*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

22 Temmuz 2019 Pazartesi

küçükesat AKASYA dondurmacısı BURHAN abi; hepimiz biliyoruz KÜT diye ölüverdiğini!"

                                           "pal sokağı çocukları"  filminden bir kare

direksiyonun başındayım...yavaş yavaş gidiyoruz...
çankaya tunalı'nın yaz keşmekeşi sıvanmış dört bir yana...

az önce rutin bir sağlık kontrolünden çıkmış büyük  hala...

siyah gri tişörtünün içinde, gereksiz bir sen diliyle
"bak o kremi bastıra bastıra sürmezsen 
bacağındaki şişlik inmez, en az altı ay uğraşırsın"
diye kaba saba tekmiller vermiş uzman;  büyük halaya...


bu sevimsiz ! "SEN"  diline,    

kıllanan muratörem bakışı atınca 
kalın kollarındaki at nalı saatini sıvazlayarak,
yarısı tütsülenmiş kelle gibi sırıtmış bu kez, bay doktor...


direksiyonun başındayım...
yavaş yavaş gidiyoruz...
ankara tunalı'nın yaz keşmekeşi sıvanmış dört bir yana...


otomobiller, çekiciler, hanzo şoförler 
dondurmalarını döke saça yiyen çocuklar bir yanda;  
incecik elbiselerinin içindeki ışıltılı tenleriyle
bir bulutun  üstünde yürürcesine 
yolları nazikçe adımlayan yaz çiçeği kadınlar öbür yanda...


hepsi hayatın içinde...
hepsi burnumuzun dibinde...


hayatın çelişkili kara parçasında
cennet de cehennem de her an her yerde....


hırıldayarak çıkıyoruz tunalının yokuşunu otomobille...
dur kalk ! ilerliyoruz esat caddesinde....
ismin doğrusu küçükesat da , 
esat olmuş işte ağızlarda  bin yıldır...


otomobille esat'ta ilerlerken, 
kırmızı ışıkta durunca
birden üşüşüyor yine anılar ....


"akasya dondurmacısıydı, 
adı BURHANdı değil mi..." 
diye fısıldıyor yine,  
fil hafızam zihnime...


hıııı...akasyaydı diyorum...
pis pis, kendi kendime kafa sallayarak...

ne çok severdi çocuklar dondurmayı, büyürken...
anneleri de pek bir severdi...

oysa ben çocukken de, büyüdüğümde de  
hiç ama hiç sevmedim dondurmayı...


ama kendim sevmesem de, tıpkı  bir ayin gibi, 
her yaz akşamı alırdım dondurmasını da, ev halkının...

genellikle hepsi de
gün içinde esat / tunalı  turu yaparken yedikleri için 
ikinci piyango  olurdu dondurma seansı, ev halkı için...


çocukların ikisi de  büyüdü,  
at kadar :)) oldular...
o kadar büyüdüler ki , 
yüzleri sakaldan görünmez oldu, 


şimdi bütün bunlar olmuşken  
hala çok seviyorlar mı dondurmayı 
bilmiyorum...

ama ben hala sevmiyorum dondurmayı....

 
dondurmayı da sevmiyorum,
bir oltanın başında saatlerce taş gibi durup
balık tutmayı falan da hiç  sevmiyorum...

 
babam taşkın hoca da sevmezdi balık tutmayı...
ama dondurmaya hayır dediğini hiç görmedim :)))

çünkü büyük bir mutlulukla 
coşkuyla yemek yerdi taşkın hocam...


bir karpuzu dilimlerken de,
kestiği kabuğun altında kalan kısmı kaşıklarken de 
mutlulukla  kendinden geçerdi...

ben de, bazen ters ters bakardım
babamın bu aşkla yeme ayinlerine ....


mayıs'ta yine gittim ayağına taşkın hocanın...
çiçeklerini sarmaşıklarını suladım...
artık iyice yerleşen toprağına sakince  baktım...
mermer yastığını yatağını yorganını düzelttim kendimce...
herkes artık her yerde mırıldanıyor bir şeyler  
ama baba ben sana mayakovski'den şiirler okuyacağım
diye diye cümleler kurdum içimden içimden...



yarım asrı geçirmiş şu halimle bile 
hakkıyla tuhaf  adamım ya 
çocukluğumda da böyleydim...

 
az çekmedi taşkın hoca da şu tuhaf   oğlundan :)))
bir gün , artık baba oğul ikimiz de yaşını başını almışken
"oğlum,  med cezirli  zihnini  anlamak bize artık  zor 
ama bu  zihinle yaşamak,  en çok sana zor"
demişti bıyık altından tıslayan gülümsemesiyle....


durur durur , küt diye bir cümle kurardı taşkın hoca;
sanki sıradan bir çiviyi 
sıradan bir tahtaya çakar gibi...

oysa, tam o anda  bambaşka bir ışık yanıp sönerdi cümlede...
ışığı gördünüz , gördünüz...!
göremediyseniz "veleddalin amin.." dercesine 
yürür giderdi taşkın hoca, yeni bir maçı daha izlemeye...
tam o anlardan biriydi işte, bu cümlesi de...


dedim ya, çocukken, yaşıtlarım kendinden geçerken
dondurmalara falan dönüp bakmazdım....


