*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

16 Ocak 2017 Pazartesi

"susurluk" dahil, "inebey ilkokulu" dahil, burada anlattığım her şey, nerede doğup büyüseniz de, kaç yaşına gelseniz de, aslında da "sizin" de hikayenizdir...ömrünüzdür !!!

                           eski susurluk parkı / alıntı / akın günaydın twitter adresi


susurluk inebey ilkokulu’nda,  nursever tuna’nın öğrencisi oldum ben 5 yıl boyunca… bizleri,  1979  haziranında  ilkokuldan mezun eden  nursever  tuna,  hem eli hem aklı öpülecek öğretmenlerdendir… aşağıdaki cümleyi yazarken bile gönlümün teli sızlıyor  fakat gerçek şu ;  öğretmenleri ve binlerce mezunu var ama susurluk inebey ilkokulu yokoysa okulların,  kurumların, park  bahçelerin,  şadırvanların insanlardan daha uzun ömürlü olması beklenir…doğrusu budur….




yaşıtlarımdan üç gün sonra okullu oldum ben… biraz da cızırdadım ilk günlerde…okumak yerine avare olmayı yeğlediğim söylenir hep…muhtemelen rivayettir  (!)  neyse ki oyuncak trenimi de götürdüğüm ilk günlerden  sonra, çok sevdim İnebey İlkokulu 1-A sınıfında 556 numaralı öğrenci olmayı…neredeyse ilçedeki  tüm öğretmenler anne babamın  meslek arkadaşıydı…onlardan büyük ve küçük öğretmenler de vardı elbette ama ağırlıklı olarak yaşıtlarıydı….





bu durum, dışı seni yakar içi beni yakar misali ağır bir yüktür…. küçük yerlerde öğretmen çocuğu olarak büyüyenler iyi  anlar ne demek istediğimi. yıllardır birlikte gazoz içtiğin, oyunlar oynadığın, küsüp barıştığın  arkadaşlarının anne babaları  bir bakarsın orta okulda lisede öğretmenin oluvermiş….ki, çoğunun aile ziyaretlerinde evine gitmiş, ellerinden çay içmişsindir o öğretmenlerinin…ya da bir pikniğe gittiğinizde o öğretmen amcalarınla maç yapmışsındır  !!!





bütün bu ilişkiler sıfırlanır okulda ve   sınıfta... o isimlerin her biri öğretmenin olur yalnızca…amcalık teyzelik kapının dışında kalmıştır…kendini bu gerçeğe  hazırlamazsan,  çok  bocalarsın. ..bir süre sonra kendince bir mesafe  veya denge koyar ritmini bulursun çocuk aklınla… ama tüm bunları yaparken zihnin, gönlün yorulur, çok yorulur…araya abartılı bir mesafe koyarsan bu kez de kibirli, ukala, çok bilmiş etiketi yapışır çocukluğunun üzerine…hasılı kelam  zordur,  çok zordur,   küçük yerlerde öğretmen çocuğu olmak….





5 yıl boyunca gönülden koşarak gittim ben  susurluk inebey ilkokuluna…. huzurlu bir okulda,  çok iyi bir öğretmenin mutlu öğrencisiydim.  aradan 40  yıl(!)  geçti ama tahta zemini yeni mazotlanmış sınıfa girmenin nasıl olduğunu hala unutmadım. sınıftaki sobanın başına toplanmanın büyüsünü de. kalem silgi kaybetmenin şaşkınlığını, kelime okuma yarışmalarımızı, kızaran elmalarımızı da…bir de teneffüslerde,  habire kırdığım gözlük camı ve çerçevelerimin ruhumda yarattığı yorgunluğu da  unutmadım….




