*"114" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" ziyaret !
*her cümle "5846" sayılı yasa korumasında !
*fotolar "ekseriyetle" büyütülebilir !
*sağ alttaki küçük dünya ?

9 Eylül 2013 Pazartesi

metin oktay ; " ensesiyle, uyluğuyla , baldırıyla hatta bademciğiyle bile top alabilen" kral adam...


“ Hayat gibi,  futbolda da,  kazanmak için  her şeyin mubah görülmediği  ve artık  kaf dağının ardında kalan günlerdeki  Türkiye’nin  taçsız ve unutulmaz  futbol kralıydı Metin Oktay...

Adıyla özdeşleşen Galatasaray’da  futbol oynarken kendisine yapılan çok  yüksek transfer teklifine dönüp bakmadığı gibi  aracı olan  isme de şunları demişti kestirmeden Metin Oktay   ;

babacım kısa keselim...
 teklife kesinlikle  hayır diyelim...
 bizi sevenleri üzmeyelim...
onlara ihanet etmeyelim...
 benim takımım belli..
hiç bir şartla değişmez...”

Nereden geldiği pek de belli olmayan milyon dolarların havada uçmadığı, futbolun dünyada ve ülkemizde bu kadar ihtiras ve muallaklığa batmadığı, maç bitiminde antrenöründen  seyircisine, hakeminden futbolcusuna  aynı belediye otobüsüne binerek güle oynaya evlere gidildiği zamanların kralıydı  Metin Oktay...

İşini çok iyi yapan , etrafını kırıp dökmekten her zaman  imtina eden, insanlığı da hiç unutmayan gerçek bir spor adamıydı Metin Oktay  ve hakikaten  Taçsız Kraldı...

Ege’nin çok şey görüp geçirmiş şehri   İzmir’de doğan Metin Oktay, İzmirsporda gol kralı olduktan sonra Galatasaray formasını giydiğinde  yıl 1955’ti ve daha 19 yaşındaydı...

55  yıllık hayata,  attığı onca golün yanında katmerli  insanlığı da sığdıran Metin Oktay elbet bu çelebi yönüyle de  fark edildi ve unutulmadı...

Unutulmadı çünkü ölümünün 22. yıldönümüne günler kala hala aynı saygıyla kendisini hatırlıyor olmamız da  bunun sonucudur....

‘Alkışlarla Yaşamayı’ en çok hak eden isimlerden olan Metin Oktay, Türkiye futbol liglerinde tam 10 kez  ‘gol kralı’ oldu...

Bunca golü atan Metin Oktay, attığı gollerden sonra karşı takımın seyircisine  el kol işareti yapacak kadar  zeki , akıllı ve çevik  olmadı ne mutlu ki!....

Türkiye’nin güzel insanlarından  Cemal Süreya , Metin Oktay’ı daha yaşarken anlattığı yazısında da şu cümleleri kurmuştu yıllar önce;

“ Metin ensesiyle bile top alır...
baldırıyla , oyluğuyla hatta bademciğiyle !
Metin Oktay’ın en büyük özelliği
hiç bir zaman şımarmamış olmasıdır.”

Sahalarda efendiliğiyle de öne çıktığı yılların sonrasında gelen yeni kuşaklar  Metin Oktay’ı  sahadaki haliyle izleyemedi çünkü  33 yaşında futbolu bıraktığında yıl 1969’du...

O zamanlar ne televizyon kayıtları vardı onlarca kamerayla çekilebilen ne de saatler süren maç görüntüleri....

Kısa  İtalya macerasını saymazsak hep Türkiye’de geçti Metin Oktay’ın spor yaşamı. Kısa bir süre  Galatasaray ve Bursaspor’da antrenörlük yaptı....

Spor yazılarında da önce kalenderliği anlatmayı yeğleyen  Metin Oktay  aynı zamanda fileleri yırtan bir başka efsane golün de  sahibiydi....

Metin Oktay’ı, taa 1980’lerin ortalarında,  o zamanlar bugünkü gibi çok da göz önünde olmayan Akhisarspor’un sezon açılışında  görmüştü  bir çok genç ve çocuk....