yeşil nohut yerdim demet demet...
taze bakla yerdim sap sap...
leblebi tozuna bayılırdım...
kahve tozu kaşıklardım...


bir de habire okurdum, 
bacaklarımı tavana dikip :)))

zihin nasıl bir şey....
küçükesat akasya dondurmacısı BURHAN abiyi
anlatayım diye giriyorum söze, 
kelimeler nasıl alıp başını gidiyor...

hasılı kelam; 
iki evladım da büyürken 
ev halkının bir ferdiydi 
AKASYA DONDURMACISI 
BURHAN abi....

 
kasım geldi mi, kapatır giderdi dondurma dükkanını...
nisan'la birlikte o küçücük dükkan 
yeniden elden geçip boyanır, önüne iki masa atılırdı...

 
her seferinde, ayaküstü derin sohbetler ederdik burhan'la...
memlekete dair...çocuklara dair...insanlara dair...
onun da saçları benimkiler gibi gümüş grisiydi...
severdi uzun gümüş grisi saçlarını eliyle taramayı...
plastik kutulara koyduğu dondurmaların üzerine
envai çeşit soslar dökmeye adeta bayılırdı....


ah burhan abi, 
herkes sos sevmez ki :))) diyemezdim...

 
ki senin dondurmalarının 
sosa , süse ihtiyacı yoktu ki...burhan abi...

 
ve bir de çok severdi dükkanına giren çocuklara
bu bir top dondurma da benden hediye...demeyi...

ve her çocuğa  
"okuyun, iyi okulları hedefleyin.." derdi...
o kadar sık tekrarlardı ki bu uyarıyı, 
bazen oradaki çocuklarla göz göze gelip 
gülüşürdük bu ısrardan dolayı...


bir gün, daha da ışıltılıydı burhan'ın yüzü...
nasıl da kendinden geçen bir mutlulukla 
bizim evlat  dereceyle ODTÜ'yü kazandı...demişti...
bunu özellikle benimle paylaşmak istemişti
çünkü ben onun gözünde hakkıyla okumuş yazmış
"TRT prodüktörü & mürekkep yalamış" adamdım...


bu cümleyi az önce burhan'ın ağzından yazarken  

"bizim oğlan" diye yazdım ama;
sonra tereddüte düştüm burhan'ın evladı kız mı oğlan mıydı diye
evlat diye  cinsiyetini belirtmeden yazmam da bundan sevgili okur.


hayat böyle işte...
herkes herkese 
bir şekilde değiyor 
ve gidiyor....!


KÜÇÜKESAT   
AKASYA DONDURMACISI 
BURHAN ABİ de
esat'ın bir dönemindeki tüm çocukların 
hayatına dokundu ve gitti....


şimdi bu yazıyı yazarken 
yeniden okudum ki , 
o dönemin çocuklarından biri, 
yıllar sonra  büyümüş de 
EKŞİ SÖZLÜK'te 
burhan abisi için şunu demiş; 


"TİPİTİP parasına , 
yani bir sakız parasına 
biz çocuklara 
çok büyük mutluluklar sattın 
onca sene burhan abi...
huzur içinde uyu...
yalnız ; 
dondurmanın üzerinde sos olmasın 
tamam mı burhan abi :)))" 



burhan abi, benim bu yazım bitiyor...
var mı diyeceğin yeni bir şey...

tahminen benden bir iki yaş büyüktün sen...
ve 5 yıldan fazla oldu öleli...

artık sıralama da  değişti burhan abi...
ben abi oldum, sen kardeş oldun...
sen 40'lı yaşların sonunda kaldın
ben 50'den devam ediyorum burhan abi, 
51,  52 diye...

burhan abi, yazı bitiyor
galiba bu seneki yaz da bitiyor, 
benim çocuklarıma da,  
yıllar yıllar önce 
çocukluklarını yaşarken 
bir tipitip parasına 
tarifsiz mutluluklar yaşatan 
aklının aydınlığından
gönlünün ganiliğinden
daima gülümseyen yüzünden
ve tabi ki gözlerinden 
sevgiyle öperim 
kardeşim (!) burhan abi...
      
      ( 22 temmuz 2019 / ankara / murat örem ) 
















19 Temmuz 2019 Cuma

yandım ki ne yandım; "SUSURLUKLU sadık abigil" beni facebooklarda engellemiş :)))



önce, "bu konu hakkında yazmayayım,  gerek yok"  dedim...sonra içimdeki  ukala ve doğrular için didişmeyi seven murat örem:)))  bu konuyu mutlaka yazsana,  böyle SAYGISIZ tavırları da güzellikler gibi mutlaka  yazmak, duyurmak  lazım... diye enikonu bastırınca yazmaya karar verdim...


siz de, bu yazılanları, akşam yemeği sonrası 
bol köpüklü sade kahve niyetine okuyunuz... 
gözünüzü seveyim, kahveye şeker eklemeyin :)))


olay çok kısa....
ama yazmasam olmazdı...
başlıyoruz....


bugün öğleye doğru elimdeki telefonla MAALESEF hepimizin hastalığı ve zaafı olan facebookta geziyorum....bir paylaşım gördüm facebook arkadaşlarım(!) arasında "....şuralara gezi düzenlendi...şu kadar gün şu kadar lira...şunca şehir gezilecek...ödemede kredi kartına taksit OLASILIĞI da vardır..." diye...


bu duyuruyu  paylaşan facebook arkadaşımın ismine baktım; SADIK YÖRÜKALP...şahsen tanımıyorum ama SUSURLUK'tan tanıdığım yörükalpler pek çok....


zaten aylar önce bana sadık yörükalp'ten gelen  arkadaşlık isteğini de bu referanslarla kabul etmiştim....eminim bundan....


