*toplamda "105" ayrı ülkeden günlük ortalama "500" tekil ziyaretin yapıldığı yedigünyazıları'ndasınız...
*okurların, ülke / şehir dağılımını sağ alttaki küçük dünyayı tıklayarak görebilirsiniz...
*her cümle "5846" sayılı fikir ve sanat eserleri yasası korumasındadır...
*
fotoğrafları "ekseriyetle" büyütebilirsiniz / murat örem...

2 Eylül 2016 Cuma

oktay rifat o muhteşem şiirinin sonunda şunu demişti; "mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter / yalnızlık gittiğin yoldan gelir..." hikayenin özü buydu...






anaokulu dahil öğrenim hayatının her döneminde,  her zaman ve her manada girdiği sınavlar ve aldığı notlar da dahil on numara  evlat  olan büyük oğlum umur örsan için öğrenci olarak erasmus  vaktiydi...


macaristan budapeşte yolları görünmüştü bir kez daha...ama bu kez günler değil aylar geçecekti birbirimizden uzaklarda...vakti saati gelince, perşembeyi cumaya bağlayan geceyarısı umuru çok uzaklara uğurlamak için  hazırdık bir başka can eriğim olan,  oğullların hası  arda  erhanla...


soğuk, çok soğuk bir ankara ayazıydı...
tarihteki gerçek ismiyle isenbuga / esenboğa havaalanına  giderken iki evlat bir baba olarak, gecenin pis ayazı  sabaha dönüyordu ve italyan aygırının tekerleri yoldaki buzlarla didişiyordu...iki elim direksiyon simidini sımsıkı kavramış yanımdakilere de  sezdirmeden tetikte gidiyordum 40 kilometrelik karlı buzlu netameli yolu...


şu aşağıda gördüğünüz fotoğraf o tedirgin anımın bakışıdır...

eh, ben de artık orta yaşlı bir adamdım...gözüm görüyor, kulaklarım duyuyor, reflekslerim hala beni utandırmıyordu ama yaş da kemale doğru gidiyordu...


insan olanlar ve bilenler bilir; bir aracın içinde tek başına şoför olarak gitmenin yükü binse ,  sevdiklerinin ailenin de sorumluluğu varsa aynı aracın içinde manevi yükün milyon olur...

biz isenbugaya kilometre kilometre giderken, 
takvim de ocak 2016'dan,cüce şubata geçmek için  saat sayıyordu...


limoniydi aramız umurla aylardır...

oysa biz yıllar boyunca bırakın limoni olmayı,  bal şerbeti bile tatsız görürdük ağdası katlarından akan antep baklavaları misali geçen günlerimizde...

birilerinin çeyrek asra yayılan  fikirsizliği ve şuursuzca herkese şah çekmesi , sonra da önce kendi vezirini cahilce kurban etmesi, kara bir duman gibi tütüyordu ruhlarımızın köprüsünde baba ve büyük oğul olarak...


o kara duman bugün artık apaydınlığa döndüyse 
küçük oğul koca yürek ardanın 
ödenmez borcu ve yiğit duruşu vardır çok şeyin arkasında...


macaristan yolculuğu  öncesinde evde geçirdiği sayılı günler boyunca on cümle ya etmiş ya etmemiştik umurla...oysa ben yıllar boyunca  umurla günde en az bir saat konuşmazsam evdeki herkes bilirdi ki artık tıbben ölü (!!!) bir babayım...


o bembeyaz günlerden gelmiştik bu kapkara günlere...


yelkovanın her adımı uzak  yolculuğa yaklaştırırken yattığım odaya gelip sitemkar laflar etmişti umur...gidiyorum ben aylar olacak görüşmeyeceğiz baba farkında mısın...falan diye...yolun açık olsun, her zaman olduğu gibi üzerime düşeni yaparım için rahat olsun demiş dönmüştüm arkamı...

ama duramamıştım...

gözümü kırpmadan yattığım yatak susuzluktan çatlamış harran ovasına dönmüştü ruhumda...kalkıp gitmiştim başak sokaktaki mavi boyalı küçük odaya...anlatmıştım kestirmeden içinde bulunduğum ruh halini ve kırgınlığımı...


sihirbaz hudini gibi yine kelimeleri kullanmış pat diye eritmiştim aradaki buzları...gözüm saatteydi...en fazla bir saat sonra havaalanı yolunda olacaktık...bir anda bir şeyler olmuş ve kendi kırgınlıklarımı zihnimin arkasına atmıştım...kulakları çınlasın ne güzel derdi ben gençken annem müjgan hocanım bu haleti ruhiyeyi tanımlamak için "köpekler ana baba olmasın ..." diye tatlı tatlı sitemlerle...



umuru uğurladık o gece yarısı sabaha karşı...
bombok bir sessizlik içinde eve döndük ardayla..



sonraaa
aradan çok zaman geçti....
aradan haftalar , aylar geçti....