Orada da , kalenderliği , yüzüne büyük bir içtenlikle oturttuğu gülüşü ve çelebiliğiyle Taçsız Kral’dı  Metin Oktay...

Üç beş gün sonra Metin Oktay’ın 22 yıl önceki ölümünün yıldönümü...

Bilenler bilmeyenlere hatırlatsın ki ;
Metin Oktay da  Türk futbolunun  hakiki bir markasıdır....
tıpkı Şükrü Gülesin,  Baba Hakkı, Gündüz Kılıç, Lefter gibi...

Bu isimlerin ortak özellikleri de  şudur ki;   
onları her yerde ve her zaman büyük yapan , unutulmaz yapan
önce insanlıklarıydı...

Eylül 1991’deki ölümünün 22. yılında Taçsız Kral Metin Oktay’ın nezdinde,  futbolu önce ahlak ve spor olarak  gören bütün büyükleri sevgiyle   anarak...

Kazanmanın değil , mücadele etmenin geçer akçe olduğu bir dünyanın bugünkünden çok daha iyi bir yer olacağını da bazı kifayetsiz muhterislere, bu yazının da bir işe yaramayacağını bile bile,  yine de hatırlatarak....

( murat örem / 1995 -  09 eylül 2013 / ankara....)

6 Eylül 2013 Cuma

sonbahar, sombahar , taşınmak, savaş , ömürler ve "geldi geçti benim ömrüm...şol yel esip geçmiş gibi..."



          eylül kapıdan içeri girdi....
          soğuk ve  sonbahar da girdi
 aynı kapıdan içeri...

         okullar açıldı açılacak...
         üniversite eğitimi için
 yollara düştü düşülecek...

hırkalar şemsiyeler
dolaplardan çıktı çıkacak...

         eylül kapıdan içeri girdi...
         sonbahar da öyle...
        
amma ;
herhalde herkes farkındadır
savaşın  kapıdan içeri girmesi
hiçbir şeye benzemez...

 
         Melih Cevdet bir şiirinde ;

“Ben güzel günlerin şairiyim
Saadetten alıyorum ilhamımı
Kızlara çeyizlerinden bahsediyorum
Mahpuslara affı umumiden...
Çocuklara müjdeler veriyorum
Babası cephede kalan çocuklara...

Fakat güç oluyor bu işler
Güç oluyor yalan söylemek...”  der....

Her şeyin
belirsizlik denizinde yüzdüğü günlerde
zor oluyor yazılar yazmak da ....

Şairliği feylesofluğundan, feylesofluğu şairliğinden büyük  olan Özdemir Asaf  da bir şiirine  ;

Taşınmak kadar
Hüzünlü bir kırık yoktur
Bir kopma bir yaralanma
Gizlenmiş bir hıçkırık yoktur

diye başlar ve  şiiri  insanın içini kanatan cümlelerle 

Ama babamın
Şu pencerede kalan
Bakışlarını
 Alamadım bir türlü

diyerek bitirir...

Değil aynı şehir, aynı semt , aynı apartman içinde bile olsa taşınmak önce ruhen sonra da bedenen zordur...

Bazı durumlarda da şaşırtıcı, meraklandırıcı, sürprizlere açıktır taşınmak...

Mesela yıllar boyunca aradığınız hediye bir kalemi, küpeyi hatta kara günler için sakladığınız bir tomar kağıt parayı, taşınmak için yerinden oynattığınız  büyük büyük dolapların arkasında hiç ummadığınız  bir anda bulabilirsiniz...

Taşınma esnasında  karşılaşılan az sayıdaki olaylardan biri de yıllardır aradığınız kitaplarınıza kavuşmak olabilir...

Bu ihtimal çok daha azdır çünkü kitap nüfusun büyük çoğunluğu için tuğla gibi test kitaplarını  çağrıştırıyor hala ülkemizde ne acı ki...

Her şeye rağmen , sürprizlere açık bir tarafı  vardır taşınmanın...

