*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

8 Mayıs 2014 Perşembe

iyi edebiyat zamanı..." rıfat bey " zamanı....




peter bitchsel    ne diyordu ;
        
eğer bir gün ortada hiç kitap kalmazsa, evimde kitaplarım var, onların hepsini bir daha okuyabilirim.
ve hepsini bir daha okuyuncaya kadar epey yaşlanırım herhalde."

zamanında bir çok hakiki edebiyat dergisinde de yayınlanmış ve görme engelliler için farklı dillerde seslendirilerek yurt içi ve yurt dışı milli kütüphanelere de kazandırılmış  olan aşağıdaki hikayeyi  hakkını vere vere okuyun…

kadınların ve erkeklerin
kadın ve erkek olmaları farketmeden  
önce  insan olduğunu unuttuğu bir çağda  
her şeyin ucuzladığı zamanlarda
kendinize nitelikli gaileler bulun…

insan yalnızca yiyip içip üreyen bir canlı değildir…
tek bir insan bile çok kıymetlidir
ve insan “ eşrefi mahlukattır…”

bunun daha çok farkına varmak için
kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına demeyin…
boş dedikodularla ömrünüzü heder etmeyin…

ve kardeşim ayşın’la
onun yıllardır yazdıklarıyla, çizdikleriyle
övünmelerimi de  yadırgamayın…

iyi okumalar, 
hakkını vererek
okuyarak , yazarak, düşünerek yaşamalar...


( murat örem / 08 mayıs 2014 / ankara…)

-fotoğraf / ayşın örem alptekinoğlu / 2010’lar / susurluk- 

                                  ************



           Rıfat Bey öldü...

Gri merserize hırkasını alelacele apartman kapıcısına verdiler. Ayakkabılarını  soğumuş bedeni daha evden çıkmamışken çöp bidonunun yanına koydular. Bir gece yarısı çöpçülerin bağırışlarını duydum  “Bir pençe yaptırırsam senelerce giyerim  kar suyunu bile geçirmez bu botlar...” diyordu biri,  ötekine.

Sardunyalar,  babasız kaldı Rıfat Bey...

Karınızın kesin talimatından korkunuzla  habire kovalamak zorunda kaldığınız ve her tarafı boklayan  kuşlar da nedense konmuyor balkonunuzun demirlerine birkaç gündür...

Aslında siz onları kovmak istemediniz, biliyorum...
Kolunuzun birini yarım açıp “Hadi gidin... Boklamayın buraları ” derken, diğer kolunuz hiç kıpırdamazdı. Bu yüzden mi balkondayken elinizin birini hep artık kapıcının olan gri merserize hırkanızın cebine sakladınız  Rıfat Bey ?

         “7 gün ” mevlüdünüz  çoktan okundu evinizde...

Belki inanmayacaksınız ; misafirden misafire kullanılan ve yıllardır insansızlık kokan büyük odayı , altın bilezikli, tombul parmaklı , semirmiş bedenli ve iğne oyalı örtülerini  başlarına yalandan örtmüş kadınlar doldurdu, sizin için. Ben onların yalancısıyım...

Değil dünyada,  ahirette bile asla anlaşamayacağına inandığınız ve geçmişte bir çok şeyi burnunuzdan getiren karınız ve kız kardeşiniz   güle oynaya birlikte kardı fıstıklı helvanızı.

İlk kez  çok iyi anlaştılar ama siz göremediniz....
Bence  çok iyi oldu görmediğiniz...
Bu anı görseydiniz , insan denen canlı türüne, kadın denilen o apayrı ve tanımı yapılamamış  türe olan inancınızı iyice kaybeder bir de üstüne  “be mübarekler , madem aranızdan su sızmayacaktı, gareziniz bana mıydı ...?” diye sorardınız en kibar halinizle...

         Balkondaki plastik sandalyelerin üstü naylonla örtüldü .
Sahi o naylon örtüyü hangi gazeteden kaç kupona almıştınız ?
“Pereja” şişesindeki limon kolonyanız yarım kaldı.
Her sabah saçınıza özenle değdirdiğiniz tarağınızı “Barbie” bebeğinin saçlarını taramak için kullanıyor artık torununuz . Tarağın dişlerinden biri kırılırsa işe yaramaz, bunu ben de biliyorum. Muhtemelen yakında o da olacak Rıfat Bey...

