*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

14 Haziran 2015 Pazar

büyük çoğunluk sevgili olsun, karı koca olsun, bir elmayı dişlerken bile değirmez dudağını karşısındakinin ısırdığı yere…titrememiştir bir buluşma öncesinde bacakları…sabırsızca beklerken sevdiğini, gözüne akrep yelkovan kaçmamıştır hiç…ne kadar yazık...



Yukarıdaki fotoğrafta  ne görüyorsunuz…
Ne görüyorsunuz yukarıdaki fotoğrafta…

Gökyüzünü mü…???
Demir parmaklıkları mı …???
Balkonları da odaların ruhsuzluğuna indirgeyen cam duvarları mı ???
Kadınların bir dönem meftun oldukları fiskos masasını mı ???

Soldaki çiçeği mi ?
Sağdaki çiçeği mi ??
İki çiçeği birden mi ???

Cam çaydanlığı mı ?
Estetik metal saksıyı mı ???

Hepsini birden mi ?

Yukarıdaki fotoğrafta  ne görüyorsunuz…
Ne görüyorsunuz yukarıdaki fotoğrafta…

Hadi kallavi bir soru daha ….

Hangi çiçek daha önce ölecek…???

İkisi birden iyi bakılsa da yine de  hangisi daha erken  toprak olacak ???
Hangisi topraktan beslense de yine toprağa daha önce gidecek…

Bilebilir misiniz bunu…?
Kesinlikle bilebilir misiniz ??
Kat’iyen bilebilir misiniz ???

Yalnızca tahmin edebilirsiniz yapraklarına çiçeklerine toprağına bakarak…
Ama kesinlikle bilebilir misiniz..

Peki bir soru daha…
Daha kallavisinden ….

Bütün  bu soruları cevaplamadan  önce en temel soruyu sordunuz mu ?
En hakiki soruyu sordunuz mu ?

Hangi çiçek daha gerçek çiçek diye sordunuz mu ?

O zaman biz size söyleyelim….
Fotoğrafın solundaki çiçek daha çiçek çünkü havaya suya bakıma ihtiyacı var…
Çünkü insana ihtiyacı var…

Sağdaki çiçeğe gelince…
Çiçek görünümlü bir plastik o…
Yaprağıyla çiçeğiyle bir plastik o…

Duruşuyla edasıyla pis bir plastik o…

Çöpe atılmazsa , güneşte cayır cayır yanmazsa sizi de çocuğunuzu da çocuğunuzun çocuğunu toprağa gömecek kadar uzun yaşayacak bir  rezil plastik çiçek o…

Bakmayın pembe yeşil gülümsediğine….
Bakmayın size uzaklardan yakınlardan el ettiğine…
Pis bir plastik o…
Rezil bir plastik o….

Peki siz şu hayatta ne istersiniz…
Bir çiçeği emek emek büyütmeyi mi …
Bir sevgiyi emek emek büyütmeyi mi…

Bir gün hak vaki olduğunda çiçeğinizi de sevginizi de toprağa vermeyi kabullenmeyi mi …Yoksa bir plastik denizinde sonsuza dek yüzüyor görünüp  o pis kauçuk kokusunu soluya soluya ölmeyi mi …

Fotoğrafın solundaki çiçeğin suyunu toprağını güneşini ihmal ettiğinizde o da sizi ihmal eder çünkü canlıdır o da sizin gibi…Karşılıklı ihmal ettiğinizde önce o ölür çünkü sizin ona muhtaçlığınızdan daha fazladır o canlı çiçeğin  size muhtaçlığı…

Fotoğrafın sağındaki çiçeği ihmal ettiğinizde bir plastiğin umrunda bile olmaz bir insanın ilgisizliği…Arsızca yaşar(!)  o plastik,  muhtemelen sizi de gömene dek…

Şimdi başa dönelim…
Soruları katmerlendirelim…
İnsan neden yaşar …
İnsan niye yaşar…
İnsan niye sever…
İnsan niye kızar…

Boşuna mı diyordu gürül gürül sesiyle  büyük usta Çetin Altan ;
birinden en fazla ne kadar nefret edebilirsin...”
sorusuna cevap olarak ;
“Ne kadar seversen o kadar büyüktür nefretin…” 
diye üstüne basa basa…

Soruyu tekrarlayıp yazıyı toparlayalım ;
İnsan niye sever ????

