*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500"ziyaret ! *her cümle"5846" sayılı yasa korumasında ! *fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir ! *sağ alttakiküçük dünya?
ikisi de bilmiyor daha yıllar yıllar boyunca çok uzun yolları aşacaklarını...
ve günün birinde şoförün de yolcunun da "aks" kıracağını :)))
saatlerdir upuzun yol gelmişler...
yağmurların bulutların arasından geçe geçe kilometreleri yara yara suları
güneşli yerlere varmışlar...
bir şeyler eksik... zaman sınırlı... ömür belirli... meseleler çok....
yaratmak istersen meseleler gani gani....
isterse insan köpürmeyen deterjanları içilmeyen ayranları okunmayan kitapları deniz görmeyen odaları bile mesele yapabilir :))
sessiz bir gürültüyle yol alıyor iri araç... yol çalışmalarının zifti kokuyor etraf...
sonra birden zeytin ağaçları beliriyor... iyot kokusu bastırıyor zift kokusunu...
gelmek üzereyiz diyor şoför... umursayan bir umursamazlık içinde yolcu !!!
ve ani hareketle düğmeyi çeviriyor ojeli parmaklar... do do re re mi mi tuşlar doluyor piyanodan içeri... altı dakikalık muhteşem bir resital bu...
şoför de yolcu da gülümsüyor artık notalar düşerken kucaklarına...
güneşli bir cumartesi oluyor etraf...
ve o ses dolduruyor her yeri;
"doğanın kanunudur herkes kendine benzer gönüller değirmen bendine benzer bazen yıldız olur erişilmez kendine bazen de söndürülmüş kandile benzer...."
iki günün ardındaki dönüş yolunda özdemir erdoğan dinleyelim mi yine diyor yolcu
hangi nehirdi ki o diyor şoför, yolcuya... birden fazla yıkanılmayan...!!!
bir rüzgar yalıyor iri aracın içini... adı rüzgar da, kendi kasırga.... ipil ipil gözyaşlarını yağmura benzetiyor yolcunun kalpsiz şoför :)))
aradan yıllar geçiyor... aradan bin yıl geçiyor....
şoför yolcuyu en yakın durakta unutuyor... yolcu şoförün sesine bile kızgın, kırgın artık... yollar sokaklar yolcular ayrılınca herkes kendine müslüman oluveriyor !!!
ama yine de ; ne zaman özdemir erdoğan dinleyecek olsa hep aynı fotoğraf çıkıyor karşısına şoförün; zeytin ağaçlarıyla dolu bir yol... ojelerini tırnaklayan ince kalem parmaklar... tomurcuklanmış gözaltları... ve sigarasını sakince yakan bir şoförün hüzünlü hüzünlü gülümsemesi...
ve ne diyordu şair ;
"o kadar uzun yol geldik ki seninle şimdi sen ayrı ben ayrı olan yolu nasıl yürüyeceğiz...." ( murat örem / 26 ağustos 2017 / ankara ...) - alıntı şiir / birhan keskin-
o gitti.... o da gitti.... öbürü de gitti... diğeri de....
gittiler gittiler, hep geri geldiler... geldiklerinde de gitmek istemediler...
ama sen istedin gitmelerini.... gelme/me/lerini de sen istedin...
bir gün , sanki tümü sözleşmiş gibi hep mi senin istediklerin olacak dediler...
" evet " dedin kestirmeden....
"ben başkasını bilmem, hep benim istediğim olacak !"
"artık hayıııırrr" dediler harfleri uzata uzata...
o gitti.... o da gitti.... öbürü de....
gittiler... geri geldiler.... çağırdın keyfin olunca yine; gelip gittiler / gitmediler....
ama sen istedin bir bahaneyle; her geldiklerinde yeniden gitmelerini....
oysa gelenler, kalmaya geldiler....
oysa gidenler bile, gelmek üzere gittiler...
ama sen istedin hep gitmelerini.... yine sen istedin, hepsini.... hepsini aynı anda da sen istedin....
"olmazzz " dediler hepsi birden "hepimizle hep olmaz..."
"olmazsa olmaz, olana bakalım..." dedin...
sonra bir balık gördün hayatın terazisinde... sonra bir balık gördün hayatın terazisinde... sonra bir balık gördün hayatın terazisinde...