inebey ilkokulu da benim de bir başka evimdi… çok sevdim okulumu. arkadaşlarım vardı çoğu erkek olan…o yaşları bilirsiniz; kızlar ve erkekler sever didişmeyi….aslında her çocuğun   didişir görünerek  etrafından istediği öncelikle ilgidir, farkına varılmaktır…her sosyal sınıftan öğrenciydik inebey ilkokulunda….adını susurluk’un kurtuluş tarihinden alan beşeylül ilkokuluyla bahçe komşusuyduk… bitmeyen rekabetin de taraflarıydık iki okul…oysa inebey ilkokulu olarak  fiziki şartlar bakımından didişecek halimiz yoktu… beşeylül  ilkokulu  çok daha bakımlı, daha yeni , sosyal alanlar bakımından daha donanımlı  ve daha  iddialı  bir okuldu…. beşeylüllü dostlarım  ve okurlarım  kızmasın,  gönül koymasın ama, biraz da kibirli  bir hali vardı fiziki olarak daha önde olmalarının….




ayrıca iş çocukça kızdırmaya gelince, karşı taraf  okulumuzun adındaki  e  ve b harflerinin arasına k” harfini de koyuyor adımızı ine(k)bey yapıyordu…bizim içimizden de çok gözü kara olanlar bu kez de karşı tarafa daha argo hitaplarda bulunuyordu…örnek öğretmen çocuğu(!)  olarak benim böyle şeyleri değil telaffuz etmem aklımdan bile geçirmem mümkün değildi....fiziki anlamda eşit olmayan tüm bu şartlara rağmen,   bir gün bile ne özenerek ne de kınayarak baktım komşu okula…yok saydım orayı.




ben inebeyliydim

ve okulum her ama her haliyle kabulümdü…

tabanı mazotlanmış  ve sobalı  eski  sınıflarıyla da hem de…   



ana binasında da ek binasında da öğrenci oldum inebey’in. son senemizde  bir tamirat tadilat işleri dediler ve 5-A öğrencisi olduğumda bizi beşeylül’ün binasına gönderdiler…boynum büküldü…ayaklarım geri geri gitti o son sınıfta ve o okulda.. daha iyi şartlarda olsam da,  bir koca yıl boyunca eski okulumu inebeyde öğrenci olmayı çok aradım…. o mazot kokusunu, o gri boyalı kapıları bile aradım…köşedeki köhne kantinini,  kendi okulumuzdaki bayrak törenlerindeki coşkumuzu da….




yaz gelip karneleri ve diplomaları aldığımızda yine   İnebey İlkokulu yazısını görünce ne çok sevinmiştim…korkum bu hakkımızı da kaybetmekti….köklerim benim tarihimdi ve bir başka  okulun  köklerini değil kendi okulumun köklerimi istiyordum….okulum inebey  ilkokuluydu ve  5 yıllık ilkokul öğretmenim nursever  tunaydı….

  nokta !




benden yaşça büyük ya da küçük olsun , bu yazıyı okuyan  İnebeyli” havayı soluyup  öğrencisi olmuş gözlerin nemlenmiş halini tahmin edebiliyorum...bazen ömrünüze değen eşyaların kurumların yalnızca orada olduğunu bilmek bile yeter…sonsuza dek kaybolduklarını, kapandıklarını bilmek ruhumuza acı verir...çünkü biz insanlar,  en nihayetinde,  kendimizi köklerimiz  üzerinden tanımlarız….




hayatımıza giren her şey köklerimizi belirler ve kişiliğimizi oluşturur… köklerini  unutup  kaybedenler büyük savrulma yaşar…susurluk inebey ilkokulu da benim köklerimdendi/r ve ben artık okulumun sonsuza dek kapalı olduğunu her hatırladığımda yüreğim sıkışıyor…  




mesela,  Susurluk Parkındaki  asırlık çınar ağaçları patır patır  kuruduğunda,  kökleri çürüdüğünde  esas devrilip yıkılan   kaç kuşağın gençliğidir!!!    kuruyan her dal,  ilk gençlik halinizle  sevdiğinize veya can arkadaşlarınıza  o parkta  ilk kez sarılan  kolumuz ,  bedeninizdir...!





                     -susurluk parkı 1970'ler.../ alıntı / abdullah inaler  blog-


doğduğumuz ev yıkıldığında o molozun altında kalan çocukluğumuzdur…anılarını bu kadar hoyratça savuran kişiler, şehirler ve toplumlar iflah olmaz...  yaşarlar ama , kökleri kurumaya yüz tutmuş   zeytin ağacı ne kadar yaşarsa o kadar  yaşamaktır bu !