Yeni insanlar, yeni mekanlar, yeni şehirler  ve bilinmez ilişkiler de demektir...

Özellikle son yıllarda  yaşanan gelişmeler yeni bir çalışma türünü de ortaya  çıkardı dünyada...Bir çok insan,  haftanın belirli günlerinde bir başka ülkede çalışırken kalan zamanlarda da kendi ülkelerindeki evlerine gelip gider oldu ülkemizde de...

Bu gruptakiler belki eşyalarını evlerini taşımıyorlar ama rutin biçimde kendilerini, gönüllerini , umutlarını özlemlerini  taşımak zorundalar bir yerden başka bir yere hem de hiç ara vermeden...

Ezberledikleri en vazgeçilmez mekanlar da elbette havalimanları...

21. yüzyılın taşınmaları bile bir garip artık...
Üç beş parça eşyanın at arabalarına yüklenip bir yerden bir yere götürüldüğü taşınmalar eski Türk filmlerinde kaldı...Kamyonetlerle yapılanlar da....

Belki farkındayız belki değiliz ama sahip olunması için koca ömürlerin harcandığı, uğruna başka ülkelere gidilip çok paralar kazanıldığı eşyalar ömürlerimizden çalıyor...

Koşturup dururken, çoluk çocuk derken bir bakıyoruz ki saçlar ağarmış, yüzler kırışmış, aynalar pek de uğranmak istenmeyen limanlar olmuş, insanlar birbirine kaf dağı kadar uzaklaşır olmuş....

ömürler biteyazmış....

Koca Yunus bu gerçeği de nasıl özetleyivermiş yüzyıllar öncesinden üç beş kelimeyle bilenler bilir ;

Geldi geçti ömrüm benim
Şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle gelir
 Şol göz yumup açmış gibi

         ( murat örem / 06 eylül 2013 / ankara...)


5 Eylül 2013 Perşembe

recep yazıcıoğlu ; türk idare hayatının yüz akı....


Türkiye,  90   yılı aşan cumhuriyet tarihinde onbinlerce  yönetici, siyasetçi, idareci gördü....

Hayatını, ailesini  geri plana atan yüz binlerce isimli isimsiz insanlar da gördü Türkiye asırlık tarihinde...

Yokluk günlerinin Türkiyesinde dağ köylerinde öğretmenlik yaptı kimileri bir harf bir rakam öğretmek için, karşılığında bir şey beklemeden...

Doktor olarak gittikleri yerlerde trahomun, sıtmanın, veremin kökünü kazımak için gecesini gündüzüne kattı başka birileri...

Kuş uçmaz kervan geçmez dağların arasından  yollar, köprüler, fabrikalar yapmak  için ter akıttı  genç cumhuriyetin kendileri de gepgenç ve bir avuç olan idealist mühendisleri, işçileri....

Yazarları, düşünürleri de oldu Türkiye’nin , yaşanan her siyasi alt üst oluşta fatura en önce onlara kesilmesine rağmen bildikleri doğruları söylemekten  şaşmayan.....

Cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, siyasetçiler ve bürokratların yanında  tavırları, hedefe yürüyüşü, heyecanı, samimiyeti ve  kararlılığıyla emsallerinden tümüyle ayrılan ve halkın koyduğu adıyla söylersek , bir de süper vali  gördü Türkiye...

O süper vali ki  muamma bir trafik kazasından sonra  günlerce komada kaldı ve 10 yıl  önce  8 Eylül 2003’te geride kalanlara   hoşçakalın dedi ...

         İsmi Recep Yazıcıoğlu’ydu...
Recep Yazıcıoğlu  bir başka yönetici  ve  bir başka valiydi...

Osmanlı’dan bu yana cumhuriyet de dahil bürokrasiyle başı pek de hoş olmayan bir milletin neredeyse bütün fertlerinin gönülden bir sesle süper vali diyebildiği nevi şahsına münhasır biriydi...