Bir plastik denizinde,  kauçuk kokusunda sonsuza dek yaşamak için mi ???
Emek emek büyüttüğü bir çiçek bahçesinde gerçek sevgiyi ve gerçek nefreti yaşamak için mi ???

Etrafınıza bakın…
Etrafınıza iyi bakın…

O ,  .iktirici facebook fotoğraflarındaki elele tutuşan plastikkereplastik kadınlara erkeklere değil ama…
Etrafınıza iyi bakın…

Büyük çoğunluk , sevgili olsun , karı koca olsun , aile olsun bir elmayı dişlerken bile değirmez dudağını karşısındakinin ısırdığı yere….

Tatmamıştır o duyguyu…

Titrememiştir bir buluşma öncesinde bacakları…

Sabırsızca beklerken sevdiğini gözüne akrep yelkovan kaçmamıştır hiç…

Anaları babaları seçmiştir kurukafa suratlı heriflere evde kalmış koca memeli küçük beyinli kızları gelin diye,kadın diye, eş diye…

Ama daha uzun sürer o kauçuk aşklar , evlilikler , aileler…

Bir de , seviyorsak sevdiysek yanalımulanpisipisineyanalımulancılar vardır….
Sevgiyi de yaşarlar dibine kadar…
Nefreti de…

Bir elmayı da dişlerler dibine kadar karşılıklı,  dudakları da karışır birbirine tükürükleri de sitemleri hatta küfürleri de yıllar boyunca…

Bu yanalımulanpisipisineyanalımcılar öyle alışırlar ki dişlemeyi her şeyi birlikte…Günlerden bir gün bir bakarlar ki, diş izleri geçmiştir birbirlerinin gözlerine yüzlerine ruhlarına…

Öyle keskinleşmiştir ki dişleri,  farkına bile varmazlar kendi kuyruğunu yemeye çalışan tarihteki ouroboroslara benzediklerinin…

Şimdi başa dönelim…
Soldaki çiçeğe iyi bakalım…
Çünkü o yaşayan bir çiçek…
Sevgiye ilgiye güneşe suya ışığa gülümsemeye hazır bir çiçek…

Sağdaki çiçeğe de iyi bakalım…
Ama ne mal olduğunu bilmek için !!!

Birileri  kauçuk kokulu pis plastik çiçeklerine yalandan bakarken
Biz pisipisine yanalım diye diye
Bütün bedelleri ödeyeceğimizi bile bile
Sol memenin altındaki cevahire de kararmasın diye iyi bakalım…

Çünkü her şey geçecek
ve en sonunda
sol memenin altındaki cevahir
diye tanımlanan
o yürek söyleyecek
en hakiki türküyü…

zamanında
hangi mutlulukları yaşayıp yaşattıysa
yine o cevahir ödeyecek en ağır bedelleri…

ama utanmadan…
ama aslını inkar etmeden…
ama
“yaşadım
erik ağaçları şahidimdir…”
diyerek…

( murat örem / 14 haziran 2015 / ankara…) 


8 Haziran 2015 Pazartesi

kim ne derse desin ; türkiye , büyük bir ülkedir… türkiye , kadim bir ülkedir…türkiye , ortadoğu girdabına girmeyecek kadar tecrübe kazanmış bir ülkedir…ama laf aramızda sever türkiye , uçurumun kenarına kenarına gidip aşağıya bakmayı…



Kim ne derse desin ;