-burada bir parantez açıp söyleyeyim; 2 yılı aşan facebook maceramda 600'a yakın isim içinde,  şahsen karşıya arkadaşlık teklifinde bulunduğum kişi sayısı   5 i bile bulmaz... 



bu konularda hep KİBİRLİ ve MESAFELİ  bir adam oldum ben....


arkadaşlık teklif ettiğim 5 kişinin de  hepsi siyasal bilgiler fakültesinden 70 yaşında, 35 yıllık hocalarımdır... ayrıca   sahte veya pespaye  bir hesap değilse,  kimsenin arkadaşlık teklifini de reddetmedim bunca zaman....1 saat bile bekletmedim, saygısızlık gördüğüm için...ve yine karşı taraf bana veya ortalığa çok aleni bir saygısızlık yapmadıysa asla ve kat'a  ENGELLEMEDİM....



ben demokratlığı kağıt üstünde veya lafta yaşayan biri olmadım hiçbir zaman...çocuklarımın mermi gibi lafları dahil, hatta en hareketli kurumların birinde 500 kişinin müdürlüğünü yaptığım dönemler  dahil, en ağır eleştirileri bile can kulağıyla ve sakince dinlemişimdir...büyüklerden ziyade, özellikle çocuklarımın eleştirilerinden ders çıkardığım dönemler de  çok olmuştur....olacaktır da....



ÇÜNKÜ 
DEMOKRATLIK ; 
HAMİLELİK GİBİDİR....


HAMİLELİK  GİBİ
DEMOKRATLIĞIN  DA
AZI & ÇOĞU OLMAZ (!)...


YA DEMOKRATSINIZDIR 
YA DA DEMOKRAT DEĞİLSİNİZDİR... 

BU KADAR...-



parantezi kapatıp devam edelim;  işte yukarıda anlattığım prensipler ışığında sadık yörükalp'in de arkadaşlık istediğini kabul etmişim zamanında...bugün,  o türkçe yanlışıyla dolu paylaşımını yapan kişinin teklifini yani...



zamanında sadık yörükalp'in arkadaşlık teklifini kabul etme kararı verirken , o ana dek tanıdığım kıymetli yörükalpleri mutlaka geçirmişimdir aklımdan...


mesela en sevdiğim yörükalp; TANER YÖRÜKALP'tir... bir zamanlar , eş durumundan her yaz,  upuzun aylarımı  geçirdiğim tatlısu / dalyan'da gepgenç parlak bir zihin olarak ne çok dinlemiştir murat örem abisini taner sigaralı biralı sohbetlerimizde....kendisi de ne çok anlatmış, sorular sormuştur...



zaman içinde başka yörükalpler de tanıdım elbette...çoğu yine zamanın akrabalık / hısımlık bağlarından olmak üzere....mesela bir GÜRHAN YÖRÜKALP vardır ki tanıdıklarım içinde, hakikaten her haliyle müstesna insanın, inancında samimi insanın  hasıdır....selam saygı hürmet olsun ona da, buradan....kulakları çınlasın....


işte yörükalplerle ilgili bunca olumlu çağrışımın üzerine, aylar önce sadık yörükalp'in arkadaşlık teklifini de kabul etmişimdir...


bugün sadık yörükalp'in yukarıda anlattığım ifade yanlışı üzerine içimdeki türkçe dostu durmadığı için bir yorum yazdım gayet efendice ve şöyle dedim  " kredi kartına taksit OLASILIĞI olmaz...taksit OLANAĞI olur....çok yapılan yanlıştır bu... olasılık ihtimal kelimesinin, olanak da  imkan kelimesinin yenisidir....dolayısıyla bu cümlede  taksit OLANAĞI demeniz lazım..."



yorumun özü bu...hepsi bu....sonra unuttum gittim...yayına girdim...stüdyodan yüzbinlerce belki milyonlarca  insana seslendim canlı yayında...yayın bittiğinde , bahçede bir çay içerken,  baktım cevap gelmiş sadık yörükalp'ten....şöyle bir şey "benim KİMYA dersim çok iyiydi....dilbilgisini hiç önemsemedim...ciddiye de almam..." bu cevap cümlesinde, bir hatayı kabullenmek, yanlışı düzeltmek  falan olmadığı gibi , bana yönelik "sen işine bak, gazel okuma  oralardan, dünkü çocuk..." tarzı da vardı....


anladım ki burada sevgili sadık yörükalp ,  BABAM TAŞKIN HOCAMIN kimya öğretmenliğine atıf yapıp beni köşeye sıkıştırıyor (!!!) sıkıştırdığını sanıyor...birkaç yaş da büyük ya...hak görüyor bu langır lungur üslubu....oysa karşısındaki adam da YARIM ASRI devirmiş gelmiş :))) bembeyaz sakallarıyla...