 


john berger ve  zygmunt  bauman arka arkaya öldü bu yılın başında…. berger de bauman da dönüp dönüp kendi köklerini,  kendi   susurluk inebey ilkokullarını anlatmıştı bütün dünyadaki insanlara…bu gerçeği göstermek istemişlerdi  hepimize…


sanmayın ki, ben de burada her vesileyle şahsi anılarından bahseden (!)  ak saçlı ukala bir  adamım…




anlattığım her şey, 
aslında sizin de hikayeniz sizin de köklerinizdir….

umarım anlatabiliyorumdur….
umarım anlamak istiyorsunuzdur….




   ( murat örem / 16 ocak 2017 / ankara…)

    

-şu yazıyı yazarken internette siyah beyaz da olsa, tek bir kare susurluk inebey ilkokulu fotoğrafına rastlamak için ne çok uğraştım…bir tane buldum ama o da içime sinmedi… fehim DİKMEN abimizde mutlaka vardır böyle bir fotoğraf ama onu da yormak istemedim…selam olsun ona da  emeklerine de  bu yazının sonunda canı gönülden…-
                                            şarkı / birsen   tezer  / balıkesir....

14 Ocak 2017 Cumartesi

soba gürül gürül yanıyordu... kar hala yağıyordu...yollar açılmış yatılı misafirler gitmişti…anne babası ve kardeşiyle mutlu bir çocuktum…takvimlerden haberim varsa yıl 1974 ya da 1975’ti…



1974 kışı olmalı...
belki de 1975
okullu değilim daha.

susurluk lisesi yokuşundaki  kültür sokak’ta  oturuyoruz.  yine tarifsiz bir kar yağmıştı susurluk’a da. yollar kapanmıştı.  imkanı olan her  aile  yolda kalanları evinde misafir edince, hissemize bigadiçli aile düşmüştü. iki dedem de zamanında çok emek vermiş bigadiç’e. ekmeğini yiyip suyunu içmiş örem ve tanyeri Aileleri oranın. bigadiç ilçe parkında ben de üç beş yaşındayken çok oturmuşum dedem ptt  müdürüyken. izmir yolundan geçen araçların  üstünde taşınan triportörlerden birinin yola düşüvermesini  beklermişim alıp eve götürmek için. babaannem yıllarca gülümseyerek anlattı bu halimi…


çocukluk işte !!!   nasıl bir umut denizidir. bilirsiniz.  


1974 kışı olmalı...belki de 1975…susurluk kar altında yine. pencerelerden kılıçlar misali buzlar sarkıyordu. kar lapa lapa ve kuşbaşı yağıyordu. annem müjgan hocanım her şeyin en güzelini yapıp koyuyordu önümüze. yaşıtlarım sokaktaydı. ama ben kapıdan  burnumu bile çıkaramıyordum. ateşim 40’larda dolanıyordu günlerdir. yutkunamıyordum. boğazım iki taraflı şişmişti. “sakınnn çıkmasın dışarııı..”  diyordu çocukluğumun radife teyzesi. “şöyle  karlarda yuvarlanıp hemen eve dönsem …” diyordum “olmazzz…” diyorlardı…


Atatürk cumhuriyetinde ölümcül olmaktan çıkmıştı kabakulak da. ama erkek çocuklarını baba olamama tehlikesi bekliyormuş ihmal olursa. bu yüzden yasakmış sokak ve kar bana ! “ ateşin yükselirse çocuğun olmaz   demişti komşu teyzelerden biri pat diye… olmazsa çocuğum olmasın…çok mu önemli yani  baba olmak  !!!  cevabım da işe yaramadı elbette…