Türkiye büyük bir ülkedir…

Türkiye kadim bir ülkedir…

Türkiye ,  ortadoğu girdabına girmeyecek kadar bedel ödemiş bir ülkedir…



Ama aynı Türkiye kaotik ve kadir kıymet bilmez de bir ülkedir…

Aynı Türkiye , binlerce fidanını  toprağa vermiş de bir ülkedir…



Çünkü Türkiye , kurulduğu günden bu yana okumuş yazmışlarını itip kakmayı marifet saydıkça,  yaratılan boşluğu ,  düşünmeyi , okuyup yazmayı hafifseyenler doldurmuş, kalemin, aklın, fikrin sesi daha az , fason entelektüellerin ve silahların sesi daha çok duyulur olmuştur…  



Türkiye ;  entelektüellerini  ha bire istiskal eden tarihi ve insanlarıyla  dolu olsa da , düşünüyor gibi görünüp kendini sabit bir duvara yaslayan ve kişiliksiz fason entelektüellerle / akademisyenlerle  donansa da (!) ,  hala,  hakkıyla  bağımsız düşünen yürekli ve vicdanlı insanlarına çok şey borçlu olan bir ülkedir…



            Tuğrul Tanyol seçim öncesindeki  yazısının girişinin farklı yerlerinde manifesto misali kitabın ortasından konuşarak şunları diyordu üç beş gün önce ;  

“Türkiye’nin ciddi bir entelektüel temizliğe gereksinimi var.

Bir ülkeyi ve halkını ileri götüren güç,  siyasetçilerinden çok entelektüel birikimidir.

Fransız devriminden, Rus devrimine, oradan Tanzimat’a ve Cumhuriyetimize uzanan çizgide hep entelektüeller yol gösterici oldu, zaman zaman siyasete girdi.



Küresel çağda yeni bir gerçeklik ortaya çıktı, Türkiye de onun bir parçası.

Düşünen insanlar ortadan çekildi, yerini yarı gazeteci, yarı medya üyesi, yarı cahil bir kitle aldı.(…)



Ne okuduğu kuşkulu, kitap adları ve yazarları dışında fazla bilgisi olmadığı her günkü yazı ve yorumlarından kolayca anlaşılabilecek bu yeni insan tipi yaklaşık 20 yıldır kamuoyu oluşturma görevini üstlenmiş durumda…(…)



Bize, entelektüelin ‘muhalif’ kimliğini yok sayan bir ‘sahte’ entelektüel sundular. Medyanın görevinin iktidarları eleştirmek olduğunu unutup yürütmeyle ilişkisi olmayan muhalefeti topa tuttular ve halkta, muhalefet ile ilgili, ‘Bu adamlardan bir halt olmaz’ duygusunun yerleşmesini sağladılar.(…)



Kim ne derse desin ;

Türkiye , büyük bir ülkedir…

Türkiye , kadim bir ülkedir…

Türkiye , ortadoğu girdabına girmeyecek kadar tecrübe kazanmış bir ülkedir…

Ama laf aramızda sever Türkiye , uçurumun kenarına kenarına gidip aşağıya bakmayı…



Türkiye , bir asra yaklaşan tarihinde , ölüm de dahil hangi bedeli öderse ödesin görüp anladıklarını yazıp söyleyen namuslu ve yürekli entelektüellerine çok şey borçlu olan bir ülkedir…



Namık Kemal de geçmiştir bu topraklardan…

Şinasi de…

Ahmet Rasim de…

Cemil Meriç de…

Aziz Nesin de…

Yaşar Kemal de…

Kemal Tahir de…

Oğuz Atay da…

Nazım Hikmet de…

İdris Küçükömer de…

Peyami Safa da…

Necip Fazıl da…



Bu isimlerin hepsinden görüp anlamak isteyenlere bir şey kalmıştır…

Bu isimlerin hepsinden , görüp anlamak isteyenlere çok şey kalmıştır…



Çok şey kalmıştır ama aynı Türkiye düşünen insanlarının kıymetini bilmeyen de bir ülkedir…



Oysa ;

Düşünen insan , bir kürsüde ders veren akademisyen olmak zorunda değildir..

