*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

4 Mart 2015 Çarşamba

Ve çeliğe birlikte su verirdik… Ve çeliğe birlikte su verdik…





          İnternetin başında günün mütemmim cüzü misali onlarca makaleyi kah merakla kah görev duygusuyla,  en çok da tütün bağımlılarının söylene söylene sabahın ilk sigarasını  yakmaları ve kendilerini o bağımlılıktan kurtaramamalarının tadı  ve kahrını garip biçimde aynı anda yaşadıkları duygusu  misali okurken,  az önce bir cümleyle karşılaştım…

Dünyaya baktığı yeri ve cümlelerini önemsediğim yazar,  siyasetten , ekonomiden, dünyadan şundan bundan bahsedip , sözü , gözümüzün önünde olan bitenlere getiriyor ve cümlenin sonunda “ diplomaside siyasette ekonomide günlük didişmelerde her  kavganın , her gerginliğin önüne arkasına sağına soluna iyi bakın , çok şey göründüğü gibi değildir… siyasetin içinde yalandan barışmalar kadar yalandan kavgaları da görüp  anlamaya çalışın….fotoğrafı iyi okuyun…” diyordu…

Makaledeki bu cümleleri okurken “yahu dedim “  kendi kendime  geldik gidiyoruz habire mi yalan ayıklayacağız televizyon ekranlarından, haber sitelerinden, politik tartışmalardan, gelenevrakgidenevraklardan, ev hali,  iş hali konuşmalarından,  şundan bundan…”

         Bu cümleleri mırıldanıp bilgisayarın başında kendi kendime acı acı gülümserken aklıma Umur ve Arda geldi…Çok şeyi çok keyifle paylaştığımız zamanlarda bazen tatlı tatlı damarına basardım ev halkının , peki doğrusunu söyleyeyim , çoğu zaman damarına basardım ev halkının ve  Umur’la Arda’dan onlar büyüdükçe şu cümle hemen gelirdi ; “şu it murat örem gülüşü dudaklarına yapıştıysa yine  vardır bunda da bir çapanoğlu…vardır bunda da bir hınzırlık…vardır bir hinlik…gerçeği söyle…gerçeği anlat…gerçeği paylaş…”

Aramızda bir oyundu bu…
Aramızda oyundu bu…

Laf aramızda, onlar  küçücükken iyi esnetirdim sinirlerini çocuklarımın…

Çeliğe iyi su verirdim…
Çeliğe iyi su verdim…

En çok da evdeki basket maçlarında çocuklarla iddiaya girer kazanırsam peşini bırakmaz görünürdüm kazancımın ve üstlerine üstlerine gider en sonunda da hadi hadi bu seferlik saymayalım, yok sayıyorum kazandığımı diyerek işi tatlıya bağlardım…Fakat bu anlattığım kadar kısa sürmezdi hiçbir zaman…Enikonu kaybetmenin acısı otururdu yüreklerine çünkü çeliğe su vermek gerekirdi…

Kaybettiğimde de,  ki kaybettiğim de çok olurdu  mutlaka ama mutlaka bilerek çamura yatar çeliğe daha da su verirdim…

Önce kızarlardı bana…
Önce küserlerdi bana…

Ve  çeliğe birlikte su verirdik…
Ve  çeliğe birlikte su verdik…

Sonra birlikte gülerdik…
Sonra birlikte kızardık…
Sonra birlikte konuşurduk…
Sonra birlikte….
          
         “Yalana , yalandan kavgalara dikkat edin ey okurlar…” deyince bugünkü makaledeki yazar da , hem yıllar içinde bu olan bitenler geldi aklıma hem de o güzelim türküyü ilk dinlediğim gün ;

2013’ün nisanıydı…
         Yollardaydım…
         Başımda bulutlar vardı…
         Havada kara bulutlar vardı…
        
Yollarda yağmur vardı…
         Hem de ne yağmur…
        
Damlalar;  arabanın camına , uykudan uyandırmaya kıyamadığınız evlada minicik minicik dokunan parmak uçlarınız gibi değil de , hoyrat bir elin birbiri ardına patlayan tokatları  gibi vuruyordu…

         2013’ün nisanıydı…
         Yollardaydım…
         Başımda bulutlar vardı…
         Havada kara bulutlar vardı…

         Yollar rahmete kesmişti…
         Yağmur yağıyordu…

         Arabanın içindeki yolcular huysuzdu…
         Şoför tetikteydi…
Şoförün de yolcu tarafı huysuzdu da,  şoför tarafı tetikteydi.