cevabı okuyunca pis pis kafa salladım ama bir yanım yine de gururlandı...,babam taşkın hocamın,   ÖGRENCİLERİNE , HEM DE HİÇBİRİNİ AYIRT ETMEDEN  SEVGİYLE AKILLA SAHİP ÇIKAN yanını,  şu yaşıma dek o kadar çok duymuştum ki gururla... hele şubat 2017'deki ölümünden sonra kıymet bilen bu cümleler ne kadar çoğalmış ve ne hüzünlü gecelerde bana yoldaş olmuştu...


konuya dönersek....ben de iki satır cevap verdim yeniden  saygılıca ama çok net biçimde sadık yörükalp'e..."ben size yazının, ifadenin doğrusunu söylemiş olayım da, yanlışınızı göstermiş olayım da,  siz isterseniz ciddiye alın, isterseniz bildiğinizi yazmaya devam edin..." diye...


ve sonra olanlar oldu...
olmuş...


bir baktım ki 
SADIK YÖRÜKALP beyefendi, 
beni facebookta ENGELLEMİŞ....

karşılıklı yorumlarımız da 
yalan olmuş...silinmiş gitmiş otomatik olarak...

bunu görünce
nasıl dünyam karardı, 
nasıl dünyam karardı, 
bilemezsiniz :))))



size bir şey söyleyeyim mi; 
bu kadar hoşgörüsüzlükle, 
eleştiriye tahammülsüzlükle 
bir toplum iki milim ileriye gitmez....!!!!

bunu yapanlar da 20, 25 yaşında toy gençler değil...
torun torba sahibi insanlar....


hepiniz oturduğunuz yerden, facebooklarda falan,  sizi yönetenlere ya da muhalefete, benim hiç onaylamadığım biçimde SAYGISIZCA aklınıza geleni yazıyorsunuz ya...bunu kendinize hak görüyorsunuz ya...


ama birileri de size mesela;  bu paylaştığınız şiir nazım hikmet'in değil, zibidinin biri bir yerinden uydurmuş, altına da nazım hikmet yazmış .....özenli olunuz....deyince hemen  KÜSÜYORSUNUZ ya...


olmaz efendiler 
böyle olmaz....!!!


nerede kaldı sizin  
DOĞRUYU  ÖĞRENECEK 
yanınız...


bu çocuksu tavırlarla
YANLIŞSINIZ....
KÜLLİYEN YANLIŞSINIZ....


net olarak söylüyorum; içinizde böyle en basit eleştiriye bile tahammülsüzler varsa,  hemen çıkarın beni listenizden...engelleyin hemen...


sakın arkadaşlık da teklif etmeyin....
tam size ümit bağlıyorum :)))
sonra beni yarı yolda bırakıp 
engelliyorsunuz...
bileklerimi kesesim geliyor :))))


şunu hepiniz biliniz ki 
ben buralarda gördüğüm her yanlışı
dilbilgisi dahil, 
bundan sonra da herkesin içinde 
ELEŞTİRECEĞİM...!!!


siz de beni haklı yerde eleştirirseniz
çocukluk yapıp küsmek engellemek yerine 
bir de enikonu TEŞEKKÜR EDECEĞİM...


yazı bitti...
acı kahveniz de bitmiştir...


kesin karpuzları kavunları o zaman...
varsa bir de rakınız ,  
peynirler de benden :)))


hadi bir de rahmetliden  şarkı olsun 
yazının sonuna :)))) 


"gelen de yandı, 
giden de yandı...
dünya kime kaldı :))))

( 19 temmuz 2019 / ankara / murat örem )


4 Temmuz 2019 Perşembe

"annem annem / tüm kapıları / çivilemek geliyor içimden...."

                               yaşayan son has şairlerden hüseyin avni dede- 

küçük iskender öldü....
54 yaşındaydı...
kanserden öldü...
1 yıl direndi kendince
ve öldü....


şairdi küçük iskender...
artık şiir yazılmayan 
şiir okunmayan 
şiirin aşağılandığı 
bir coğrafyada
şiir yazıyordu....
şiir gibi yazıyordu....


küçük iskender 
1980'lerde 
son sınıfa kadar 
tıbbiyeli olmuştu....
sonra bir başka fakülteli...

edebiyatçıydı...
şairdi...
aykırıydı...
marjinaldi...
eşcinseldi....
küçük iskender....

bir insanın 
eşcinsel olmasına
vurgu yapmak anlamlı değildir...
şık da değildir...

ama o insanın kendisi
yıllar boyunca 
bu tarafını da 
önemseyip öne çıkardıysa
araştırmalara panellere
bu yanıyla da katkı sağladıysa
bunu  da bir başlık olarak söylemek 
ayıp olmaz...