Düşünen insan , ekranlardan büyük laflar etmek zorunda  değildir…

Düşünen insan , hayatın renklerini arayan insandır…

Düşünen insan , gerçeğin renginin gri olduğunu bilen insandır…



Ve bilir misiniz ki

Çocuklarının nasıl bir evde / ülkede yaşayacağına kafa yoran anne de düşünen insandır…

Bir çatının altında  bütün fikirlere yer veren ve pek hak etmese de çocuklarının kendisine en ağır lafları  ettiğini defalarca yaşayan ama bunu da tolere etmeye çalışırken ömründen ömür gitse de  yutkunan  baba da düşünen insandır…



Ve bütün insanlar gibi düşünen insanların da yanlışları vardır…

Zaafları vardır…

Sıradan zevkleri vardır…

Çelişkileri vardır…

Kaygıları, korkuları, umutları, acıları, aşkları , nefretleri  vardır…



Ülkesine, ailesine , sevdiklerine dair umutları vardır…

Düşünen insanları büyük kalabalıktan , kara çoğunluktan ayıran en kıymetli tarafları da hayata ve hayatın her anına emek vermeye çalışmalarıdır…



Evlerine emek vermişlerdir…

İşlerine , eşlerine emek vermişlerdir…

Çocuklarına emek vermişlerdir…



Bütün bunları yaparken yaşadıkları ülkenin sorunlarından da kopmamışlar ve hepsinin üstüne bir doğdukları toprakların acılarını, kahırlarını , umutlarını kendilerine dert edinmişlerdir düşünen insanlar,   büyük çoğunluğun aksine…Bu yüzdendir akraba ziyaretlerinde çekirdek çitlemek yerine evlerine kapanmaları, okuyup yazmaları , yetiştirdikleri çocuklarının  üzerlerine kendilerinden vazgeçerek ve hiçbir şey beklemeden manen maddeten titremeleri…



Verdikleri her emekle biraz daha yorulmuşlardır…

Çünkü onların da yürekleri manda gönünden değildir…



Evde , okulda , sokakta , işyerinde , ailede… düşünen insanlarını bu kadar hırpalayan bir toplum, bir aile, bir ülke  elbette hemen yok olmaz…Zaten , hangi badireyi atlatırsa atlatsın hiçbir toplum , hiçbir  insan , hiçbir topluluk küt diye yok olmaz…

Ama her darbe yaralar ve sonuncusu öldürür …



Bu yüzden latinlerin

“vulnera omnis ultima necat…” 

özdeyişini unutmamakta yarar vardır…



Atılan her okun

bir girerken

bir de çıkarken

onulmaz yaralar açtığını

bilmekte yarar vardır…



sonra ,

çok geç olur ki

onarmaz artık

yaraya dokunan eller…



( murat örem / 08 haziran 2015 / ankara..)

-fotoğraf  / dicle.tumblr.com- 

6 Haziran 2015 Cumartesi

“çocuklarınızın nasıl bir dünyada hangi koşullarda yaşayacağı korkusu kara bir taş gibi böğrünüze mi oturdu"




günlerdir…
haftalardır…
aylardır…
yıllardır…
çok mu yoruldunuz …?
çok mu bunaldınız…?


duvarlar üzerinize mi geldi…



hayat üzerinize mi geldi…
yaşatılanlar üzerinize mi geldi…


“çocuklarınızın nasıl bir dünyada 

hangi koşullarda yaşayacağı korkusu

 kara bir taş gibi böğrünüze mi oturdu"




gücünüz mü kalmadı
umudunuz mu kalmadı…


insan olduğunuzu unutmayın…
insan olmanın güzelliğini unutmayın…


sanat düşünen insanın gücünü unutmayın…


en karamsar anınızda bile
şiiri unutmayın…

iyi şiiri unutmayın…



( murat örem / 06 haziran 2015 / ankara…)