fakat bir gün akşama doğru mucize oldu. lahana gibi kat kat giydirildim. babam taşkın hocanın elinden tuttum ve  kültür sokak yokuşunu indik. inebey ilkokulunun (!) bahçe duvarının yanından beşeylül ilkokulunun köşesinden ve bakkal cafer amcanın dükkanının önünden geçip şeker-iş  pasajını solumuza alıp yukarı çıktık. kasaplar çarşısının  oraya ilerleyip tarihi belediye pasajının(!)  içine girdik. huzur eczanesinin ışıkları hala gözümün önünde. kural kırtasiyeye soktu babam beni pasajda.  kocamaaan bir amca  karşıladı bizi. altı ayrı yüzünde farklı resimler olan boz yap küplerden beğendim hemen. bir de japonya’dan her nasılsa gelmiş origami kitabını gösterdi amca. içim gitti. babam “aldık  bunu da şadi bey..”  dedi. o kocamann amca Susurluk tarihinde emekleri olan kural Ailesinden, şadi kuraldı demek ki. büyüdükçe daha iyi öğrenecektim.


karlara bata çıka eve yürürken nefesim kesilir gibi oldu. hem sevinçten hem hastalıktan. eve gittiğimde önce origami kitabımı aldım elime. sonra küplerimi…ve bir süre sonra  çocukluğun o  huzurlu denizinde kapandı gözlerim hastalık ve uykudan.


soba gürül gürül yanıyordu. kar hala yağıyordu. yollar açılmış yatılı misafirler gitmişti…anne babası ve kardeşiyle mutlu bir çocuktum…takvimlerden haberim varsa yıl 1974 ya da 1975’ti…

bugün 50 yaşındayım ama  ne zaman kar yağsa hala elinde origami kitabı olan o kabakulaklı çocuğu hatırlarım!  duydum ki o çocuk büyümüş. baba da olmuş iki defa . neredeyse dede olacak yaşa gelmiş. ama inebey  ilkokulu, susurluk lisesi, bakkal cafer amcanın dükkanı, kasaplar çarşısı,  tarihi belediye  pasajı...artık YOKMUŞ !!!   


bir de origami kitabı bende kalmış o kabakulak olan çocuğun !!  1970’lerin o çocuğunu görürseniz buraya iki satır yazıverin. bende kalan emanet origami kitabını geri vermek lazım değil mi ? 

                 ( murat örem / 14 ocak 2017 / ankara …)

                                            anılar başucumda / kov gitsin ! / NİLÜFER

13 Ocak 2017 Cuma

en büyük mutluluk anlaşılmaktır...en büyük hüsran da duvara konuşmaktır…bir de "müzmin cehalete mahkum olmaktır" kahırların en büyüğü….



genç erkek, yıllar  önce  “habercilik  ve haber  dili” dersinden öğrencimdi. aradan  10 yıl geçip  gönül verdiği genç kızla evlenirken nikah şahitleriydim çünkü bağımız hiç kopmamıştı. çok sınırlı geliri olan çiftçi ailenin çocuğuydu genç erkek. yatılı okumuştu. üniversiteliyken  ispanya kapısı açıldı önüne.  sonra  gençlik kuruluşunun temsilcilerinden oldu. sık gidip gelir oldu bir çok ülkeye.  bunları yaparken kültür sanat edebiyat ve dil öğrenmeyi de ihmal etmedi. oysa  sayısal (!) bölüm  öğrencisiydi. sözelden sanattan edebiyattan psikolojiden  bana ne!”  demedi.  diploması ve SÖZEL birikimi olunca da başarılar geldi. dünya çapındaki  kuruluşun psikolojik veri analizlerinin denetleyeni oldu.


içi de dışı da güzel genç eşi  de kasabada başlayan hayatında devrim yaparak kız meslek lisesinin sınav girişi puan handikaplarına rağmen çocuk gelişimi bölümünü kazandı ve 1.likle bitirdi...adım adım ilerleyerek de alanında hakkıyla  öne çıkan  akademisyen oldu. genç kız  genç erkeğe göre  çok  daha varlıklı bir ailenin çocuğuydu. aslında onca eğitiminin  ardından kasabasına, annesinin  yanına dönüp, börekler açmayı hayal edip  kısmetini(!) bekleseydi ailesi daha çok sevip sayacaktı  onu. ama o  düşünmeyi, öğrenmeyi  ve üretmeyi seçti. bir de gönül verdiği genç erkekte ısrar etmeyi…


ikisinin yaşadığı  med cezirli süreci; umutlarını çabalarını birebir gözledim ben de büyükleri olarak. gücüm yettiğince hem zaman hem emek verdim ikisine de. biliyordum çünkü önce Türkiye için kıymetli olduklarını. evlilik öncesindeki telaşlarını, zorluklarını, parasızlıklarını gözlerken bazen sert uyarılarda da bulundum. amma; hepsinden önce cesaret duygularını pekiştirdim.