Görev yaptığı her yerde insanlar çok  sevip saydı  kaymakamlık yıllarından itibaren Yazıcıoğlu’nu...

Recep Yazıcıoğlu’nun yönetici olduğu yerlerde hayata ve insana dair her şeyi görebilirdiniz  ama  devletin mat, soğuk, buyurgan ve efendilik taslayan yüzünü kesinlikle değil...

Odasına gelenleri ayakta karşılarken , törenlerde yaşı büyük ninelerin , dedelerin elini öpüp anacım , babacım gel otur , sen bizim için değil biz senin  için varız deyip kendi yerini gösterirken rol yapmıyordu Recep Yazıcıoğlu...

Erzincan valiliği günlerinde raftingi gündeme getirmek için suların içinde batıp çıkarken ve ölümün kıyısını gidip gelirken de rol yapmamıştı  zaten süper vali....

Recep Yazıcıoğlu yöneticiler içinde en pırıltılısı, en sahicisi, en samimisi, en renklisi ve sanki en gözü kara olanıydı...

Alameti farikası kendi gibi olmasındaydı...

55 yıllık ömür yolculuğuna 1948 yılında Trabzon Köbrübaşı’nda başlayan Recep Yazıcıoğlu, Ankara Hukuk Fakültesi’nin ardından Aydın’a maiyet memuru olarak atanmış sonrasında anadolunun bir çok ilçesinde  kaymakamlık yapmıştı...

Recep Yazıcıoğlu  Tokat valisi olduğunda 36 yaşındaydı...

Değil otuzlu kırklı yaşları  ellili yaşları bile bu görevlere gelmek için çok erken gören  bürokrasiyi yenmişti Yazıcıoğlu’nun yöneticilik pırıltısı, samimiyeti, başarıları..

Tokat valiliği yıllarında daha da öne çıkan Recep Yazıcıoğlu Aydın’a vali olarak giderken Aydınlılar seviniyor Tokatlılar bakakalıyordu ardından....

Sonraki dönemlerde de hep   böyle oldu...

Recep Yazıcıoğlu hangi ile atanmışsa orada bayram yapılmaya başlanırken geride kalan şehir buruk duygularla uğurluyordu süper valisini...

Sistemin tam kalbinde olmasına rağmen sistemin bir çok aksaklığına  en ağır eleştirileri ve özeleştirileri çekinmeden dile getirdi süper vali Recep Yazıcıoğlu....

Halkı , tepeden inme kurallarla yönetilmesi gereken topluluk olarak gören anlayışı  ve bürokrasiyi  hiç sevmedi ...

Ancak en önemli farkı bunca olumsuz şartlara rağmen bahanelerin arkasına sığınmadan  uygulayan, söze boğulmayıp yapan  ve halkla istişare eden  , gözü karalığıyla arı kovanlarına çomak sokan yönetici olmasıydı Recep Yazıcıoğlu’nun..

Bu yüzden gönüllerde ayrı bir yeri oldu, ardından kitaplar yazıldı, filmler, diziler  çekildi....

Geçmişte en kıymetli isimlerini esrarengiz kazalarda  kaybeden bir milletin fertleri olarak süper vali Recep Yazıcıoğlu’nun Denizli Valisi’yken önce trafik kazası sonra ölüm haberini duyduğumuzda çoğumuz çok haklı olarak acaba , acaba yine bir bit yeniği mi var  diye diye vahlandık arkasından...

Türk idare hayatında yeni bir sayfayı açan ve çok erken kapatmak zorunda kalan isimlerin en renklisi  en samimisi en gözükarası olarak hatırladığımız süper vali Recep Yazıcıoğlu’nu ölümünün 10. yıldönümünde bir kez daha anarak...

( murat örem / 5 eylül 2013 / ankara...)




3 Eylül 2013 Salı

eylül ; hayat bazen ne yaptıklarınızın değil , neleri yapmadıklarınızın toplamıdır...

Eylül ....
Ayların güzelidir....
En güzellerindendir...

Eylül Mehmet Rauf‘un unutulmaz romanının da adıdır ve Türk edebiyatındaki ilk psikolojik roman olarak tanımlanır....