şimdi düşün bakalım, kim kimi nereye götürecek... şimdi düşün bakalım, kim kalacak kim gidecek :)
.....
oysa anlatmıştı yazar philip djian ; o balığı yıllar öncesinden;
"....yürürken kıyıya vurmuş büyük bir balıkla karşılaştım. yer yer
parçalanmış bir iskeletten ibaretti, ama o haliyle bile bir zamanlar ne
kadar muhteşem bir balık olduğu anlaşılıyordu. sedefli karnında hakiki
bir gümüş bir parıltısı vardı, tıpkı hareket eden bir pırlanta gibi ışık
saçıyordu. ne var ki bütün bunlar artık geçmişte kalmıştı ve 'güzellik'
büyük bir darbe yemişti...."
ve ne diyordu aynı yazar; "iç sıkıntısı ve saçmalık dünyanın iki memesidir."
....
değerli okurlar ; bir gün, aylak aylak dolanırken internette, kendinize mutlaka zaman yaratın ve en etkileyici insan hikayelerinden birinin anlatıldığı o filmi kesinlikle izleyin...hangi filmi mi....yazının başına gidin...en tepedeki fotoğrafa bir daha bakın....işte o filmi...
sonra isterseniz yine konuşuruz....
ama cevabını bildiğiniz soruları sormak yok... çünkü bu soru tarzı; 3.sınıf amerikan filmlerinde olur... 1000 yıl oldu böyle müptezel filmleri izlemeyeli....
ben yukarıdaki filmi izlediğimde 22 yaşındaydım.... biz yukarıdaki filmi izlediğimizde 22 yaşındaydık.... hadi söylemek gibi olsun aradan neredeyse 30 yıl geçmiş !!!
istanbulda beyoğlunda bir sinemada... şimdi tatlıcı ve kebapçı olmuş ! bir tarihi sinemada...
eee, 30 yılda insanlar yaşlanırken tarihi sinemalar da kebapçı ve lokumcu olmalı...
eşyanın tabiatına uygundur bu... uygundur....!!! öyle işte.... ( murat örem / 24 ağustos 2017 / ankara...)
bir koca ay geçmiş şuraya iki satır yazmadan.... olacak şey değil ama olmuş işte....
bazen böyle olur... kelimeler cümleler uçuşur da zihninizde hayat baskın gelir.... umutlar beklentiler dostluklar anılar hayatlar sevdalar rol çalar, kelimelerden....
uykuya dalmak gibidir yazı... sevmek gibidir... aşık olmak gibidir....
üzerine üzerine giderseniz mutlaka ters teper çok şey....
harfler kelimeler cümleler çimdik çimdik alır öcünü her bir adımınızda....
koyunları sayarak dalınan uykudan... didişerek yaşanan sevmelerden.... ince hesaplı aşklardan.... asla ve kat'a hayır gelmez....
her şey bittiğinde sası bir elmanın ekşisi kalır kalbinizin tam orta yerinde.... bittecrübe sabittir :)))
bu yüzden bırakmak gerekir yazının da ucunu... o bilir kendini yazdıracağı zamanı.... inatlaşmamak gerekir....
artık kaf dağının bile uzağında kalan bir ciğerparem yıllarca, "kimi gezer yorulur, kimi yazar yorulur" derdi gevrek gevrek, edalı edalı, umursamaz umursamaz.... şaşkın gözlerimi açarak dinlerdim onu ...
ne çok ne çok gezdim ben de şu bir aydır.... zihnimde uçuşurken kelimeler....
artık kelimelerle anıları ölümsüz kılma zamanı.... artık gezerken de zihinde yazarken klavyeye dökme zamanı... yeni ve tılsımlı bir yolculuğun gönlümdeki duraklarını adım adım anlatma zamanı...
ne diyordu nazım hikmet
"memleketimi seviyorum çınarlarında kolan vurdum hapishanelerinde yattım... hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı memleketimin şarkıları ve tütünü gibi..."
......
ankara/susurluk/adatepe/assos/gömeç/ayvalıkizmir/altınoluk/muğla/marmaris/bodrum /datça/denizli/foça....yollarının arkadaşlığıyla...çoğunu çok iyi bildiğim yerleri yeni bir gözle gezmenin , keşfetmenin ve yaşamanın yorgunluğuyla....