50 küsur yaşındayım...
dünya şiiri dahil 
yüzlerce şiiri 
hala okuyabilirim ezberden...

ama hiç küçük iskender şiiri yok ezberimde....

fakaaat 
bir ahmet erhan şiirine meftunumdur...
ne kadar hüzünlüdür ahmet erhan şiiri...

kimseler bilmez ama 
bir mehmet müfit şiiri vurur geçer....

ki, yazının başındaki dizeler de
mehmet müfit'indir....

hiç kimseler umursamamıştır ama
bir süha tuğtepe şiiri darmadağın eder...


bilir misiniz...
ahmet erhan da
mehmet müfit de
suha tuğtepe de 
çok çok çok oldu 
öleli...


siz, 
kayıkçı kavgası bile olamayan
tv tartışma porgramlarını (!)
evinizde izlerken
şairler patır patır ölür....
takır takır ölür....


en fazla , 
çanağın içinden aldığınız
kabak çekirdeğinin 
acı çıkması kadar 
önemsersiniz 
şairlerin ölmesini....

o yüzden de
bir bulanık derenin 
lezzetsiz balıkları gibi
yaşar gidersiniz....

ben de oturur 
mehmet müfit dizelerinden
başlık yaptığım
kahırlı yazılar yazarım....

( murat örem / 04 temmuz 2019 / ankara ) 
            







15 Mayıs 2019 Çarşamba

inebey'in mazotlu sınıflarından beri kardeşim cengiz CİHAN...ölülerimi toprağa bırakırken hep yanımdaydı serdal KIRGÖZ...bu yazı DOSTLUKLARI içindir ....

                                    sol başta:)) murat örem & sağ başta:)) cengiz cihan 
                                            1980 mayıs ///  susurluk ortaokulu 1/A


otomobilin içinde aheste aheste gidiyoruz nurdilek hatunla...25 yıldır direksiyon sallıyorum büyük şehirde...kusacağım artık....günlerden cumartesi....kurtlanmış yine murat örem:)) ille de müzeye gidilecek...


trafikte ilerlerken, "anneler günü için annemize internetten çiçek gönderdin değil mi ?diye soruyor  nur...kızılay'dan sıhhiye'ye  ilerlerken "yooo....göndermedim..." diyorum...


"hemen gönderelim, internet üzerinden o zaman"  diyor nur..."yahu, 50 yıllık anam bana gönül koyacak değil, bir dahaki sefere göndeririz, delibaş da :))  olsam elimden geldiğince  evlatlık yapmaya çalıştım ana babama" diyorum ben de...


"oldu mu şimdi,  niye ihmal ettin ilk anneler günümüzü"  diye 
gerilimi:)) artırıyor nur...2 yıldır yan yanayız ve cümlelerimizin nereye gideceğini bilecek kadar tanıyoruz birbirimizi....ben zaman zaman "yahu nur, senin geri vitesin yok...bazen yol hakkı tümüyle senin olsa bile,  karşıdan gelene yol vermek için elin geri vitese gider...gitmeli..." diyorum ona...


bu olayda da "nur, bundan sonra taleplerini net olarak ilet bana,  benim "zihin kartım" net olmayan talepleri gündeme almıyor" diye cevaplıyorum hınzır zekamla...dünya görmüş koskoca emekli maliye müdürü yutar mı böyle tavırları:)) yutmuyor...al sana bir gerilim....yahu, bir sus artık gari:))  derken buluyorum kendimi....


nur'a hiç çaktırmıyorum ama...
içimi de yiyor yaptığım gamsızlık.... 
çözmem lazım bu durumu....
müzeler geziliyor...eve geliniyor...yenilip içiliyor...
gece oluyor...ben dijital okyanusumda yüzüyorum...
ama aklım hep meselenin çözümünde...


birden bin yıllık kardeşim, ilkokul arkadaşım sevgili cengiz cihan:))) geliyor aklıma...iki satır yazıp yolluyorum  uyudun mu ? diye...cevap geliyor bir süre sonra uyumadım diye...çevirip telefonu, anlatıyorum meramımı...hallolmuş bil...sorun yok, rahat ol...diyor sevgili cengiz...takılıyorum ona; "yeni yetmelerin cümleleri misali "sıkıntı yok..." dersin diye çok korkmuştum diyerek....


ertesi gün oluyor...sevgili cengiz, elinde güzelim çiçeğiyle, üzerinde nur ve benim adıma yazılmış anneler günü i notuyla çalıyor kapısını annemin...


annemle konuşuyoruz telefonda....herkes mutlu...birazdan babana gideceğim kabristana diyor annem bana...git bakalım taşkın hocama, bir gün hepimiz, dönmemek üzere gideceğiz zaten diyorum içimden...


telefonu kapattığımda nur'a dönüp, "dün bütün gün bik bik bik ettiğine:))) değdi mi...bak yalnızca kardeşlik hatrımızla çözdük meseleyi" diyorum...vallahi bunu da çözdün diyor nur...



içimde garip bir duyguyla karışık, tatlı da bir  gurur var....35 yıl önce çıktığım susurluk'tan, hala  telefonu kaldırdığımda, ulaştığım yaşıtlarımın ve çok kişinin, bir fakir ricam üzerine canı gönülden yaptıkları geliyor aklıma...sevgili adnan yapıcı'nın...kardeşim süleyman türker'in yaptıkları güzellikler de aklımda...




sevgili cengiz cihan kardeşimin yaşattığı mutluluk ve gurur duygusu üzerimden gitmemişken,  sesini duymak için bir gün sonra aradığımda annemi;  sesi bulutlu geliyor...ne oldu ki...derken ben, ağlamaklı sesiyle anlatıyor annem "oğlum, dün kabristana gittim ya...babanın mezarı bakımlı...eniştenin mezarında toprak çökmüş...harabe gibi...üzerinde tek dal çiçek yoktu...çok hüzünlendim, ağladım.." diyor...şimdi sana bu durumu anlatırken bile yine gözlerim doluyor....diyor annem bana...