Mehmet Rauf , romanını yayınladığı dönemde,  Halit Ziya Uşaklıgil’e ithaf etmiştir...

Eğitim döneminde okunması şart olan (!)  –ne hüzünlü , kitap okumak ve şart koşmak ikilisi-  kitaplar  listesinde yıllardır bulunan Eylül’ü  bugün gençlerin kaçı okuyor , kaçı da internet sitelerinden özetleyerek  okumuş gibi yapıyor tahmin etmek mümkün...

Oysa Eylül romanındaki karakterler sınırları  zorlayan aktörlerdir...
Hayatı öğreten karakterlerdir...

Mehmet Rauf , Eylül romanında iç seslere yer vererek

dengi dengine yaşanmayan aşkların,
duyguların ve evliliklerin pişmanlıklarına,
arayışlarına, keşkelerine,
ilgisizlik  ve travmalarına     

değinir...

Söylemek istediklerinin önemli kısmını da roman  karakterlerine  söyletir Mehmet Rauf.....

Eylül, adının da çağrıştırdığı biçimde  zor bir döneme gidişin, aynı dili konuş(a)mayanların, duyguları için gözükara biçimde bedel ödeyenlerin ve

“gerekiyorsa yanalım,
kimseler anlamasa da ,
pisipisine de olsa
ikimiz birlikte yanalım”

diyenlerin de romanıdır....

Aynı yöne bakıp da
bambaşka şeyler gördükleri  için
 hayatı birbirine zehir edenlerin
arayışlarının da  romanıdır....
Eylül...

Hayat hızlandıkça ve adına geçim derdi, ekmek parası  dediğimiz oyun,  her şeyin arsızca kendine göre kurgulanmasını talep ettikçe,  dünya daha başka,  zor ve sevimsiz bir yer oluyor...

Okumak, yazmak, düşünmek gibi kavramlar önemli bir çoğunluk için farazi ve boş işler artık...

Mesleği okuyup yazmak ve düşünmek olarak görülenler için bile dedikoduların cazibesi daha büyüleyici...

Oysa okuduğu  her iyi  hikaye ve güçlü romandaki karakterleri anlamaya çalıştıkça,  yaşadığı tek bir  ömrün üstüne nice nice ömürler, tecrübeler  koyar insan....

Çoğunluk   bunun farkında değil....
Azınlığın da sesi ve gücü bu kadar....

Yazının başına dönersek , Mehmet Rauf’un bir asır önce yazdığı Eylül romanı hala çok kıymetli...

hayatın içindeki gelgitlerin,
hayal kırıklıklarının,
aynı dili konuşmamaya yemin etmişlerin
onların hüzünlerinin,

ve adına ahlak denilen ikiyüzlü rezil çemberin
sınırlarına vura vura yenilenlerin ,

“umut kalacağına emek kalsın”   diye diye
içindeki sese yürüyerek ,
‘ağaçlar gibi ayakta ölenlerin’   romanı
Eylül...

Eylül’ü hiç okumayıp imtihanlarda sorulursa doğru şıkkı  bilmek için  Türk edebiyatındaki  ilk psikolojik  roman olarak ezberleyenler  kendilerini ne çok şeyden mahrum ediyor...

Şimdi yine Eylül ayının  içindeyiz, başındayız...
Eylüllü zamanlardayız...

Nerede olursak olalım ; bir büyük şehirde, kasabada, köyde mezrada , Eylül kendini hatırlatır her zaman...

sararan yapraklar  hızla kısalan günler vardır bir yanda ,
öte yanda da hala yazdan kalma gücünü  paylaşmaya çalışan güneş...

Kah bulutlu bir sabahla gelir eylül kah yarım kalan umutlarla...