(murat örem / 16 ağustos 2017 )
onur akın'ın en iyi bestelerinden birini hakkını vererek dinleyiniz!!!
-çok geçtim bu sulardan şu burundan şu koydan /.../ sana dönen geminin kırıldı omurgası.....-
aşağıdaki yazıyı alttaki müziği açarak okuyunuz.... büyük sözü dinleyiniz...ya da küçük sözü :)) dinleyiniz....
elim telefona gidiyor gayri ihtiyari... sonra birden aklıma geliyor yırtarak zihnimi; "benim babam öldü..." diyorum... "benim babam öldü..."
burada durmuyor içimdeki ses... ikinci tekil şahsa dönüp, bir de puşt gibi canımı acıtıyor "senin baban öldü , murat..." diyor...
senin baban öldü... senin de baban öldü.. senin baban da öldü....
iki harf eklediğinde başka oluyor her şey... senin de baban öldü deyince biliyorsunuz ki milyonlarca insana benziyor haliniz...
senin baban da öldü...deyince ölenlerin yanına, baban da eklendi artık anlamı çıkıyor.... "biliyoruz ulan babamın öldüğünü, ....tir ol git..."
demek geliyor içimden, içimdeki realist ikinci sese... alt dudağımı dişimle ısırırken buluyorum kendimi...
ama numarası duruyor işte... babam ölse silerdim diyorum bir başka sesimle... silmezdin numarasını...hangi numarayı sildin ki... diyor ikinci ses, yine pis pis acıtarak sırıtarak...
hem annen artık iki telefonlu diye hatırlatıyor bir de... doğru ya diyorum, annem artık babam da benim... o zaman babamın numarası elbette annemde olacak...
belki ben de artık annemin evladının daha ötesindeyim... babam yok artık...anne evinin de babası olmak var... bunlar geçiyor ışık hızıyla zihnimden...
amma gelenekçisin derken buluyorum kendimi... oysa ömrüm geleneklere çakmakla geçmiş... oysa annemin , hepimizden güçlü olduğunu gözlemekle geçmiş yarım asırlık ömrüm... öyle evlat evin babası artık...falanlara hiç prim vermez....bilirim...
babamın öldüğünü bile kabullene
yine de alırsam telefonu elime görüyorum ki numaranın tam karşısında taşkın hocanın kırmızı tişörtlü fotoğrafı duruyor... ben çekmiştim bir yaz günü , denizde... ayaklarımı balkonun küpeştesine uzatmışken doğum günü hediyesi olan eski telefonumla... kıyıp da uzun süre atamadığım yolumu nice sonra ayırdığım telefonumla çekmiştim...
pos beyaz bıyıklarıyla sıcaktan bunalmış bakıyor babam taşkın hoca...
o kadar belli ki...şimdi şimdi anlamlandırıyorum... son yıllarda yüzüne oturan sıkılmış ifade var burada da... bıkmış bir hali var bu hayattan...
yine başa dönüyor zihnim.... sen yıllardır, kimin numarasını sildin ki ölünce bile kimin numarasını sildin ki kaldı ki babanın numarasını silecektin ... diye tırmalıyor içimdeki bir başka ses beni...
30 yıldır , gece gündüz 30 bin insana ulaşmışım... eski başbakanlardan, müzik insanlarına yazar çizer taifesinden futbolculara kadar... hepsinin her numarası hala duruyor defterlerde....
kaç telefon defteri eskitmişim... 3 mü...5 mi...10 mu...
kaç yayın detayı saklamışım yıllar boyu... 100 mü 200 mü 300 mü... bin mi .....3 bin mi ....
sayıların dili bile karışıyor artık zihnimde... ama bazı numaraların karşısındaki isimler aklımda... hep aklımda...
* / bir telefon defterini açınca güniz sokak çıkıyor karşıma... 425 ...diye başlayan numarayı çevirsem... kim çıkar artık karşıma...gittiğimde yanına hacı arif bey'den bardak lahmacun siparişi verilir mi islamköylü babayla beraber yenilmesi için...