"anacım, konuyu tane tane bir daha anlat, çözeriz herhalde..."  diyorum ben de...anlıyorum hadiseyi, bir daha dinleyince...sen üzülme deyip kapatıyorum telefonu...hemen rehbere giriyorum...eniştem, babam ve teyzem dahil, her cenazede kardeşim gibi yanımda duran, üç ismi de benimle birlikte elleriyle toprağa bırakan  sevgili serdal kırgöz kardeşimin  numarasını arıyorum...kayıtlı çünkü...ama allah selamet versin:))  telefonu değiştirirken numaraları yarım yamalak aktaran oğlum arda erhan örem'in gamsızlığıyla:))) giden numaralardan biri de serdal kardeşimin...


bakıyorum,  messenger'de aktif serdal...numaran neydi derken daha, çat diye yazıyor serdal numarasını....hemen arayıp anlatıyorum meramımı kardeşime...murat abim, ben izinliyim, ama yarın gidip her şeyi gül gibi yapacağım diyor serdal bana...kardeşim, izin vaktinde yapma, bir de toprak satın almak için nereye ne kadar ulaştırayım, ben mahçup olurum dememe kalmadan, abim sen ne dediğinin farkında mısın, konu kapanmıştır  (!) diye tatlı tatlı,  sert çıkıyor serdal bana....kapatıp telefonu,  anneme veriyorum haberi....


ve aradan 24 saat geçmeden; dün öğle vakti takır takır düşüyor fotoğraflar telefona...serdal kırgöz kardeşim tam da dediği gibi gül bahçesine çevirmiş mezarları görüyorum ki....

VAROLSUN , 
KARDEŞLERİM....


anneme iletiyorum hemen fotoğrafları...
bu güzellikler için esasında ben hiç bir şey yapmadım...biliyorum...
ben, bir şey yapması gereken güzel insanların, iyi insanların yardımını istedim ve onlar da beni kırmadılar...


şunu da gururla hep bildim ömrümce; 
ben tepeden tırnağa kendini inşa etmeye çalışan murat örem oldum...

ama bir yanım da ölene dek; 
Taşkın Örem'in & Müjgan Örem'in evladı olacak...

çünkü bu iki insanın evladı olmak bile,
ne gülümseyen insanlar ne kapılar açtı bana 50 yıldır....



bir taraftan da; "ulan diyorum; insanlar iyi yahu murat örem...eh sen de kötü bir adam değilmişsin ki, kırmıyor seni dostların...."


gözlerim doluyor....
gözlerim nasıl doluyor...
kapatıyorum kurumdaki odamın kapısını...
ipil ipil akarken yaşlar gözümden...
açıyorum kulaklığın sesini, 
üniversiteden de arkadaşım olan onur akın, 
söylüyor da söylüyor....

" sen ne sevdalardan çıkıp da gelmedin mi
her aşk bir ihtilal sen bunu bilmedin mi
yağmur çiçeği bu, önceden sezmedin mi...
bak nasıl da  duruldun kalbim....
bir düşün ey kalbim çektiğin acıları
geçmiş olsun kalbim, incinmişsin çok..."  


şarkıyı dinlerken içimden de; 
"ulan murat örem, sen ki bu dünyanın bin türlü alengirli ve ışıltılı taklasını yaşadın, yanındakilere de yaşattın:))) bütün güzellerin ve bütün güzelliklerin, bütün akıllı serseriliklerin kıyılarında parendeler attın...dağ gibi yakışıklı ve zeki;  iki erkek evlat yetiştirdin, bin hayat yaşadın ama sen de artık yaşlanıyorsun, gözlerinde durmaz oluyor yaşlar...." dedim durdum....dedim durdum....


bu yazıda ismini zikrettiğim güzel insanları kah 40 yıl önceden tanıdım...kah 5 yıl önceden...orada burada paylaştıklarına bakarsak, hayatlarına bakarsak, belki hepsinin siyasal duruşu görüşü bambaşka...


hiç umrumda değil biliyor musunuz...
hiç umrumda değil...
böyle meseleler hiç umrumda değil....
sizin de olmasın...



ölümün olduğu bir dünyada, hayatı ölümün anlamlı kıldığı bir kainatta, ben bu isimlerin her birine kardeşim diyorum ve her birine kefilim...

cengiz cihan'a da 
adnan yapıcı'ya da
süleyman türker'e de 
serdal kırgöz'e de 

kefilim...

bu yazıyı, 
kardeşlerime 
büyük bir vefa ve   duygusuyla yazdım...

ruhum kalbim gönlüm 
50 küsur yaşın duygusallığıyla 
bin bir kılığa gire gire yazdım....

ol hikayat, bundan ibarettir....

ne diyor aşağıdaki muhteşem ezgide dadaloğlu; 
"yüce dağlar aşan yollar bizimdir..." 


evet, bu dostluklar, bu kardeşlikler
bu ölüler ve bu diriler de bizimdir....