Yol adım adım bitecekti…
Yağmur duracaktı…
Biliyorduk…

         Başlayan her şey bitiyordu…
         Biliyorduk…
        
Biliyor muyduk ?

         Kocaman yeşil ve sert kabuklu karpuzun tam ortasına giren bıçak başlangıçta zorlansa da sonra nasıl yolunu bulup önce ikiye sonra yine ikiye sonra yine ikiye bölerek karpuzu yolunda ilerliyorsa,  suları yara yara ilerliyordu şoför de yolcular da…

         Derken ,  derinden bir türkü sesi doldurdu arabanın içini…
        
genç dolgun bir kadın sesi tane tane söylüyordu ;

“Sağım yalan solum yalan
Giden yalan dönen yalan
Döndüm baktım dünya yalan
Senin gibi senin gibi..”

         2013’ün nisanıydı…
         Yollardaydım…
         Başımda bulutlar vardı…
         Havada kara bulutlar vardı…

         2015’in martındayız…
         Başımdaki, havadaki bulutlar da hep aynı ,
kah karanlık kah aydınlık ….

         Amma, bütün bunlar bir yana 
         Anadolunun  ve bölgenin üzerine gelen kara bulutlara  bakıyorum da            
        ürküyorum…..

         ( murat örem / 04 mart 2015 / ankara ) 
       - fotoğraf / arda erhan örem / ocak 2015 / -






3 Mart 2015 Salı

Rapay…bardak nerede ve ne zaman dolup taşıyordu ? ayna nerede “can kırıklı” kaleydeskopa dönüşüyordu ? bellek nerede kırılıyordu ?





          Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaşadığım ilçede ne çok gördüm onu…
        
Rapay derdi ilçenin insanları ve belli belirsiz bir korku saygı karışımı geçerlerdi yanından daima…

İnsan içine çok karışmazdı Rapay…

Ya da
içine karışmak için
insan arardı da; 
pek bulamazdı !!!
                 
Şimdi sisli bir bulutun arkasına saklanmış yıllar öncesine enikonu gitmek isteyen zihnimde beliren resmini o kadar flu hatırlıyorum ki; gözü nasıldı kaşı nasıldı yüzü nasıldı Rapay’ın çıkaramıyorum…

Ama bütün Rapaylar gibi sakallıydı…
Yüzü kavruktu…
Elleri nasırlıydı…
Tırnakları kirli, çehresi kırış kırıştı Rapay’ın…

Aklı , biz fanilerin  aklından  farklıydı…

Bazen metruk binalı bir arsanın içinde günler boyunca kalın tahtalardan enikonu gemi yapmaya kalkar , sonra bir gün büyük aynaları yan yana getirir garip düzenekler kurar güneşin enerjisinden yararlanarak tencerelerin içinde bir şeyler ısıtıp pişirirdi…

Mutlaka ama mutlaka bir şeylerle uğraşırdı…
Başladığı işi bitirdiği çok görülmezdi Rapay’ın…
O kadar çok işi vardı ki…

Bağırıp çağırmazdı, insanların üzerine yürümezdi , muhtemelen iyi sigara içerdi ve yine muhtemelen,  bütün muhtemelleri aşarak varmıştı o limana…

Bazen ilçenin o asfalt yolunun kenarında saatlerce yürürken görürdü ahali Rapay’ı…Üstü başı kendine özgü bir ahenk içindeydi…Hasır şapkasının içinden çıkan tel parçalarının, kumaşların , raptiyelerin , çivilerin mutlaka bir anlamı mutlaka bir işlevi olmalıydı…