* / hala telefonumda kayıtlı numarayı çevirsem o davudi sesiyle "kurthan fişek hoca..." ağzında akide şekeri var gibi açar mı telefonu... "evlat....ne diyorsun bu işlere..." deyip
kontr soruyla başlar mı muhabbet.... * / "muratçım naber..." der mi bam telinin yolcusu / talibi...telefonu açtığımda.... bu sefer artık kesin içeceğiz soğuk biraları... cümlesini kurduğunda bana, ikimiz de güler miyiz tembelliğimize...
* / mesela, sıcak bir temmuz akşamında arasam "aloooo..." derken gıcıklanan boğazını temizler mi kim olduğunu yalnızca bazılarımızın bildiği berbat süleyman'ın büyükbabası....
* / rıdvan hocamı bağlar mısınız bilir beni, murat ben desem sekreterine saniyeler içinde "şekerim buyur, yayın mı var..." diye en kibar sesiyle selamlar mı beni rıdvan ege hoca...
daha böyle onlarca yüzlerce numara bana bakıyor... kah sararmış telefon defterlerinde...kah telefonumda.... harfler ve numaralar birbirine karışıyor....
ne diyordu mehmet müfit o muhteşemkerehüzünlü şiirinin sonunda ;
"....annem , annem tüm kapıları çivilemek geliyor içimden..."
ne diyor koca yunus ; "var git biraz da sen oyalan...."
*/ başlıktaki dizelerin hikayesi , meraklısı için.... onu tanıdım...beni tanıdı...günler geçti...haftalar...aylar... konuştuk dereden tepeden...yazdık çizdik...çizdik bozduk... küstük didiştik...didiştik güldük...görmedik cemalini birbirimizin.... ama gördük daha ötesini...sevdik de birbirimizi, halimizi tavrımızı.... sevdik zarfın içindeki mazrufumuzu....sevdik yarına dair umudumuzu.....
bir gün pat diye söyledi ;"ne güzelmiş çocukların...." saniye sektirmeden cevap verdim ;
*** bu yazı karpuzlu bir yaz mevsimi yazısıdır.. deve dişi tabir edilen okkalı yazar çizer taifesi bu sade suya tirit yazıişinin ilmini yapmıştı eskiden.. bu yazarlar öyle büyük kalemlerdi ki; sıcakta ağır yazı olmazz...okur taifesi dediğin ; plajdaki havuzdaki hanımlara, trene bakar ! gibi bakarken, bizim memleket sevdasıyla dolu yazılarımız gümbürtüye gider, ağır mevzuları sonbahara saklayalım...diyerek tırı vırı şeyler yazardı...memleketin demokrasi ve kültür katarına çook ama çoook katkısı (!!!) olmuştur bu yazar çizer taifesinin...
ben de bu metodu deneyeceğim bu sefer...
bakalım nasıl olacak; allah utandırmasın....
hep öyle, trajik aşk hikayeleriyle gitmez hayat :)))
vira bismillah :)))
***
hava çok sıcak...öyle diyorlar...peki ne olacaktı ...temmuzda ağustosta ne olacaktı...bin yıldır ne olduysa o olacaktı...o oluyor...ha, derseniz ki , bin yılın daha fazlası oluyor...onu da siz düşünün; cayır cayır klimalarınızı yakarsanız, crossoverlarınızı yıkatırken harcanan suya arkanızı dönerseniz , herkes böyle yaşıyor derseniz bilin ki bunlar daha iyi günlerimiz...iyi günleriniz :)))
hava çok sıcakmış....
ne olacaktı temmuzda ağustosta...
daha dün bik bik etmiyor muydunuz, haziran bitiyor kombi yakıyoruz diye...ediyordunuz !!!
ne çok seviyor insanlar habire yakınmayı...rahmetli babam taşkın hoca olsaydı şimdi, yazıyı hemen okur, telefonla ya da yanyanayken, mutlaka bir punduna getirip 10 bininci kez "evladım her şeyi duyma, her şeyi görme...bitmez bu dünyanın lakırdısı, gümbürtüsü , sen dertlendiğinle kalırsın " derdi... ben de dudağımı ısırıp "peki hocam, çalışacağım dersime ama bir yerden mutlaka şase yapıyor:))) diye cevap verirdim...hikaye aynen tekrar ederdi, bir sonraki benzer diyalogumuza kadar !!!