Ölümünüzden iki hafta önce pantolon diktirmeye verdiğiniz kumaşı / pantalonu bulamıyor terzi. Belki ütülerken yaktı , belki  o da  bir yalanın peşinde...

Siz de en çok eşinize yalan attınız  kuşları kovalıyor gibi yaparken Rıfat Bey...Bir de haftada bir kırılan pencere camınız için çocuklara, “Bir daha  kırarsanız, topunuzu tahta saplı bir bıçakla keseceğim” dediğiniz zaman  kullandınız sözcükleri yalan atmak için.

Bunu yapmayacağınızı, yapamayacağınızı ikimiz de biliyorduk oysa...
Hatta çocuklar da...
        
Yeni bir yıla girerken ne dilemiştiniz Rıfat Bey?
Gazetelerin verdiği hediye biletlerden birine son model bir araba çıksaydı bağışlar mıydınız?

Benim insanları da arabaları da önemsemediğimi  bile bile kaldırımlara park eden arabalar için ne yapılması gerektiğini niye hep bana sordunuz ?  Neden ilaç fiyatlarına gelen zamlardan hep bana yakındınız...?

         Evli olmadığımı söylemiştim size. Ani bir ameliyat sonrası  tek başıma evimin yolunu bulmaya çalışırken kan ve ter içinde  -ki ikisi de gerçekti- yüreğimin ta içine bakıp aniden  “Neden kızım ?” diye soruverdiniz?

Başka şansım yoktu Rıfat Bey.
Olsaydı kullanırdım, bana inanın.
        
Ben size hep “sen” demek istedim ama diyemedim.
Üzerinde kırk nallı katırların yürüyebileceği bol köpüklü kahveler yapmayı düşledim sizin için. Yorgunluğunuz gözlerinizden kolayca okunurken karınız huysuzca istedi diye koca evi badana yapmaya kalkıştığınızda, camlara damlayan boyaları temizlemek istedim, temizleyemedim.
        
Mezar taşınız ısmarlandı Rıfat Bey...
Bu muhitin en iyi “ölü evi” ustasıymış mezarınızı yapacak olan adam.
Organlarınızı vermediler  siz öldükten sonra , diğer insanları yaşatmak için. Geride kalan siz olsaydınız verirdiniz. En çok da ellerinizi bağışlamak isterdiniz herhalde bir kuşçuya, kuşları besleyip okşaması için.
        
Karınız yokluğunuza dayanamayıp evi satışa çıkardığını söyledi. Eşyalarınızın bazılarını semirmiş bedenli  ve  iğne oyalı örtülerini omzuna atan  kadınlara dağıttı. O hiç sevmediğiniz rahibe işi sehpa örtüleri de, tombul parmaklı, koca memeli kadınlar arasında kapışıldı.

Kocaman bir kamyon evinizin önüne gelip  kalan eşyaları başka bir şehre taşımaya hazırlanıyor şimdi. Komşularınız da dış kapının önünde elinde birer tas su, karınızı yolcu edecekler.

Köşedeki  esnaf , şimdiden karınıza bakıyor melul melul  ve “yaennngeee yapacağmız bir şey var mı ?”  diye soruyor cıvık cıvık...

Siz yoksunuz Rıfat Bey.
Kuşlar da yok.

Size  bir de iyi haberim var Rıfat Bey.

Sardunyalarınızı  talandan kurtardım ve tıpkı bir hırsız gibi evime taşıdım kimse görmeden....

Sardunyalarınız,
rahibe işi sehpa örtüleri kadar rağbet görmedi çok şükür!

Keşke ölmeden sardunyaların nasıl sulanacağını öğrenseydim sizden.
Siz yaşasaydınız da, kuş bokuyla dolsaydı balkonunuz.
Kızıyormuş gibi yapıp kuşları kovalasaydınız.