Dünyanın her yerinde her zaman çocuklar sever gariplikler üzerinden garip ve ürkütücü cümleler kurmayı…Bu yüzden arkadaşlarımın da sohbetlerinde mutlaka Rapay’a çıkan cümleler olurdu…

Onlar o cümleleri kurarken ben daha iki haneli yaşların en başındayken bile, mesela  türkiyenin spor takımlarının neden bol mağlubiyetli günler geçirdiği hakkında, mesela  ürkütücü sağlık ocaklarında neden sevimsiz beyaz floresan lambalar kullanıldığı hakkında kendimce  kafa yoran sevimsiz meşguliyetleri olan ve kibirli bir erkek çocuğu olduğum için bu tür laflara pek karışmazdım…

Rapay’ı önemsemiyormuş gibi yapardım ama önemserdim.
Hayatım boyunca hiç çocuk ol(a) mayan büyük ve daima huzursuz aklımla Rapay’ın zihninin içinden geçen cümlelerin nerelerde ve ne zaman kısa devre yaptığını merak ederdim…

Rapay sıradan bir fani değildi …
Ama Rapay sıradan bir meczup da değildi…
Deli hiç değildi…

Efsaneler çoktu Rapay hakkında da..
Bugün hiçbirini hatırlamıyorum…

Çocukluğumdan beri neden sorusunu nasıl sorusundan daha çok sevdim ve efsanelerin genellikle nasıl sorusuna cevap verdiğini bildiğim için çok da umursamadım efsaneleri…

Rapay’la ilgili efsaneler hakkında da bu yüzden böyle bellek silici  bir tavır geliştirmiş olabilirim…

Hep sordum, hep soracağım ;
Bir insan,  hayatın neresinde ve hangi evresinde,  kendini de tanımlamak zorunda kaldığı o mücavir alana !  ağız ve ruh dolusu  “ha   .iktir” çekerdi…

Bunun  esbabı mucibesi neydi ki ?

Bardak nerede ve ne zaman dolup taşıyordu  ?
Ayna nerede  “can kırıklı”  kaleydeskopa dönüşüyordu  ?
Bellek nerede kırılıyordu ?

Zaman mekan insan hayat kainat nerede birbirine eklemleniyor ve nevi şahsına münhasır bulamaç halini alıyordu ?

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaşadığım ilçede ne çok gördüm onu…
         Rapay derdi ilçenin insanları ve belli belirsiz bir korku saygı karışımı geçerlerdi yanından daima…

         Sonra ben büyüdüm…
         Çocukluğum Kaf Dağının ardında kaldı…
        
Öylesine kaldı ki ; boyumu geçen çocuklarıma seslenmek için bile
mont blanch    tepesindeki  güneş bulutlara teslim oldu…
        
Bu arada Rapay da  zihnimin bir köşesinde yıllarca uyudu uyudu uyudu…
Bir güneşlivemartlıveankarasabahında uyandı Rapaylı zamanlar…

Sonra ben büyüdüm…

O kadar büyüdüm ki ; ayrılıkla ölümü ve dahi yoklukla yalnızlığı  bir terazide tarttığımda bile aklım , mantığım  vicdanım ve haklılığım ağır geldi…

Sonra ben bir daha büyüdüm…

Bir sigara daha yaktım…

Bir selam daha aldım….

Bir kahve daha içtim…

Bir güzel insan daha tanıdım…


Dedim ki ; 
Rapay da güzel insandı…
İnsandı…

Kirli tırnaklarının arasında tuttuğu sigara
Güneşe bakan yüzü
Ve "can kırıklı"  kaleydeskoplu bakışları
Ulus Baker’in  Rapaylı yüzünü  hatırlattı bana yeniden…


ve Erhan dayımın o unutulmaz cümlelerini   ;

“insanlara güven murat 
                           ama insanları iyi belleyerek…”

( murat örem / 03 mart 2015 / ankara…)

-başlıktaki resim / salvador dali -







        

1 Mart 2015 Pazar

yaşar kemal ; "...yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir. yalan teşkilat kurmuş....doğru yalnızdır..."