şubat geçti....
mart geçti...
nisan geçti...
mayıs geçti...
haziran geçti...
temmuz geçti...
ağustos geçti...



türkiye çok zor çok acılı günler geçirdi...
şah damarına uzatılan kör bıçağı tutan hain ve arsız eli 
havada yakaladı türkiye  ama ne canlar cananlar pahasına.....

 
türkiye bu ihaneti solurken dünya da bin tane terör saldırısı yaşadı...


ama hayat yaşayanlar için sürdü...
ve yine bir perşembe akşam üzeri karşıladık umuru,  küçük oğlum can eriğim ardayla isenbuga havaalanı f kapısında....


bu kez ayaz yoktu havada,  kar yoktu yollarda..
direksiyonu can havliyle tutmadı murat örem...


ama heyecanlıydı çok...
sevinç telaş merak hepsi vardı bu heyecanın içinde...


çelik bir kuş gibi inerken umuru getiren uçak biz bekliyorduk...
telefonlar şunlar bunlar  derken kapıda aldık sakalları daha da gürleşip uzamış,  yakışıklılığı daha da artmış umuru...



bindik italyan aygırına...
yaktık sigaraları...

baktım gayet keyifliydi umur...
yorgundu elbette...
ama sağlığı ruhu bedeni umduğumdan çok daha iyiydi...


umur örsan ve arda erhan,  iki kardeş pata küte sevgiyle vurarak sarıldılar birbirlerine aylar aylar sonra...


ben babaları olarak  kıyıdan seyrettim bu anı...
zihnimden bin türlü şilep geçti yine sirenlerini tatlı tatlı çalarak...
sonra ritüelimizi tamamladık öptü babasının elini umur...


bindik otoparktaki arabamıza...
yola koyulduk...
bahçesinde kırk yıllık çam ağaçları olan yeni evimize doğru...


ama yıllar boyunca her ankara susurluk ve susurluk ankara yollarında  yaptığımız gibi önce yemek molası verdik yol üstünde...yolumuz o kadar uzun değildi,  bu kez köfteci orhan yoktu yolumuzun üzerinde ama ankaranın / ayrancının 40 yıllık has lokantası kebap 44 vardı...


yedik içtik....
eve geldik...
sabaha kadar güle oynaya konuştuk...
sigaralar içtik...
ardanın kırk katırlı kahvelerinin dumanı tüttü ...


içinde bin türlü ege otunun  olduğu salatamdan yedi umur yine döke saça...artık ben bir salata uzmanı olmuştum ve yiyen bir daha bir daha istiyordu...bu arada arda, abisine,  oğlum bu evi böyle mum gibi tutmak için bizim anamız ağlıyor başlatma şimdi bilmemnerenden, döke saça yeme dedi...helal adamım , bu sakallının hakkından bir tek sen gelirsin diye arka çıktım ben de...


sabah iş vakti geldiğinde giyinirken sessizce girdim odalarına....
iki kardeş yan yana yatıyorlardı...
yıllar önce de yatarlardı böyle iki kardeş...

yıllar sonra da hiç olmazsa yılda bir yatsınlar böyle iki kardeş...
karıları, kadınları, eşleri girmesin aralarına...
çiğlik yapmasın...


tarifsiz bir andı benim için...

evet ;
ülkeye ve dünyaya dair haberler yine çok yorucuydu...

ama şu yukarıdaki fotoğrafı sessizce çekmek bin yılın yorgunluğunu şimdilik almıştı üzerimden....

mutluluk neydi ; 

oktay rifat o muhteşem şiirinin sonunda şunu demişti;

"mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter...
yalnızlık gittiğin yoldan gelir..." 


hikayenin özü buydu....

( murat örem / 02 eylül 2016 / ankara...) 













5 yorum:

  1. İki süper evlat ve mükemmel baba; gözün aydın öncelikle sonrası kalemine sağlık... Allah acılarını göstermesin, nice mutluluklarını birlikte paylaşın.

    YanıtlaSil
  2. kıymetli funda

    çok candan ve fedakar bir anneden bu cümleleri yazıyla duymak onur veriyor insana...

    ben de sana değerli eşinle , evlatlarınla, evlatlarının çekirdek ailenize kattığı "yeni" evlatlarla ağız tadıyla dolu nice yıllar diliyorum...

    sezer ailesine içten sevgim ve saygımla....

    murat örem....

    YanıtlaSil
  3. Güzel ve içten dileklere gönül dolusu teşekkür ediyorum. Yakışıklı gençlere ve sana sevgiler selamlar...

    YanıtlaSil
  4. Arkadaşım Gözün aydın, kavuşmuşsun büyük oğulcuğuna
    Allah ayırmasın. Mutluluklar dileğimle selamlar herkese..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. benden de çooook selam
      dalkılıç ailesinin
      güzel insanlarına....

      ve bin yıllık dostum bilhan'a...

      murat....

      Sil