Çünkü Eylül de her seferinde tıpkı hayat gibi dönüp dönüp aynı şeyleri hissettirmekte hakikaten mahirdir , çok mahirdir....

hayat bazen ne yaptıklarınızın değil
neleri yapmadıklarınızın toplamıdır...

ve gün gelip bu muhasebe karşınıza küt diye çıktığında
bomboş geçirilen zamanlara hayıflanıp
uzun zaman aynalara bakmak içinizden gelmeyebilir...

işte o zaman eylülün güneşinden medet umun....
çünkü bağışlayıcı bir tarafı vardır her zaman eylül güneşinin....
tıpkı haziranın yaz ışıkları gibi....

ve....
 kökleri dışarı çıksa da,
toprağa iyi tutunduysa bir hayat ,
daha ne eylüller
ne haziranlar görecek güçtedir
her şeye inat....
( murat örem / 03 eylül 2013 / ankara....)


2 Eylül 2013 Pazartesi

eskişehir ; yılmaz hocamın ve benim (de) memleketim...


Yaklaşık iki ay önce “ çünkü eşyalar gibi zihinlerin üzeri de  toz tutar zamanla”  başlıklı yazıda haberini vermiştik ; bundan sonrasında da arada sırada böyle minik sürprizlere de, konuk sanatçılara da (!) hazır olun….diyerek...

İşte Ayşın Örem Alptekinoğlu’nun kaleminden lezzetli bir yazı daha...

Ayşın benim kardeşimdir ama bu yazıların yayınlanması kardeş kontenjanından değil kaleminin klavyesinin gücüyledir....

Biri,  çok ciddi bir araştırma ve tez içeren iki kitabının emeği ve onlarca hikayesinin,  yazısının ve dilinin ustalığıyladır bu yazıların bu  blogda yer alması....

Şimdi , yavaşça içeri buyrun ve eskişehirli yazının tarifsiz lezzetine varın....
( murat örem / 02 eylül 2013 / ankara )

.................

eskişehir ; yılmaz hocamın ve benim (de) memleketim...

“ Üniversiteyi bitireli neredeyse 20  oluyor. Aradan geçen zamanda  çok şey değişti, artık üç kişilik bir ailenin annesiyim…

Şimdi bile  her şey çok üstüme gelince  gözümü kapadığım anda Eskişehir’de, ömrümün en farklı , en güzel yıllarını geçirdiğim o şehirde  hayal ediyorum  kendimi.

Kâh öğrencisi olduğum  Anadolu Üniversitesi’nin İletişim Bilimleri Fakültesi’nin önündeki çimlerin üstünde sohbet ederken  kâh Eskişehir’in meşhur  Hamam yolundaki dükkanlarının  önünde avarelik ederken mesela....

Plakası 26, alan kodu 222, uçak seslerinin hiç eksilmediği, içinden Porsuk’un geçtiği şehir, Eskişehir…

İlk anda kendisinden kaçılmak istense de  sonrasında kilometre uzaktan bile  çok özlenen şehir, Eskişehir…

Soğuğu, ayazı, tozu toprağıyla yıllar geçtikçe daha da sahiplenilen öğrenci memleketi....

Memleketim Eskişehir…

1980’lerin sonuna doğru  Eskişehir’de üniversiteli olduğumda  jetonla çalışan telefon kulübelerinin önünde, sevdiklerimin sesini duymak için çok sıra bekledim ben.

Gece yarıları yurt odasında küçük pilli radyomla Ankara Radyosu’nun yaptığı  ‘Gecenin İçinden’ programını da çook dinledim...Yarışma sorularını bilerek kitaplar da kazandım...

Kazandığım kitapları maliye’ye bildirmediğim ve bu konuda uyarılmadığım için aylar sonra kazandığım kitapların ederinin beş katı ceza da ödedim ama....
Yani, işin doğrusu , ben ödemedim de, abim sağolsun dedim....
O da “ ah benim başımın derdi, üç kuruşluk faydan yok bari zararın da olmasaydı” diye diye ödedi...