Ben buna razıydım Rıfat Bey....
Peki siz ölüp gitmeye razı mısınız Rıfat Bey ?
Razı mısınız?      

( ayşın örem alptekinoğlu / ankara /  1998 ..)
                                                                                    




7 Mayıs 2014 Çarşamba

haldun taner ; o, ferhan şensoy'un olduğu gibi benim de annem babamdı..ve annem babam bunu bilirler...


Türk tiyatro tarihinin unutulmaz  eseridir ;  Keşanlı Ali Destanı....  

Oyunun sonunda silahlar patlar, çığlıklar atılır ve  Keşanlı Aliye yapılan  ağıtlı methiye yankılanır koronun ağzından;

“morgol gömlek giyerdi
 gümüş köstek takardı
hafif şehla  bakardı
yaktı mı candan yakardı

 diye diye...

Keşanlı Ali Destanı’yla birlikte onlarca  oyunun ,  yüzlerce hikaye, deneme ve gazete yazılarının sahibi Haldun Taner Usta’dır...

Türk edebiyatında önce tevazu ,  çelebilik ve çalışkanlığın simgesi olan Haldun Taner bu dünyadan gideli tam 28 yıl oldu...

Yıllar yıllar önce İstanbul Şehir Tiyatrolarında konuk yönetmenliğini yaptığı  Keşanlı Ali Destanı  oyununun  tanıtım kitapçığında, şunları yazmıştır  Ferhan Şensoy ;

“İlk gençlik yıllarında geçirdiği ağır bir akciğer rahatsızlığının da etkisiyle kendi hiç sigara içmediği halde, her akşam provalardan sonra önünden geçtiğimiz İstanbul Harbiye Orduevi’nin gece yarısı nöbetçileri için  bile gömleğinin cebinde sigara taşımayı asla ihmal etmeyecek kadar çelebi adamdı, insan adamdı“

 Aynı yazıda   Haldun Taner  benim hem annemdi, hem babamdı ama annem babam bunu bilmezler “  diye de eklemişti Ferhan Şensoy büyük  bir  kadir bilirlikle...

Haldun Taner’in Türk tiyatrosu üzerindeki emekleri anlatılamayacak kadar  fazladır....Oyunlarında,  epik tiyatronun kimilerine göre kadı kızı misali kusurlarından da olan  ‘oyunculara büyük ve inandırıcılıktan uzak laflar ettirme’ yanlışına düşmemiştir Haldun Taner.

Mesela,  Keşanlı Ali Destanı oyununda,   mahallede yapılan seçimleri öyle ya da böyle kazanan Keşanlı Ali , kendisine seçim öncesindeki vaatlerini unuttuğu  hatırlatıldığında da dört  kelimelik cümle kurar cebindeki silahı da yoklayarak ; 

“Demokrasi seçim olana kadardır”...

1915 yılında doğan Haldun Taner’de bir ömür boyu görülen, kendini peşin peşin bir gruba ait hissetmeme serbestliği ,  muhalif olmayı bile    daima gülümseyen bir üslup ve  lisanı münasiple dile getirme seviyesi , iktidar öbekleri ve siyasal iktidarlar  karşısında ASLA geri çekilmeme reflekslerinde , çok erken yaşta ölen akademisyen babasından aldığı genlerin de mutlaka etkisi vardır.

Haldun Taner ölümünden bir yıl önce 1985 yılının Nisan ayında demokrasi kavramıyla ilgili olarak şunları yazmıştır Milliyet gazetesindeki köşesinde ...Bu cümleler her dönemde hepimizin kulağına inci küpeler olması gerekecek kadar kıymetlidir ve adeta manifestodur...

Demokraside el pençe divan durup boyun kırmak yoktur.
Dalkavukluk, evet efendimcilik, sepet efendimcilik, “aynen keramet buyurdunuz efendimcilik yoktur..
Demokrasi kuru bir etiket değildir.
Demokrasi bir düşünce tarzıdır, bir yaşam üslubudur.
Hasılı demokrasi en güç rejimdir.
Çünkü kültür ister, olgunluk ister, eğitim ister.
Sade fikir özgürlüğü, söz eşitliği yetmez.
O fikir ve sözlerde de seviye ister.”