yaz geldi....havalar çok sıcak...(öyle diyorlar :))) yüzler asık...(öyle görüyorum...) insanlar mutsuz...(görmüyorum, gözüme gözüme giriyor bu halleri...göz deyince...size ilk fırsatta bir göz hikayesi de anlatacağım...zihnimde toparlamaya çalışıyorum...)
bir büyük yazarı ülkenin şöyle demişti yıllar önce ;
"içinden geçtiğimiz son 5 yıl dünyanın en kötü 5 yılı...
ama çok daha kötüsü olaacak...
korkarım ki bu en kötü 5 yıl,
önümüzdeki yılların en iyi 5 yılı olacak...!!!"
sizi bilmem ama ben bu cümleleri o zaman okuduğumda da ürpermiştim şimdi de ürperiyorum...anlamayanlar dönsün bir daha okusun...ürpermeyene ilk fırsatta bir soğuk oralet benden de :)))
en çok şu soru çıkıyor karşıma buradaki yazılar üzerinden...bu yazılar bir kitap olmayacak mı...aslında iyiniyetli bir soru ama ben bu soruya da kıllanmayı başarıyorum:))burası da bir kitap dükkanı değil mi, günlük ortalama 500 okurun olduğu diyorum ben de kontr bir soruyla...
uzuuun bir sessizlik oluyor karşılıklı:))))
e, peki benim güzel kardeşim...sen bir kitabın bu ülkede 5 bin basılırsa ve 1 yıl içinde biterse yazarın da yayınevinin de bayram ettiğini biliyor musun ? bir kitap genellikle yalnızca 1000 adet basılıyor onlarca yıldır...
tabi ;
burcunuza göre çorbaya tuz koyma metodları...
slip mayo akımını yeniden başlatmak isteyenlere 10 teknik......
orçun bey'in kılı nasıl döndü ... gibi public:)) konuları işleyen ve 10 binlerce satan kitaplar bu klasmanın dışında..onları zaten süpermarketlerde kasanın yanında da görüyorsunuz...gofret sigara alırken bir tane de ondan atıveriyorsunuz kasiyerin önüne çakma:)) raybenler burnunuza düşerken...
bu sitenin aylık okur trafiğinin, sıfır tanıtım ve sıfır reklam haliyle bile aylık 15 le 20 bin okur arasındadöndüğünü ve yukardaki gerçekleri göz önüne alırsak, kitap ne zaman çıkacak sorusunun bir önceliği var mı sizce de ? kaldı ki kitap bu ülkede hala çookk tehlikeli yayın...bizim ülkemizde kitap denince insanlar yalnızca ders kitabını anlar...bir de televizyonda dizi dizi sergilenen yasak yayınları...özellikle 1980'ler bu ürkütücü ve hasta resmi zihinlere çakmıştır çatır çutur...eskiden genç kızların bir cep fotoroman kitapları vardı ama onlar da tarihe karıştı....onlara pek kimseler karışmazdı....hatta o çağın babaları erkekleri; evin kızı bilmemne olacağına okuyuversin bu saçmalıkları gözümüzün önünde derdi....
hadi biz yine de bunca hengame arasında yine de klasik manadaki bir kitabı çıkaralım sevgili okur; senin alacağın ne malum....bin dereden bin ayrı su getirirsin de yine almazsın...kapağı yırtık dersin, harfleri küçük dersin, kılım döndü okuyamam şimdi dersin biz de kalırız bu halimizle...
ayrıca bir de yahu bu kitabı yazan bizim bilmemkim.... birlikte okul bahçesinde basket oynardık da ben hep onu yenerdim bir de kitap çıkarmış elaman... bildiğim yerleri anlatmış yok susurluk parkı yok belediye pasajı yok inebey diye sıralamış bir de arada annesinin yaptığı mozaik pastaların reklamını yapmış diyerek küçümsemeyeceğin ne malum :))) sevgili kardeşim...
bilirim ben bu okur taifesini iyi bilirim...