“ Kendine güvendiğin için yalancı değilsin.
Yalan dolan bilmediğin için yalan karşısında yenileceksin.

Yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir.
Yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır.

Yalanın geleneği var,
senin doğrunun her gün yeniden yaratılması gerek.
Her gün bir şafak çiçeği gibi yeniden açması gerek.

Sen yenileceksin.
Yenilmenin tadına varacaksın.
Doğru yenilmeli.
Yenilmeyen doğru yenmiş sayılmaz.

Doğru yenile yenile öyle keskin bir hale gelmeli ki...
Yüz bin yıl su altında yıkanmış, düzelmiş çakıl taşı gibi..”
                                                        Yaşar Kemal / Teneke

Dün düştü ajanslara haber ;   “Yaşar Kemal öldü” diye…

Bir tatil gününün rehaveti içindeyken aldım haberi ben de…

Bekliyordum uzun süredir bu üç cümleyi ve itiraf edeyim ki içimden bir oh çekip şunları dedim mırıldana mırıldana  “bitti işte usta ; senin dünya esaretin ne mutlu ki  bitti . bizimki devam ediyor , sen bir kardelen gibi her kışın her şafağın ardından yeniden yeniden açacaksın Türkçemiz durdukça…”

Şu yazının başındaki  dağ gibi sıradağ gibi cümleler de , bilenler bilir ki
ve  bilmeyenler için altına not düştük ki;  Yaşar Kemal’in onlarca yıl önceki  “teneke”  isimli eserindendir…

Hadi kitabın ortasından konuşup yazalım hemen,  aklımızdan geçenleri ;
Zorunlu eğitim diye diye, öyle böyle diye en az 15 yıl boyunca kurulmuş saat gibi okullara gönderdiğimiz çocuklarımıza metamatikte, yabancı dilde, edebiyatta, geometride , güzel sanatlarda ve tabi ki hayat pratiğinde bir arpa boyu yol aldıramayan eğitim sistemi yerine,  her gün döne döne yalnızca şu cümleler okutulsaydı bile , inanın ki bu çocuklar yalan ve doğru arasındaki ilişkinin keskinliğini idrak edip daha özgüvenli , daha sorumluluk sahibi daha ülkelerine , insanlarına dönük çocuklar  olurlardı…

Türkiye de başka bir yer olurdu…
Ama bu kadar oldu…

Ne diyor Yaşar Kemal şu cümlesinde ;
Kendine güvendiğin için yalancı değilsin.
Yalan dolan bilmediğin için yalan karşısında yenileceksin.

Yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir.
Yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır…”

Genç insanlara habercilik dersi verdiğim yıllarda , sınıfa girdiğim ilk anda ülke veya dünya gündemiyle ilgili olmayan bir flaş felaket  haberi verir hemen yorum yapmalarını isterdim. Dersin başında felaket haberi alan öğrenciler uğuldamaya başlar , uyuklayanlar gözlerini açar ve sırayla yorum yapmaya başlardı.  Birbirinden çok uzaktaki yorumlarda herkes durduğu yere göre hemen bir tarafı kesin biçimde suçlar , diğer tarafı gözü kapalı aklamaya çalışırdı.

Bütün yorumlar bittikten  şu cümleyi kurardım ben de ;

“ herkes bir rahatlasın, bu olay olmadı, bu felaket yaşanmadı…fakat felaketin büyüğünü sizin zihinlerinizde , sizin önyargılarınızda gördüm ben…çünkü hepiniz olayın daha aslını öğrenme çabası içine bile girmeden büyük ve boyunuzu aşan önyargılı yorumları yapıverdiniz…kaldı ki sizler bu toplumun nispeten eğitimli çocuklarısınız…sizler bu kadar keskinleşmeye meyyal olduktan sonra varın gerisini siz düşünün”

Bu cümleden sonra sınıfta  o büyük büyük yorum yapan suratlar düşer, çehreleri belli belirsiz bir utanma ve sorgulama duygusu sarardı…Ben de hemen arkasından şu dizelerini okurdum Nazım Hikmet’in ;
“annelerin ninnilerinden
spikerin okuduğu habere kadar
anlamak yalanı
anlamak, 
gelmekte ve gitmekte olanı..”

ve hemen  öldürücü cümleyi kurardım ;
“habercilik, haber, haber okuma ve aktarma ;  yalanı ayıklama işidir..”

