bilmez ama 
bir mehmet müfit şiiri vurur geçer....

ki, yazının başındaki dizeler de
mehmet müfit'indir....

hiç kimseler umursamamıştır ama
bir süha tuğtepe şiiri darmadağın eder...


bilir misiniz...
ahmet erhan da
mehmet müfit de
suha tuğtepe de 
çok çok çok oldu 
öleli...


siz, 
kayıkçı kavgası bile olamayan
tv tartışma porgramlarını (!)
evinizde izlerken
şairler patır patır ölür....
takır takır ölür....


en fazla , 
çanağın içinden aldığınız
kabak çekirdeğinin 
acı çıkması kadar 
önemsersiniz 
şairlerin ölmesini....

o yüzden de
bir bulanık derenin 
lezzetsiz balıkları gibi
yaşar gidersiniz....

ben de oturur 
mehmet müfit dizelerinden
başlık yaptığım
kahırlı yazılar yazarım....

( murat örem / 04 temmuz 2019 / ankara )