Şimdilerde çifter hatlı cep telefonlarıyla, internetle  istedikleri an dünyanın dört bir yanına , sevdiklerine ulaşanlara böylesi programların o günlerdeki paha biçilmez kıymetini nasıl anlatabilirim  ki …

O yılların  Anadolu Üniversitesi’nin kampüsünden  içeri girince kapının , sağ tarafında yıkıldı yıkılacak gibi duran PTT’yi de hala  unutmadım... Kurşunkalemin ucuyla işaretlenmiş gibi bakan gözleriyle, “Benim de  çocuğum var. O da sizin gibi  okumak için gurbette” diyen görevliyi de…

Yurt yaşamının hayatı ve insanları kanırta kanırta öğrettiği Eskişehir’de öğrenciyken, gece sevdiğinden ayrıldığı için  hüngür hüngür ağlayıp sabah  hiçbir şey olmamış gibi saçlarına fön çeken kızları  yuvasından fırlamış gözlerle de izledim mesela.

Bir de yamuk yumuk saksılarda yaşatmaya çalıştığımız çiçeklerin, “Yurt kurallarına aykırı” diye çöpe gidişini de unutamadım. Fakülte hizmetlisi  Halil Ağbi’nin “Yiğenim ananı babanı aramak istersen, bende jeton var, piyasadan biraz pahalı amma aklında bulunsun ” demesindeki güveni  bugünün kameralı ve çok sükseli cep telefonlarında da bulamadım hala.

Esnaf Sarayı’ndaki  Mehmet’in “Öğrencisin sen, sevdiğin şarkıları yaz, ben onları kasete çekerim, çok da para almam senden” cümlesi, insanlara olan inancımı pekiştirdi çok yıllar önce...

Hepsi tarih olan Arı ve Kılıçoğlu  Sinemaları’nda o zamanlar sevdiğim kişi on küsur yıldır da kocam olan adamla  izlediğim filmlerin tümünü  kendimi azıcık zorlasam bugün bile hatırlarım inanın ki…

Şimdilerde  kimse komşusuna çat kapı gidemiyor ya, biz Eskişehir’de öğrenciyken paramız neye yetiyorsa onu alıp bir arkadaşımızın evine akşam yemeğine gitmenin mutluluğunu çok yaşadık…

Acı çekiyormuş gibi gülen, profesör olmak için gün sayan ve  aramızdaki adıyla  Kel Hakan’ın elinden çıkan, “Ezogelin- Mercimek Çorbası Karışımını” nın tadı da damağımda hala.

Bin bir çabayla ailelerimizi ikna edip Gür-Emek Sitesi’nde kiracı oluşumuzun sevinci, çalışma yaşamımda aldığım bütün terfilerden daha önemli oldu benim için.

Gençtik, Eskişehir’deydik....
birbirimizin annesi, babası, ağbisi, sevdiği, kardeşiydik...
 ve paylaşacak çok şeyimiz vardı.
 önümüzde hiç bitmeyeceğini sandığımız  dostluklar  vardı... 

Bilenler bilir, Eskişehir’de kışın bozanın hası  Karakedi’de içilir, bardakta kalan kısmı kaşıkla sıyrılır , fırında sütlaç yenir … Çiğ böreğinse mevsimi yoktur…

Eskişehir, insanı sarıp sarmalayan, kimsenin birbirini rahatsız etmediği, şimdilerde içinden tramvay bile geçen şehir… Porsuk ve çevresinin başta bir  kent görüntüsüne büründüğü, hayatın  öğrenci kesesine göre ayarlandığı memleket....

Ha, bu arada unutmadan,  
“iki şey var ancak ölünce unuturuz yüzünü 
Bir anamızın 
iki büyüdüğümüz şehrin yüzü”   der ya şair Nazım Hikmet
Eskişehir benim hem büyüdüğüm hem de büyümeyi hiç istemediğim bir şehirdir…
Bir güzel şehirdir…

Eskişehir’dir ve ben bugün uzaklardayken bile özlemeye anlatmaya doyamam onu, yıllar   yıllar sonra bile....”
          
( ayşın örem alptekinoğlu’nun akide şekeri tadındaki kalemiyle...)
         - fotoğraf / eskişehir / adalar / nafiz emre konuralp -