övünmek gibi olmasın vallahi ciğerini bilirim...
eltisinin düğününe giderken, en şıngırtılı bileziklerini takmak için kocasının canına okuyarak düğüne giden asabi yenge gibi davranır okur taifesi....öfler pöfler...kırk tane kusur bulur...yok yerim dar yok yenim dar diye diye herkesin canını burnundan getirir...okurun büyük kısmı da böyledir...alır kitabı eline...kapağını inceler...sayfalarını karıştırır...aynı baskı kitabın diğerini eline alır onu da şöyle bir tartar et balık kurumu kıyması gibi yoklar mıncık mıncık...sonra da bir başka rafa koyar gider...
ama güzel kardeşim...sen her gün bakkaldan çakkaldan sigara alırken böyle ince eleyip sık dokuyor musun...veriyorsun paranı alıyorsun tütününü...bazen leş gibi nemli çıkıyor o sigara ama ağzını açıp tek kelime ediyor musun...etmezsin...ama iş kitaba gelince edersin :)))
okur taifesi denince şunu da söyleyeyim ...okurlar genellikle ikiye ayrılır....iyi okurlar kötü okurlar...iyi okurlar da ikiye ayrılır...çok çok iyi okurlar ve çok iyi okurlar...kötü okurların da nasıl 2 ye ayrıldığını anlamışsınızdır işte..çok çok kötü okurlar ve çok kötü okurlar...
böyle gider bu...
bitmez !!!
bir de okurlar içinde senden memleketi kurtarmanı ve mutlaka ama mutlaka kesin biçimde taraf tutmanı bekleyenler vardır...farzı misal bir yazında ismet inönü'yü hakkını teslim ederek andıysan artık asla turgut özal'a dair iyi cümle kurmaman gerekir...ya da tersi...fenerbahçe'yi eleştirirsen birileri küser falan filan...
o yüzden iyi yazar nasrettin hoca'nın sen de haklısın fıkrasını hayatının her alanına uyarlamış adamlardan çıkar...benden de zinhar iyi yazar falan olmaz...... çünkü sever okur siyahla beyazı...oysa hayat tam da gridir..ara renklerdir...kimin umrundadır...
ben size bugün bir de kadınlarla erkeklerin hikayesini anlatacaktım...doldu içim..doldu yüreğim...sağıma bakıyorum ölmüş bilmemkim amcamı görüyorum...ama maşallah teyzem sağ...günlere gidiyor börek yapıyorlar....soluma bakıyorum bilmemkim teyzemi görüyorum...ama amcamız kara taşın altında serin servilerin yareni olmuş yıllardır:)))
teyzeler o kadar çok ama o kadar çok mağdur olmuşlar ki....
fakat maşallah hepsi kör topal gelmiş üç çeyrek asırlık yaşlara:)))
gözümüz yok....allah ömür versin....
amcalar o kadar çok mağdur etmişler ki....
fakat neredeyse hepsine rahmet okuyoruz...
gidiyoruz kabristanlara...
tabur tabur amcalar karşılıyor bizi....
hüvelbaki...
hüvelbaki..
hüvelbaki...
insanın aklına vallahi garip şeyler geliyor...
teyzesiz hayat için mi gidiyor amcalar diye:)))
aaa..bu bizim ayakkabıcı osman amca değil mi..
bu bizim pazarcı bilmemkim enişte değil mi...
bu bizim çorbacı şu emmi değil mi...
haydi bakalım....
veleddalin amin....
okuyalım amcalara :)))
sonra dönelim teyzelerin dünyadaki yanına....
dinleyelim onları...
ah evladım rahmetli iyi adamdı ama çok içerdi...
ah evladım rahmetli beni çok aldattı...
rahmetlinin çok fiskesini yedim...
bu arada gelsin börekler...
kahveler de allah için çifte kavrulmuş :)))
teyzelerimin hepsinin börekleri de güzel maşallah...
amcalarım gitmiş ama emekli maaşları kalmış:)))
yağ desen halis vakfıkebir...
zeytin desen, zeytinyağı desen körfezden...
peynir dursunbey kelle....
e salçayı da yapıveriyor teyzeler....
bir de arada gözleri doluyor rahmetliyi anarken teyzelerin...
gözyaşları maşallah market kolonyası gibi :)))
saniyeler içinde uçuveriyor o yaşlar....
sonra birden; ztar'da dizi vardı açıver kızım...diyor teyzeler....