aslında;  genç olsun yaşlı  olsun , herkes paradan puldan önce hak ettiği cümleleri duymak ister. bu cümleler övgü de olabilir ikaz da. yeter ki samimiyetle olsun. yeter ki, yıkmak için değil yapmak için olsun….


çünkü;
en büyük mutluluk anlaşılmaktır.
en büyük hüsran da duvara konuşmaktır…
bir de  cahillerle yaşamaktır , kahırların en büyüğü…


genç erkek ve genç kadının en çok  birbirlerine yaslanarak  yürüdükleri yolda geldikleri yer  çok büyük başarı. hiçbir yapıya ,  amcaya dayıya şuna buna dönüp bakmadan,  kendilerine güvenerek güle ağlaya geldiler  daha güzel günlere. ama son büyük başarıları onları bile şaşırttı.  bir telefonda “ben bu başarıların geleceğini  en az 5 yıl önceden hem de ortada hiçbir şey yokken defalarca  söyledim değil mi”  diye sordum. ikisi birden “evettt hocam neredeyse günü saatiyle söylediniz…” dedi…


yıldız falı bakmamıştım elbette. hiç inanmam da böyle fal büyü işlerine. yalnızca akla,  emek harcamaya ve hayatın adaletine inanırım. yıllar öncesinden bile ilk bakışta gördüğüm en temel özellikleri iki genç insanın da müzmin cehaletle olan mücadeleleriydi…ikisi birden doğru  yolda yürürken dünyaya da odaklanmışlardı çünkü. ben de gönlümle hep yanlarında olmuştum…


artık önlerinde daha büyük güzellikler var tüm dünyayla paylaşacakları…inanın ki  daha 30’lu yaşlara bile gelmeyen iki gencin  yaşadığı bir peri masalı değil. bu dünyada; insana ve KENDİNİZE verdiğiniz her emeğin karşılığını KESİN OLARAK alırsınız. ama başarı ama şiddet ama cehalet ama mutluluk olarak !


evet, bazen işler sarpa sarar  umutsuzluğa düşülür ama insana yatırım yaptıysanız güneş görünür bulutların arasından.. çünkü bütün dünyada en büyük güç cehaleti fark edip onu aşmaya çabalamış  insanların toplamıdır.  türkiye bu gerçeği daha iyi anladığında hızlı koşacak.  o güne kadar da hepimiz bireysel çabalarımızla dolduracağız bu boşluğu.  anne baba , öğretmen, yayıncı, komşu, bakkal, pazarcı olarak…çocuk ve gençlerimizden emeğimizi, iki güzel cümleyi esirgemeyeceğiz. neye aklımız eriyorsa onu anlatacağız. çok kullanılan örnektir; 


“her çaba harcayan başaramaz
ama başaranlar yalnızca çabalayanlardır..”


güzelim türkçemiz de şunu der;
“harmanda izi olmayanın,  sofrada yüzü olmaz…”

ne mutlu harmanda izi olanlara…

( murat örem / 13  ocak 2017 / ankara…)

9 Ocak 2017 Pazartesi

1987 İSTANBUL KIŞI /// ölümü yenmiştim...tipiyi yenip beyaz esaret dağını aşmıştım..hem de şehrin göbeğinde levent'te....