Bundan 28  yıl önce,  1986 yılının 7 mayısında, Haldun Taner’in göğüs kafesinin içindeki hallaç da   artık benden bu kadar  der”  ve küt diye durur , 70’li  yaşlarının hemen başındayken..

Onun ölümünün ardında  şunları yazar  Can Yücel;

“ Baktım sana Yahya gibi
Teşvikiye’den
Kimler seni etmiş olmalı ki teşvik,
Küplüce’ye,  taa gidiyordun…
Yürüyordun aramızda
Yürüyordun  aramızdan
 Giderayak, sen belki de
İnsan Haldun,
 Çok bi güzel
 Çok bi güzel
 Çok bi güzel
Yepyeni bir
İstan- buldun…”

Size bir sır vereyim değerli okurlar ; Haldun Taner tıpkı Ferhan Şensoy'un olduğu gibi benim de annem babamdı ve annem de babam da bunu can-ı gönülden bilirler...

Türkçe yaşadıkça hep aramızda olacak Haldun Taner ustayı, kendi deyimiyle “ölüm bir gün elini tutuncaya dek yazmaya düşünmeye ve paylaşmaya devam eden insan güzeli Haldun Hocayı”   bir kez daha saygı, özlem ve minnetle anarak...

( murat örem / 07 mayıs 2014 / ankara...)



4 Mayıs 2014 Pazar

balıkesirspor ; duydum ki bir büyük kapının önündeyiz hep birlikte...



çocuktum…çok bi çocuktum…

74 dünya kupası  finalini,   babam dayılarım, eniştem ve teyze oğlu Gökhan Abimle birlikte  Acıpayam’da metruk bir kahve köşesinde siyah beyaz  televizyondan hayal meyal seyrettiğimde  6 yaşındaydım….

Batı Almanya finalde Hollanda’yı 2-1 yenmişti…

Her biri “deve dişi”  futbolcular olan
Cruyyf,
Hoeness,
Neeskens,
Beckenbauer,
Breitner,
Bonhoff,
Gerd Müller,
Sepp Maier,
Keerkof Kardeşler  
sahadaydı…

Helmut Schön de kenardaydı elbette bir efsane teknik adam olarak….

Türkiye  televizyonla kör topal tanışırken önce kahvelere girmişti sihirli kutu…
1974 dünya kupası yayını da bu adımı  hızlandırmıştı…
Aradan bir iki ay geçtiğindeyse bu kez de dede ocağına girmişti televizyon…

Bessat Dedem almıştı elbette televizyonu Acıpayam’daki eve …

Ve  Bessat Dedem , aynı televizyondan izlemişti  1974 kıbrıs çıkarmasında beşparmak dağlarında isimlerini bırakan Mehmetçikleri gözlerinden yaşlar süzülerek…

Pencerelerin koyu mavi kağıtlarla kaplanıp tetikte beklediğimiz zamanlardı.

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in "biz adaya savaş için değil barış için gidiyoruz ve yalnız türkler'e değil rumlar'a da barış getirmek istiyoruz" dediği zamanlardı…

Büyüklerin tedirgin yüzlerine inat bizim Gökhan abimle birlikte çocukluğun dibine vurduğumuz zamanlardı…

Neler yaşamadık ki onunla o çocukluk günlerinde yıllar boyunca…

Erdek’in Narlı Köyü’nde hınzırlıklar mı yapmadık bikinili kadınlara çınar kozalakları atarak ve yakalanarak…

Ocaklar Köyü’nde tarihi kılıçlarla  hırsızları mı beklemedik…

Susurluk’ta  apartman  su depolarının üzerinde mi sürünmedik kahramanlıklar yapacağız diye…

Acıpayam’da, dede ocağında  brandalar  üzerine yazdığımız Murat-Gökhan isimlerinin kısaltması olan MG yazısını dağların tepelerindeki ağaçların arasına gererek ve bu işgüzar çocukluğumuzun bedelini çok ucuz ödeyerek…