                            biz Türkiyeyiz...
             biz hem Susurluk hem Türkiyeyiz....

    
        ( murat örem /// 15 mayıs 2019 / ankara ) 


                      haramiler & dadaloğlu & aydost











20 Nisan 2019 Cumartesi

2017 yılının yazı...nurdilek murat'a "unutma beni hep oku" diyor...murat, nurdilek'i sakince dinliyor ve "bunu sana yazdım sen oku" diyor...

                                                        ağustos / 2017 / ankara 


nasıl boktan başlıyor 2017...

yarım asra yaklaşan ömrümün 
en büyük kroşesini yiyorum 
2017'nin cüce şubat ayında...

ömrüm boyunca 
baba ve oğul olarak 
en büyük didişmeleri yaptığım
en sert eleştirileri getirdiğim 
ama aklına da en çok güvendiğim 
babam taşkın hoca
"üstü kalsın (!)"  diyerek
çat diye çekip gidiyor....



oğlum babanı kaybettik diyor 
telefonda annemin sesi...
ışık hızıyla yola çıkıyoruz...
yolda kalbi çalıştı haberleri alıyoruz...

 
ama biliyorum...
it gibi biliyorum ki 
bitirmiştir  maçı taşkın hoca...
hiç yoktur öyle eyvallahı...
küçük bir jesti bu, biz geride kalanlara
yaşıyormuş gibi yapmak iki gün daha...

öyle de oluyor zaten...

işte böyle başlıyor 2017...
taşkın hoca, çakıyor golü doksana...
şimdi su satırları yazarken bile o anlar gözümün önünde...

sevgili eniştem(iz) hakan okursa bu satırları
yine sitem eder inceden kalından
amma çok yazdın hüzünle babamızı diye...


ne yapayım, benim de acılarla başetme yolum bu...
YAZMAK ve YAŞAMAK....

bildiğim bu....

ölümün üzerinden aylar geçiyor...
kare kare hatırlıyorum her anı...
küçücük bir çocukken 
at kafalı kırmızı bisikletimi 
of demeden lise yokuşunda 
çektiği geliyor babam taşkın hocanın...

yirmili yaşlarımdaki ilk evliliğimin öncesinde 
evlenenecem de evlenecem(!!) diye tutturduğumda
tahta ekmek kutularını tek yumrukla parçaladığımda
kocaman masmavi gözlerini açıp 
oğlum, ben de seni akıllı bir adam sanırdım
ne bu akılsız bu serseri halin...
diyen yüzü geliyor gözlerimin önüne...


taşkın hoca, ölümünden sonra da
hayatımın her anında rol alıyor...
sigara yakarken aklıma geliyor...
dostlarla dertleşirken aklıma geliyor...

"beşiktaşımızın" maçlarını izlerken
gözlerimden yaşlar akıyor...


işte böyle kapkara zamanların 
içindeyken çıkıyor karşıma GÜNIŞIĞI...

ben ona taa ilk zamanlardan günışığı diyorum
siz ona , nur diyorsunuz, dilek diyorsunuz
nurdilek diyorsunuz...


bunlar olurken takvim 2017'nin haziranını gösteriyor...


sonra hayat akıyor...
adaletsiz bir durum bu diye yazıyorum nur'a bir gün....
sen benim onlarca dijital kaydımdan 
sesimi bile biliyorsun...
ama ben a harfini bile duymadım senin ağzından daha  
diyorum...


dililili dillili dilili diye çalıyor bir sabah 
messengerin telefonu...
açıyorum sakince...uykulu...aheste...
aramızda  15  BİN KİLOMETRE var....
hakikaten öyle....


telefon çalıyor ama 
alışmışım gecenin beşlerinde uyuyor gibi yapmaya...
bu da taşkın hoca'dan miras bana...
uykuyu hiç sevmemek de taşkın hoca'dan miras...



konuşuyoruz nur'la ilk telefonda 18 dakika 54 saniye...
buğulu dingin bir ses karşımdaki...
çok güzel "ewweet" diyor arada....


ömrüm boyunca, sesime dair 
o kadar çok övgü almışım ki...
ses konusunda ben de not verir olmuşum etrafa...

 
sonra bir hikaye başlıyor....
uzun bir hikaye ...
yorucu bir hikaye...
aşk dolu bir hikaye...

bir gün o hikayeyi de yazacağım uzun uzun, 
ömrüm vefa ederse...
bu yazıyı özetin özeti kabul edin....

bir gün ey nurdilek hanım bu  böyle olmaz diyorum...
ne işin var senin taa oralarda diyorum emir kipiyle...
kıldı tüydü, antindi kuntindi diyor...


nasıl inatçı bir kadın....
nasıl vahşi...
nasıl da erkekleşmiş (!!!)