Sonraki derslerin hiçbirinde uyuyan olmazdı…
Sınıftaki bütün öğrencilerle  yalanı ayıklamaya başlardık…

O öğrencilerimin çoğu bugün hala hocam derken bana ağızlarından on tane hocam kelimesi çıkar ve çoğu yalanı ayıklamayı başaran insanlardan olmuştur…

Benim de bahtiyarlığım bu işte..

Ne diyordu Yaşar Kemal ;
“…Yalanın gücü doğrunun güçsüzlüğünden değildir.
Yalan teşkilat kurmuş, doğru yalnızdır…”

Evet değerli okur…
Yalan teşkilat kurmuştur…
Dünyanın en büyük teşkilatıdır yalan network’u..

Siyasette, aşkta, işyerinde, evde , sokakta , ailede, haberde …
her yerdedir yalan…

Türkiye’nin ve dünyanın siyasi tarihinde de yalan üzerine ayaklanan kitlelerin oluşturduğu hercümerç üzerinden yaşanan onlarca felaket , dram , trajedi vardır…

Bireysel tarihinizde de onlarca kere karşılaşırsınız yalanla…
İsa’nın etrafındakilere söylediği gibi “ilk taşı günahsız olan atsın” misali, yalansız insan da yoktur…yalanın çıkmadığı ağız da yoktur…

fakat bazı yalanlar çok ağrına gider insanların , toplumların…
onca yıl aynı  yolu yürüdüğünüz dostunuz, sevdiğiniz, akrabanız, kardeşiniz, evladınız, eşiniz  size ve etrafınıza  ortak geçmişinizle ilgili hançerli yalanlar attığında göğsünüzün ortası yangın yerine döner…

ömrünüzü bir yapıyı ayakta tutmaya adamışken
ömrünüzü bir yapıyı yeniden kurmaya adamışken
ömrünüzü ömürlere adamışken
yalanın bu kadar kuyruklusuna yuh kere yuh dersiniz…

sonra şu cümleleri gelir Yaşar Kemal’in aklınıza ;

“ Yalanın geleneği var,
senin doğrunun her gün yeniden yaratılması gerek.
Her gün bir şafak çiçeği gibi yeniden açması gerek..”

Evet sevgili okur
Türkiye gibi aklını kiraya vermeyi seven toplumlarda
Yalanın geleneği var
Cehaletin geleneği var
Vasatlığın geleneği var…

Ama bizim de aklımız var, vicdanımız var, tarihimiz var…
İstanbul’daki öğrencilik yıllarımda bir genç adam olarak Galatasaray Lisesi’nin önünde dalgın dalgın kocaman kocaman yürürken çok karşılaştığım , iki üç cümle kurduğum  Yaşar Kemal ölmüş diyorlar…

Ölsün…
Yaşar Kemaller de ölsün…

Aziz Nesinler…
Cemal Süreyalar…
Behçet Necatigiller…
Cemil Meriçler…
Kemal Tahirler…
Orhan Kemaller…
Bekir Yıldızlar….

Ne kadar öldüyse…
Yaşar  Kemaller de o kadar ölsün…

O kadar öldü...

Biz yaşayalım; 
Taşı kırmakta ustalaşa ustalaşa
Dostu düşmandan ayırmakta ustalaşa ustalaşa
Yaşayalım….

Vakti saati gelince de
"o güzel atlara binip o güzel insanların..."   yanında olalım…

( murat örem / 01 mart 2015 / Ankara…)  

-fotoğraf / güneş karabuda-



meraklısı için not ; 2013 yılının ekim ayında yazmıştık şu yaşar kemalli yazıyı...
üzerine tıklayarak okuyabilirsiniz....

http://yedigunyazilari.blogspot.com.tr/2013/10/teneke-gozu-aclarn-arsz-tarihi.html