78 Dünya Kupası’nı ve Arjantin'deki final maçını Susurluk'taki evimizde izlediğimizde 10 yaşındaydım…

Susurluk’un susuzluktan kıvrandığı zamanlardı…

Akşamüzeri oynanan final maçından önce kovalarca su taşımıştım eve okuldaki sicim gibi akan tek çeşmeden…Kollarım uzamıştı…

Ve maç başladığında atılan konfetilere bakmıştı da Taşkın Hoca ,
“şu maçı renkli televizyondan izlemek vardı…” demişti, hiç unutmam…

        Dünya futbolunda portakallar olarak bilinen Hollanda,  4 yıl aradan sonra bu kez de  Kempesli Arjantin'e yenilmişti 3-2... Laf aramızda , bir daha da o efsane Hollanda gelmedi geri...

Aradan çokkk yıllar geçti…

Ömrümüz yetti yüzlerce maç izledik renkli televizyonlardan da, üç boyutlu lcd televizyonlardan da ama bana hiçbiri o yılların tadını vermedi…

Mesela bir Cubilias’lı Peru milli takımı vardı ki…
Dirceu’nun attığı frikikler vardı ki…

Futbolun hiçbir zaman tutkunu olmadım salakça..
Ama yok da saymadım…

Futbol kitlelerin afyonudur kolaycılığına yaslanmadım ama
futbol hayattır diyenlere de çoğu zaman içimden dışımdan 
         “bi .ittir git cahil ve tatlı su sosyologu çocuğum…” çok dedim..

Sevdiğim takımlar da oldu nefret ettiklerim de..
Tıpkı sevdiğim ve nefret ettiğim insanlar gibi…

Beşiktaş’ı iyi sevdim…
Mersin İdman Yurdu’na, Adana Demirspor’a  saygı duydum..
Samsunspor’a üzüldüm futbolcuları yollara saçıldığında…

İspanyol takımı Deportiva La Coruna’yı çok asil buldum, yakın buldum…

Bir de Balıkesirspor’u uzaktan uzaktan hep takip  ettim,  tıpkı vakti zamanında gönlüne düşen genç kızı eni konu sevip de kavuşma ihtimalini zorlamayan ve okumaktan , eline ekmek almaktan önce aşka zinhar  haddi olmadığını bilen liseli bir adamın naif  ve kırık gönlü gibi…

Duydum ki Balıkesirspor bir büyük kapının önündeymiş…

Duydum ki Balıkesirspor emek emek bir yolun ayrımındaymış…

Duydum ki Balıkesirspor tarifsiz bir başarının tam önündeymiş…

Balıkesirspor , bu kapıdan içeri girerse  ;  ben de o liseli genç adam gibi derin bir mutluluk duyacağım,  lise yıllarında kendi kendine sevgisini yaşayan genç adamın yıllar sonra o genç kızı bir anlık yolculuk durağında başka biriyle evli ama huzurlu olduğunu  gören genç adam misali…

Diyelim ki en kötüsü oldu ve o kapının önünde kaldı Balıkesirspor…

Yine takip edeceğim Balıkesirsporu, yine seveceğim uzaktan uzaktan…

Çünkü benim kitabımda, bana yar olmayan yar çamura batsın  demek yok…
Çünkü benim kitabımda yalnızca başarıyı sevmek yok…
Çünkü benim kitabımda yalnızca en güzeli sevmek yok…

Övünmek gibi olacaksa olsun ama benim kitabımın hamurunda Müjgan Hocanımın, Taşkın Hocanın, Bessat Dedemin, Selahi Dedemin , Erhan Dayımın da harcı var…

“gene denedin gene yenildin
Olsun, bir daha dene , bir daha yenil,
Daha iyi yenil…” 

diyen Samuell Beckett’in harcı var…

ağarmış saçlarımın,
altları torbalanmış gözlerimin,
çatlamadan yarı yolda bırakmadan beni taşıyan yüreğimin harcı var,
sorgulayan , itiraz eden, yalnızca gerçeği arayan aklımın da harcı var..
iyi ki var….

( murat örem / 04 mayıs 2014 / ankara…)