bunu da biliyorum, 
bütün güzel ve çok alımlı kadınların
etrafındaki leş köpekbalıklarının
ve erkek müsvettelerinin yılışıklığını ekarte etmek için
yıllar içinde refleks olarak erkekleştiklerini biliyorum...
o yumuşak kalpleri, o sert kabukların içinde çürüyor...
bu hallerin en büyük sebebi biz erkeklerin rezilliği....
yılların tecrübesinden çok iyi gözlüyorum bunu sağımda solumda...

 
bana bak , beni çok iyi dinle nur (!) diyorum, 
sözümün üzerine söz söylenmesine alışık değilim ben...
ben , gel , diyorsam, geleceksin...
kalbin, gelmeliyim diyorsa...kesinlikle geleceksin...
karar kesin...mütalaa yok ... 
diyorum...


al sana biletler...uçaklar..uçuşlar... diye de ekliyorum...
senin nasıl böyle etki gücün var diyor nur da bana...
zaman temmuz oluyor...2017'nin temmuzu...

 yolcu bekliyor, yolcu uğurluyor havalimanlarında murat örem.


ki, istemezse, kapının önüne çöpü bile çıkartamazsınız ona...
a harfi bile dedirtemezsiniz...kuzu gibi yapıyor bunları....

ve sonra hayat bir daha akıyor....

defalarca anlattırıyorum NURDILEK'e de
babam taşkın hocanın öğretmenliğini...
her dinlediğimde gözüm doluyor...

binlerce isim gibi, NUR da babamın talebesi...
onun da kulaklarında çınlamış
taşkın hoca patentli avagadrolar, element tabloları, atomlar...

hepimiz ayrı ayrı çok sever, çok da çekinirdik taşkın hocamdan
diyor bana , nurdilek de...

babam diyorum, 
herhalde en çok şu deli oğlunun karşısında 
susmuştur, alttan almıştır  
diye kuruyorum cümlemi...


nereden mi biliyorum bu ruh halini...
ben de babayım...
ben de susuyorum bir oğlan karşısında yıllardır...
işin raconu bu...hayatın kanunu bu....
bir gün o da baba olunca, anlayacak beni...
ben hayatta olsam da olmasam da anlayacak...
anlamadığını iddia etse de, it gibi anlayacak....

sonra aradan aylar geçiyor...yıllar geçiyor...
aylarca aylarca yanyana yürüyoruz nurdilek'le...
ankaranın eskişehirin datçanın sokaklarında yürüyoruz....

aynı evin içinde hayatın her yanını soluyor ısırıyoruz...
onlarca kadim dostumu ağırlıyor nur, güzelim sofralarında....

her fırsatta 
hiç ankaralı olacağım aklıma gelmezdi diyor bana defalarca...
eğer it murat örem zamanlarımdaysam
ankarayı beğenmeyen arkadaş da sivaslı diyorum...gülüyoruz....
sonra da ekliyorum; biz ankaralı değiliz...şimdilik ankaradayız...


nur'la yaşadıkça yaşadıkça anlıyorum ki, 
bir yanı dünyanın en munis insanı
bir yanı vahşi ve yırtıcı  bir leopar...

ben ki, 50 yılda 50 ömür yaşamış
çok gamsız çok ukala çok egolu görünen bir adamım ya...
nur'un da sabrını taşırmayı başarıyorum narsist yanımla :))

 
günlerden bir gün,
öyle bir ŞAH (!) çekiyor ki bana ya hep ya hiç (!) diyerek...
ezberim bozuluyor....alışmışım çünkü yarım asırdır
hep aklımdakini yapmaya....

önce bir sallanıp sonra bir daha sallanıp 
aklımı başıma getirince de varım ulan diyorum...
varım ulan....bıktım 400 metre bayrak yarışlarından...
seninle MARATONa varım diyorum gönül ferahlığıyla...

sonra bugüne geliyoruz, kısa keseyim...
sonra yarına birlikte yürüyelim diyoruz...

sonrası bilindik güzellikler, telaşlar...
sonrası iyilik güzellik...
sonrası aşk...umut ve sevgi....

ben buradayım sevgili okurum...
yazdım işte...
merak edenlere de etmeyenlere de
dostlara da, dost olmayanlara da yazdım işte....

ne diyordu büyük şair; 

"hiçbirinizle dövüşemem, 
benim dengemi bozmayınız..."

ve ne demişti bu hikayenin&yazının  başında, kadın adama...
ve adam ne demişti kadına...


işte size,  bu  güzelim hikayeden hep kalacak olan
ve zamanında binlerce kilometre öteden bana gönderilen 
o büyük şarkı...


sözlerine odaklanarak defalarca dinleyiniz....
sonra yazıyı bir daha okuyabilirsiniz....

sonra isterseniz, kendi hayatınıza da bakın...
belki size de gülümseyen bir SES , çok yakınlarınızdadır...

kimbilir..... 


ben şimdi gidiyorum....
daha yapılacak çok iş var...

ankara radyosu müdürlükleri günlerimden kalan
ingiliz kumaşlı takım elbisemi kuru temizleyiciden almam gerek..

daha sırada çiçekler, çikolatalar var, kitaplar var...
evde denedim denedim, 
ben de nurdilek gibi çok güzel "evvet" diyebiliyorum :))

öyle işte ....


                                        şarkı / UNUTMA BENİ HEP OKU

            ( murat örem /// 20 NİSAN 2019 / ankara )