                                                resim / ahmet hikmet hamdi 

1987 kışında ıstanbul siyasalda öğrenciydim...
bir ay boyunca kalkmamıştı kar...

güneşli bir mart sabahında köprüden karşıya geçtim.
öğlen  aynı köprüden geri dönerken tozuyordu her yer...

kar yolları kapatacaktı iki üç saat içinde...
mecidiyeköye ıkına sıkına varan ıkarus'tan hızla indim...
yola yaya koyuldum gençliğin özgüveni ve enerjisiyle...

mecidiyeköyden 4.levente yürüdüm yürüdüm yürüdüm...
normal şartlarda sıkı bir tempoyla 1 saat bile değildir arası...
tek bir araç ilerlemiyordu yollarda...
yürüyordum...


tipinin nasıl bir kabus olduğunu o yolda  yaşadım...
soğuktan donarak ölmenin nasıl olabileceğini de gördüm...

4.leventteki çarşıya vardığımda 2 saatten fazla geçmişti...
gün akşama dönüyordu...
bir büyük gayretle daha devam ettim 5.basın sitesine...

bitmedi o yol...
bitmedi o yol...
bitmedi o yol...


tipiden yolun kapanması dakikalar sürmüştü yalnızca...
ara yolda tek bir araç zaten yoktu da...
tek bir insan da kalmamıştı...


milyonluk şehrin ortasında 
bembeyaz bir dağ ! vardı sanki artık...


nasıl aştım o dağı...
nasıl donmadım...
nasıl yolumu buldum...
nasıl attım kendimi 12 katlı  
5. basın sitesi c blokunun içine...
hala muammadır benim için...


okuyanlar abarttığımı düşünebilir...
ben de birinden duysam bu cümleleri  
tabi tabi der geçer/d/im...

ama bunu yaşadım ben...
bilirim tipiyle gelen ürkütücü ıslığı...


binanın ana kapısından içeri girdiğimde, 
ellerim benim değildi
yüzüm benim değildi

son bir hamleyle çıkardım anahtarı çantamdan
ve 5. basın sitesi c blok 3 nolu dairenin kapısını açtım...


büyük halam olan,  annesi nezahat tanyerinin terekesinden 
oğlu erhan dilligil dayıma  kalan 3 nolu dairenin içindeydim...

yüzüm yanıyordu....
ellerim yanıyordu...
ama yaşıyordum...

üç  kedi karşıladı beni, büyük halamdan yadigar....
beşiktaş, beştaş ve oğlumdu isimleri...


ölümü yenmiştim...
tipiyi yenmiştim...
beyaz esaret dağını aşmıştım...
hem de şehrin göbeğinde...

hem de  
20. yüzyılın 
1987 martında...
ıstanbulda....

kapıda beni bekleyen kedilerin mamasını verdim ...
çaydanlığın altını yaktım huzurlu bir telaşla...
erhan dayımın uzun camellerinden birine uzandım...
ve kitaplıkta duran toshiba setin düğmesine bastım...


güzel bir kadın sesi doldurdu salonu...
sanki az önce ölümün elinden canını kurtaran ben değildim !!!

küçük seranın hikayesini anlatıyordu şarkıda kadın sesi...
annesine sorular soruyordu o kız  çocukluğunda....
ve annesi de ona 
"o olacak, kaderde ne varsa...
geleceği görmek elimizde değil...
olacak, ne olacaksa ...."   
diyordu...


yıllar sonra o kız çocuğu büyüyor 
ve aynı cümleleri evladına kuruyordu...
muhteşem bir şarkıydı....


çayın demini ayarlayıp
bir sigara daha yakıp 
kaloriferin önünde durup 
doris day'i defalarca 
dinlemenin zamanıydı artık...

öyle yaptım ben de...

                                  *****
günlerdir memleketin her yeri beyazlar içindeyken
günlerdir ankara bembeyazlar içindeyken
bunlar geldi geçti geldi geçti aklımdan...
oturdum yazdım ben de...
aradan tam 30 yıl geçse de...

neler olmuştu o geride kalan 30 yılda...
ve kimbilir bundan sonra da neler olacaktı...

ne diyordu annesi kızına;
"o olacak, 
kaderde ne varsa...
geleceği görmek 
elimizde değil...
olacak, 
ne olacaksa ...."


olsun bakalım...
buradayız, bekliyoruz, bekleriz...

( murat örem / 09 ocak 2017 / ankara...)